Ey yolcu aklını başına al, seferin nereye? Hangi diyara gitmek istiyorsun? Nereye gidersen git, sen bizim gönlümüzdesin… Denizden uzak düşmüş bir balık gibi, o denizin gamını ne kadar çekeceksin? Kupkuru kalmış dudakların ne zamana kadar denize hasret ve ayrılıktan şikayet incilerini aleme saçacak?

Ey sevgili, geceleri, gökyüzünde dolaşan ”ay” senin çevreni bulamamıştır. Geceleri seni bulmak için uğraşana, dönüp dolaşana senin ayından armağanlar gelir. Her ne kadar şafağın çevresi al yanak ise, bu onun tabii renginden değil senin sapsarı güzelliğinden mahcup oluşundan, utanışındandır.

Aşıklık mezhebinde reva mıdır, alemi seninle görelim de seni görmeyelim.

Ben zerreyim, sen benim güneşimsin; ben gam hastasıyım, sen, tam benim ilacımsın! Kolsuz, kanatsız arkanda uçar dururum, sanki, ben saman çöpü olmuşum, sen de benim kehribarımsın.

Sevgilim, senin gönlün, inci ve mercan denizidir. Sen, incileri, mercanları dağıtmaya, saçmaya bak. Az harcayan nekeslere, hak yolu kapalıdır. Ten, sedef gibi ağzını açmış da ah ederek diyor ki: – Canın bile yol bulamadığı bir yere ben nasıl sığarım?

Senin canında bir can vardır, sen o canı ara. Senin teninin dağında çok kıymetli bir inci bulunmaktadır. Sen o incinin madenini ara. Ey Hak yolunda yürüyüp giden Sofi! Eğer arayabiliyorsan, onu, kendinde ara, kendinden dışarıda arama.

O meftunun, o tutkun aşığın gözlerini, sevgilisinin gözünde gör, seyret. O kudretinde son olmayan, o yaratma gücüne akıl ermeyen, nasıl yarattığı anlaşılmayan Allah’ın halk ettiği güzelliklerde, gösterdiği nükteyi, manayı, inceliği iyice duy anla sonra da, o nergis gözlerin içtiği kanların hepsinin de benim gözlerimden aktığını seyret, gör.

Ben, güzel huylu sevgilimi denedim; o büyük bir ırmak gibidir, bulanık sel suları, onu asla bulandırmaz. Ben, bir gün bile onun kaşlarını çatık görmedim. Onu tıpkı ölümsüz, fani olmayan hayata benzetirim.

Ey iman incisini bir ekmek karşılığı veren, Ey gönül madenini bir arpaya feda eden; Nemrut, gönlünü Hakk’ın dostu İbrahim’e teslim etmedi de sonunda canını bir sivrisineğe verdi.

Bizim bineğimiz aşk yükleriyle, yokluk diyarından yola çıktı… Gece idi, fakat gecemiz karanlık değildi, vuslat şarabıyla aydınlanıyordu. Mezhebimizde haram olmayan aşk şarabından, dudaklarımızı, yokluk sabahına kadar asla kurumuş bulmayacaksın.

Peygamberimizin yolu, izi aşktır. Biz, aşk çocuklarıyız. Aşk bizim anamızdır

Eğer ben ölürsem, beni ölü olarak alın, götürün sevgilime teslim edin. Sevgilim, eğer benim pörsümüş, çürümüş dudağımı öpse de, ben o anda dirilirsem şaşırmayın.

Sevgilim! Ne vakte kadar bize, uzaktan seyirci olacaksın? Biz, çare bulucuyuz. Aşk bizim, çaresiz bir zavallımızdır. Can kimdir? Beşikte yatan aciz bir çocuğumuz. Gönül kimdir? Bir garip, avare konuğumuz.

Seni, kimseye muhtaç olmadan tek başına yaratan o eşsiz varlık, seni sevda içinde tek başına bırakmaz… -Kendi içine kapanıp hayaller, düşünceler meydana getirdiğin evde, yani senin gönül evinde, seni yanlız bırakmamak için, sana yüzlerce güzel yüzlü eş,dost belirir.

Ey zülüflerinin dağınıklığı yüzünden gönüllere perişanlıklar düşüren güzel! Ve yakut dudakları şekerler saçan sevgili!Bana: ”Bizden ayrılırsan pişman olursun” dedin.

Aşkında bu şeker çiğnemeler, bu tatlılıklar varken, her gün safra mizaçlıları dinle. Sevgilim! İşin gücün, bütün gece şarap içmek, hie ve kurnazlık etmek, sana hayran olanları birbirine düşürmek, düşmanlığı artırıp durmak.

Ey güneş gibi tek olan sevgili, gel. Senin güzel yüzün olmadıkça, bağ da, yapraklar da sapsarıdır. Gel, sevgilim gel! Dünya sensiz topraktır. Şu meclis, şu neşe ve zevk alemi, sensiz tatsızdır,soğuktur.

Gel sevgilim, senin güzel yüzünün nuru, gizlenecek bir nur değildir. Senin güzelliğin, erlik suyundan meydana gelmiş bir güzellik değildir… Gel, sevgilim, kendini öfke perdesi içinde gizleme gel, gel ki senin güzelliğin gizlenecek güzellik değildir.

Sevgili, hiç kimselerden yokken, sarhoş olarak benim odama geldi. Onun nergis gibi çok güzel olan gözleri mahmurdu. Onun dudağını öpmek için yerimden fırladım, kalktım. O benim kalktığımı görünce: Burada yağmacı var, yağmacı var diye feryada başladı.

Gönül senin sevdandan rebaba döndü, rebaba. Gönül rebabının her parçası, ateşinle yandı, kavruldu… Sevgili, eğer bizim derdimizden ötürü susup duruyorsa, bu susuşta yüzlerce cevap var, yüzlerce cevap.

Sen öyle güzel, öyle eşsiz bir varlıksın ki, gökler bile seninle neşelenir. Hal böyle iken, bir insan, sana aşık olursa, buna şaşılır mı? Bu sebeple, sen, beni istesen de, istemesen de ben yaşadığım müddetçe sana, kul köle olacağım.

Sevgilim, sen benim Yusuf’umsun, ben ise senin hasretinle gözlerini kaybeden Yakub’unum. Sen benim sağlığımsın: ben ise senin derdini çeken Eyyub’unum. Ben neyim? Senin yanında kim olabilirim? Sen herkesin sevgilisisin. Sen oynar durursun, bense sadece durmadan el çırpmadayım.

Dostların hatırı için bu gece uyuma. Gecenin kulağını tur, uyuma. ”Fitnenin uyuması daha iyidir” derler. Sen de bir fitnesin, fakat senin gibi güzel bir fitnenin uyanıklılığı daha iyidir. Bu sebeble acele etme, uyuma.

Ey yar, senin gibi bir sevgili yoktur. Senin benzerin bulunmaz. He iş seninle yoluna girer. Sen uyuma bu gece, senin güzel, nurlu yüzünden ışık parlayacak, etrafı aydınlatacaktır. Zaten sen, bizim içimizdesin, sakın, sakın uyuma.

Ey sevgili yine bize yakınlık göster, dostluk et, bize yar ol, bizi sensiz bırakma uyuma! Ey mest bülbül, gül bahçesinde uyuma. Garip olan, kimsesiz bulunan dostları düşün, onları gözet, koru, uyuma. Bu gece lütuf gecesi, bağış gecesi ihsan gecesidir, sakın uyuma.

Ey güzel yüzüne, bütün dünya güzellerinin hasret oldukları güzel varlık! Ey iki hoş kaşının bütün zahitlere kıble olduğu güzel. Ben bütün beşeri sıfatlarımı üstümden attım, soyundum, senin o güzellik ırmağına çıplak olarak dalmak istiyorum.

Senin güzelliğinin büyüsü, bütün dünyayı kapladı. Herkes o, güzelliğe hayran oldu, kapılıp kaldı.

Her tarafı keder, üzüntü kaplasa, bütün insanlar kederli olsalar, aşka sıkıca tutunan kişi, kedersizdir. Zerreye bak o zerre aşka ayak bastı da, öyle bir hale geldi ki, o zerre bir cihan oldu, iki cihanı da tuttu.

Sevgilim, senin mahmur gözlerinin badesinden içerek, sarhoş olmadan, hiç kimse, olta gibi olan saçlarının halkasına el uzatamadı. Düşmanlarım gece-gündüz beni kınıyorlar ve diyorlar ki: ”Sen sarhoş oldun, yürüyemedin de sevgilin elinden tutmadı.”

Bir kimsenin gönlünde bir gamı olup da, onu sevdiğine açabiliyorsa, açsın, söylesin çünkü, gönülde bulunan gam, söz ile gidebilir. Fakat gönlümüzde açılan şu garip, şu güzel gülü bir düşün, onun rengini gösterebiliyoruz, ne de gizli kokusunu duyurabiliyoruz.

Derdinden gönlüm, hasta, yaralı, ağlayıp, inlemedeyim, perişan bir haldeyim, güçsüzüm, dermansızım. Senin derdinden gözlerimden kanlı yaşlar akıyor. Senin için duyduğum kederden can vermek üzereyim. Fakat senin derdinden ayrılacağım diye daha çok dertleniyorum.

İnsanı büyüleyen o mahmur nerkis gözlerinden mest olmuşum. Sevgilim, senin mahallene gelince, beni neden kovuyorsun? Sadece dudaklarımı ıslatmakla sana doyamıyorum, en iyisi vuslatının ırmağına at.

Göz, ayrılınızdan ötürü çokca gözyaşları döküyor gönül, hasretlerle, çok çok sizi anmaktadır. Geçip giden zaman, döner mi? Yazık!… Zaman, hiç geri gelir mi? Yazık!

Gökyüzünde, arşta, yüzünün sevdasından velveleler var. Gönülde, yanaklarının güzelliğinden söz edenlerin gürültüleri duyuluyor. Şarabında can köpüğünün kabarcıkları görülüyor. Gönlün boynunda ise, sevgilinin saçlarından zincirler var.

Ben öyle bir içkiden içtim ki, ruh onun kadehidir. Öyle bir güzelden mest oldum ki, akıl onun delisi, divanesidir. Yüzünden nurlar saçılan bir güzel, yanıma geldi, içime öyle bir ateş düşürdü ki, güneş onun pervanesidir.

Gönlün daralmıştır, çok kederliyim. Hakk’a şükürler olsun ki güzel yüzün imdadıma yetişiyor, bana ferahlık veriyor.  Yanaklarının hoş rengi olmazsa, bu yaşayışım bana bir zindan hayatı olur. Ayrılığının getirdiği kederden içime düşen ateşi, canımın çektiği üzüntüyü, hiç bir gönül, bir beden çekmesin, yazıktır.

Sevgili, kararsızdır, şarab içer, kan döker, suhdur, cilveli’dir, ferman dinlemez o, tapınılacak kadar güzel yarin saçlarının ucunda, küfür, küfrür değil imandır. Yüzyıllar geçti de aşk derdinin dermanı bulunamadı gitti.

Aşkta içki, ancak ölümsüzlük şarabı içmektir. Aşkta yaşamağa, canlanmaya delil, ancak can vermektir. Sevgilime dedim ki: ”Seni tanıyayım ondan sonra öleyim.” Sevgilim: ”Beni tanıyana, ölüm yoktur.” diye cevap verdi.

Madem ki miracımız, huyumuz, aşk ile düzeliyor, o halde bizim hekimimiz de, ilacımız da aşktır. Bu aşk ile el ele vermedikçe, bu aşka bağlanmadıkça Hak yoluna düşüp gidilemez. Bu aşk, kimseden doğmadı, kendi de doğurmadı.

Vefasız gönül, gamlara batsın, yasa bürünsün, kimde vefa yoksa, o kişi dünyada yok olsun, yaşamasın daha iyi. Gördün ya, beni dünyada dertten başka kimse hatırlamıyor, bu vefasız dünyada benim en vefalı dostum kederdir. O derde çok çok aferin.

Senin aşkının derdine düştüğümden beri, çaresiz kalan zavallı gönlüm, çok ızdırap çekti, çok dertlere düştü, gönlüm aşkın derdine çok kere düşmüştü, fakat bu seferki gibi hiç inlememişti, hiç sızlanmamıştı.

Sevgilim, senin güzel yüzünün hayali, gözünün önüne gelince, uykum bana sırt çevirdi. Hayaline karşı, senden adalet istiyorum, insaf temenni ediyorum, yardım istiyor. Şimdi uykum geldi, eliyle senin eteklerine yapıştı. Fakat hayalin, tekrar gözümün önünde belirince uykum can verdi, öldü.

Ey salına salına yürüyen servi ağacı, sana sonbaharın rüzgarı dokunmasın. Ey cihanın gözü, sana kötü göz değmesin. Sevgilim, sen gökyüzünün de yeryüzünün de canısın, senin, güzel canına, rahatlıktan, esirgemeden başka bir şey gelmesin.

Sen mübarek ayağını yere basınca, yeryüzünün toprağı neşelenir, sevinç içinde kalır. Duyduğu sonsuz zevk ve neşeden ötürü toprak, gebe kalır; yüzlerce gül goncası doğurur. Bu hali gören yıldızlar da, gökyüzünde heyecana kapılırlar, alkış sesleri, sevinç çığlıkları ile gökkubbesini çınlatırlar, bu sevinç, bu alkış sesleri içinde ayın gözü bir yıldıza düşer.

Gam, nasıl olur da aşıkları tedirgin eder, gönülsüz bir hale getirir. Aşıkın gönlü, daima sevgilinin saçlarının zincirine bağlıdır. Aşıkın ruhunun derinliklerinde anlaşılması güç, karışık sesler çıkaran rebab inlemektedir.

Sevgili, güneş gibi parıldamaya başlayınca aşık, zerre gibi oynar, titrer. döner. Aşk baharının rüzgarı esince, her şey canlanır kuru olmayan her dal oynamağa başlar.

Dini vazifelerini yapmadan, iyi, yaralı bir insan olamdan Cenneti isteme. Hakk’a layık bir kul, onun lütfuna, ihsanına nail olmadan Süleyman mülkünü isteme. Mademki, işin sonunda ecel vardır, hiç bir müslümyönleri bellidir.anın kalbinin incinmesini isteme.

Kalk, günahkarlara, kurtuluş yolunu gösteren, kurtuluş kutbunun etrafında, Kabe’yi tavaf eden Arafat’a çıkan hacılar gibi dön, dolaş, onun çevresinden ayrılma. Ne diye, balçık gibi yere yapışıp kaldın? Hak yolunda yürüyen kişiler için, uğraşmak, mürşid bulmak için çalışmak, çabalamak gerek. Bilmez misin ki: Hareketler, sonunda bereketlerin anahtarını bozar.

Biz, aşkın aşığıyız. Çünkü aşk kurtuluştur. Can, Hızır gibidir, Aşk ise, bengi suya benzer. Aşk padişahından beratı olmayana yazıklar olsun! Hayvanın, aşkı besleye, ruha giden manevi tatlılıklardan, can şekerinden ne haberi olacak..?

Nuh’tan, bize miras kalmış bir kurtuluş gemisi vardır ki, o gemi hayat denizinde fırtınalara göğüs gererek dolaşır durur. Gönlümüzdeki hayaller, düşünceler, ümitler, neşeler, üzüntüntüler hep o hayat denizinin üzerindedir. Fakat, onların gönül gibi şekilleri vardır, ne de yönleri bellidir.

Sevgilim! Dudaklarının denizinde bağlı tuttuğun her sedefe, dudaklarının ayağına düşürdüğün her inciye ulaşmak için uğraşıyorum, fakat dil yolundan gelen, yolumu kesen eşkiyanın elinden canım ağzıma geldi. Sen eğer o güzelliklerine yol vermezsen bana da yazık, dudaklarına da yazık…

Her iki gözüm, o mahmur gözlerinden mest olmuştur. Şunu anla ki, senin aşkından, senin elinde, ben elden çıktım. Bari, bana uy da sen de başını salla, peki de. Başında aşk havası esiyorsa bu haller, sende de vardır.

O aşk, oraya doğru at sürüyordu. Haşmetinden çalımından, gönlüm onu tanıdı da, kendi kendine dedi ki: ”Suretten, şekilden kurtulduğum zaman ben aşk ile oyunlara girişeceğim, onunla sevişeceğim.”

Senin aşkın, bir otlağın çevresinde at koşturuyordu. Zavallı gönlüm onu gördü de, belirtisinden tanıdı. Gönlüm, varlık bağından kurtulduğu gün, ben yokluğun gizliliğinde, bilsen ne aşk oyunları oynayacağım.

Sevgilim! Ab-ı hayat senin yüzündeki terden bir damladır, geceleri gök yüzünde dolaşan nur saçan ay, senin yüzünün parıltısının bir eseridir. Ben; ”Bu gecede ay ışığı istiyorum” dedim, düşünmedim ki, o, gece senin siyah saçlarının karanlığı, Ay ışığı ise senin yanakların.

Rüzgar geldi, bahçede içki içenlerin başlarına güller saçtı. Sevgili geldi, dostların kadehlerine şarap doldurdu. O taze sünbül gibi kokan saçlar, güzel kokular satanların kazancına engel oldu. O mest nergis gözler, aklı başında olanların kanlarını döktü.

Sevgilim! Gönül seni anınca, şenlendi, neşelendi. Allah’a yemin ederim ki o neşeyi, zevki şaraptan almayı düşünmedi de elindeki kadehi içmeden, yere döktü. Gönül, sensiz, kendini cansız ölü bir beden gibi gördü. Zaten candan kaçanın layıkı da işte budur.

Dünyada sabırsız aşıktan daha biçare, daha zavallı kim vardır? Çünkü bu aşk, çaresiz bir derttir. Aşk kederinin ilacı ne cimriliktir, ne de iki yüzlülüktür. Gerçek aşkta, ne vefa vardır, ne de cefa.

Eğer gönlün ateşi yoksa, bu tüten duman nedir? Eğer, öd ağacı yanmıyorsa, bu buram buram öd ağacı kokusu nerden geliyor? Benim bu var oluşum meydanda iken, aşıkın yokluğu ne demektir. Mumun yanmasından pervane, neden hoşlanıyor.

Gerçek aşık, düşmanın korkutmasını duyunca, bineğini hızla Hakk’ın yönüne doğru sürer. Onun düşmanın tehdidi zannına kapılarak dosttan kesilmesine imkan yoktur. Evet, Aşık, bir hayal yüzünden hakikatten ayrılmaz.

Bütün bu kadehsiz şarablar kimindir? Biz, yakalanmış kuşlarız. Bizi tutan bu tuzak kimindir? Aşıklara her an saçılmak için hazırlanmış bu sayısız şeker, bu sayısız fıstık ve badem kimindir?

Senin gölgen, yerimiz, yurdumuz, evimiz, barkımızdır. Saçların, bizim deli, divane olmuş, gönlümüzün bağıdır, zinciridir. Hangi köşede yanan bir mum olsa onun etrafında uçuşan iki üç pervane vardır. Fakat hiçbiri, bize pervane kesilen mumumuza benzemez.