Ana Sayfa Blog

Yavuz Sultan Selim Kalenderi derviş kılığına girerek Şah İsmail ile santranç oynadı mı?

0

Selim daha sonra Şah İsmail’in baskıları sonucu Akkoyunlu topraklarından kaçmak zorunda kalan Sünni halkı, Trabzon bölgesine yerleştirdi. Bu iskan hareketi, bölgenin nüfus profilinde ve dini yapısında ciddi bir kırılmayı da beraberinde getirdi. Gelibolulu Mustafa Ali’nin yazdığına göre 916 yılı sonlarında (Mart 1511) 3.000 kişilik bir kuvvetle Trabzon sınırlarında tahribat yapmak üzere gönderilen Şah İsmail’in kardeşini yakalayıp Trabzon’da hapsetmişti.

Bu yıllarda gizlice İran’a gittiği, hatta Şah İsmail ile karşılıklı santranç oynadığı gibi birçok hikayenin anlatılmış olması, tarihi gerçeklerle bağdaşmazsa da, onun Safevilerin faaliyet yönünü oluşturması bakımından ilginçtir. Hikayeye göre bir Kalenderi dervişi kılığındaki Selim ile Şah İsmail, birbirlerini sıkça ziyaret eder, santranç ve harp oyunları oynarlardı. Bir santranç oyunu sırasında Selim, Şah İsmail’i yenmiş ve bu arada güya yüzüğünü bir taşın altında saklamış, nice yıl sonra Tebriz’i fethettiğinde de bu taşı bulup yüzüğü halka göstermişti.

Evliya Çelebi’nin naklettiği bu hikayeyi, ondan çok önce 1577-1578’de eserini kaleme alan Mehmed Zaim, biraz daha farklı olarak zikretmiştir. Mehmed Zaim hadiseyi pek de inandırıcı bulmayarak mealen şöyle anlatır:

”Sultan Selim Han Trabzon’da bey iken kalender şeklinde Tebriz’e varıp Şah İsmail ile santranç oynamış. Şahı dört hamlede mat edip, şah mat dediğinden ötürü İsmail elinin arkasıyla şehzadenin sinesine vurarak bre murdar ışık, hiç şah mat olur mu? Tutalım edebin yok imiş, hatıra riayet etmek sende hiç olmaz mı demiş. Ertesi günü Şah İsmail, Sultan Selim’e bin sikke altın bahşiş vermiş, şehzade dahi şahın verdiği altınları saray kapısı önünde şah ata bindiğinde konulan ayak taşı altında kisesiyle birlikte gömmüş. Bu rivayet halk arasında yaygındır ve hiçbir kitapta yer almaz. Fakat bu söze inananlar: ‘Sultan Selim, Tebriz’e girdiğinde şahın saray kapısı önüne varıp Kefe dizdarlığından yeniçeri ağalığına getirilmiş olan Kasım Ağa’ya seslenerek, ağa ağa şahın ata bindiği taşın altına elimle koyduğum bin sikke helal altınım vardır, bunu sana ihsan ettim, deyince herkes merak eder, acaba bu kelamın aslı var mıdır, diye bakışır. Kasım Ağa atından iner, taşın altını yoklayıp kesesi çürümüş çil altınları ortaya çıkarır ve hemen bir mendile koyar. Herkes padişahın kerametinden hayran olur. İşte bu hadise vaktiyle onun şah ile santranç oynayıp altınları taşın altına koymasının delilidir derler. Doğrusunu ancak Allah bilir.”

Asıl ilginç ve şüphesiz doğru olmayan başka rivayetler Evliya Çelebi’de bulunur. Evliya Çelebi, teferruatlı bir şekilde onun babasıyla mücadele ettikten sonra dönüp Trabzon’a geldiğini, fakat yerini oğluna bırakıp ”terk-i diyar” ettiğini, Acem’e gittiğini Şah İsmail ile santranç oynadığını, Horasan’a kadar uzandığını belirtir. Bir başka yerde de Şah İsmail ile santranç oynadıktan sonra Bağdat’a, oradan Mekke-Medine’ye, Mısır’a yolculuk yaptığını Sultan Gavri’nin haline vakıf olduğunu bile yazar. Bu gibi rivayetler 1. Selim’in yaklaşık 150 yıl sonra bile hala halkın zihninden -iyi veya kötü- silinmediğinin bir göstergesi olarak mütalaa edilebilir.

Evliya Çelebi Seyahatnamesi




İbn Kemal’in naklettiği bir rivayete göre, Fatih, sünnet törenlerinden bir gün sonra içlerinde Selim’in de bulunduğu torunlarını huzuruna çağırtmış ve onlara ”atanızı mı çok seversiniz yoksa

0

Kaynağın ifadesine göre Selim, diğer kardeşleri Şehinşah, Ahmed, Korkud, Mahmud, Alemşah ve amcası Cem’in oğlu Oğuz Han ile birlikte İstanbul’da dedelerinin huzuruna çıkarılmış, çocuk yaştaki bu şehzadelerin hepsi sünnet edilmiştir.

İbn Kemal’in naklettiği bir rivayete göre, Fatih, sünnet törenlerinden bir gün sonra içlerinde Selim’in de bulunduğu torunlarını huzuruna çağırtmış ve onlara ”atanızı mı çok seversiniz yoksa beni mi?” diye sormuş.

Ahmed’in dışındaki çocukların hepsi bir ağızdan onu daha çok sevdiklerini belirtecek şekilde: ”Sultanımı artuk severiz,” diye cevaplamış. Şehzade Ahmed ise babasını sevdiğini söyleyince, Fatih bundan pek hoşlanmamış, ona kırılmış. Bu olay Şehzade Selim’in diğer kardeşleriyle birlikte sık sık dedesini gördüğünü ve onunla konuştuğunu gösterir

Hatta başka bir rivayete göre, çok sonraları padişahlığı sırasında kendisine Fatih Sultan Mehmed’in bir resmi gösterildiğinde, çocukluğunda onun dizlerinde büyüdüğünü, yüzünün şeklinin hayalinden silinmediğini belirtmiş, nakkaşın resmi dedesine tam olarak benzetemediğini söylemişti:

”Merhum Sultan Mehmed hazretlerini tasvir etmek istemiş, amma benzetememiş. Merhum bizi hal-i tufiliyetimizde (çocukluğumuzda) mübarek dizleri üstüne almışlardır. Suret-i şerifleri hayalimdedir. Doğan burunlu idiler, bu nakkaş tamamca benzetememiş.”

İbn Kemal, Tevarih-i Al-i Osman

 

Eşşeği ile birlikta kazığa oturtulan Moğol hükümdarı Ambakay

0

Moğollar, büyük olasılıkla göçebe imparatorlukların kalbinde yaşanmış zafer dolu öykülerinden etkilenerek kendi varlıklarını ortaya koyma özlemini duyuyor, yani birleşmek istiyordu. Bunun için büyük bir olasılıkla tüm 11. yüzyıl ve kesin olarak 12. yüzyılın başından itibaren iyi kötü çaba harcamışlardı. Bu noktada daha ileri tarihli Cengiz Han dönemi olayları tarafından etkilendiğini sandığımız geleneklere göre, 11. yüzyılın sonlarında halkının toptan öldürülmesinden sonra Kaydu adında bir Moğol beyi, Celayirler gibi diğerlerinden uzakta yaşayan boylar da dahil olmak üzere, Moğolca konuşan boyların çoğunu yetkesi altında toplamayı başarmıştı.

Bununla birlikte Kaydu, efsanenin belirsizlikleri arasından zar zor ortaya çıkmaktadır, ancak torunu Kabul’un 1135-1139 yılları arasında gerçekten bir hükümdar olarak kabul edildiği, baskı ve şiddet dolu bir yetkeye sahip olduğunu sanıyoruz. Kabul Han gerçekten de parlak bir hükümdar olarak ortaya çıktı ve ”ilk Moğol İmparatorluğu” denen imparatorluk onunla birlikte doruğa ulaştı, ancak bu mütevazı bir doruktu. Kaydu belki zafer sarhoşluğundan ya da Çinlilerin güvensizlikleriyle karşı karşıya kaldığından, onlarla kozunu paylaşmakta gecikmedi. Çinliler ona karşı biri 1139’da sonuç vermeyen, diğeri 1147’de kibirli Moğolları yola getiren iki sefer düzenledi.Kabul öldüğünde, ardında kendilerine ”güçlü, coşkun ve yollarındaki her şeyi ele geçirdikleri için” Kiyat, yani ”sel” adını alan -ya da başkaları tarafından kendilerine bu ad takılan- altı oğul bıraktı. Bu ad onlar ve soylarından gelen kişiler için etki alanı belirsiz ancak görkemli bir tür boy adı ya da unvan olmuştu. Yine de hükümdarın hiçbir oğlu onun yerine geçmedi

Taç, taç giymeyi bilmeyen bir dünya için bu deyimi kullanabilirsek eğer, ölen hükümdarın bir kuzenine, ormancı Tayciut boyunun beyi Ambakay’a kaldı. Doğal olarak yeni hükümdar Çinlilerin entrikaları yüzünden Tatarlara karşı, Moğolların asla unutmayacakları, hele sonucunu hiç unutmayacakları bir savaşa sürüklendi. İhanete uğrayan Ambakay, kendisini Kinlerin sarayına (”Pekin’e”) yollayan düşmanlarına teslim edildi ve burada bir eşek üzerinde kazığa oturtularak öldürüldü. Bu hakaret barbarları etkilemeyi amaçlıyordu. Ancak sonucu onları kızgınlıktan çıldırtmak oldu. Kabul’un oğullarından Kutula’yı han ilan ettiler.

Kutula, her gün bütün bir kuzuyu yiyebilen ve sarhoş olmadan tulumlar dolusu ulusal içki kımız, (yani mayalanmış kısrak sütü) içebilen dev gibi bir adam, bir tür canavardı.

Moğol İmparatorluğu Tarihi

Hz Ali, Hayber Yahudilerinden Haris, Merhab, Amir’i nasıl öldürdü? Kale kapısını kalkan olarak nasıl kaldırdı?

0

Resulullah sancağı salladı ve şöyle buyurdu:

-Muhammed’in zatını peygamberlikle şereflendiren Allah’a yemin olsun ki, ben bu sancağı öyle birine vereceğim ki O, düşmandan kaçmak nedir bilmez!

Peygamberimiz bir müddet bekledikten sonra şöyle dedi:

-Ali nerede?

-Ali’nin gözleri ağrıyor.

-Onu bana çağırınız!

Bu emir üzerine Seleme bin Ekva gidip Hz Ali’ye durumu haber verdi. Sonra da onu elinden tutarak Resulullah’ın huzuruna getirdi. Sahabeler rahatsız olduğu için onun gelebileceğini sanmıyorlardı. Hz Ali’yi görünce şaşırdılar. Peygamberimiz şöyle buyurdu:

-İşte fetih onunla gerçekleşecek!

Hz Ali hasta olduğu için, ”Ya Resulullah, görüyorsun ki, ayaklarımın bastığı yeri dahi göremeyecek bir haldeyim.” dedi. Hz Peygamber onun ağrıyan gözlerine ellerini sürdü ve şifa vermesi için Allah’a dua etti:

-Ey Allah’ım, sıcağın ve soğuğun sıkıntısını gider.

Allah’ın inayeti ile Hz Ali’nin gözleri iyileşti. Peygamberimiz Hz Ali’ye zırhını kendi elleriyle giydirdi. Kılıcını beline bağladı, eline ak bir sancak verdi ve şöyle buyurdu:

-Al bu sancağı ilerle, Allah sana fetih nasip edinceye kadar onlarla çarpış. Sakın arkana dönme!

-Ya Resulullah, ben onlarla neyi gerçekleştirmek üzere çarpışacağım?

Peygamberimiz ona vazifesini şöyle bildirdi:

-Ya Ali! Allah’tan başka ilah ve mabut bulunmadığına, Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğuna şehadet edinceye kadar onlarla savaş. Onlar bunu yapar ve üzerlerine düşen hakları yerine getirirlerse canlarını ve mallarını benden kurtarırlar. Kalplerinde olanın hesabı ise Allah’a aittir.

-Ya Resulullah, onlar Müslüman oluncaya kadar, kendileriyle çarpışacağım.

Peygamber Efendimiz, ona bazı tavsiyelerde bulundu ve bir müjde verdi:

-Ya Ali! Onların meydanlarına varıncaya, kalelerine girinceye kadar sükünetle ilerle. Sonra da onları İslam’a davet et! Müslüman olurlarsa, Allah’ın emrettiği şeyleri kendilerine haber ver. Vallahi senin vasıtanla Allah’ın onlardan birini hidayete erdirmesi, birçok kızıl deveye sahip olup da onları Allah yolunda sadaka vermenden daha hayırlıdır.

Bundan sonra Hz Ali elinde sancakla Hayber’e doğru ilerledi. Sancağı kalenin dibindeki bir taş yığınına dikti. Bunu gören bir Yahudi şöyle seslendi:

-Sen kimsin?

-Ben Ali bin Ebu Talib’im, cevabını alınca da arkadaşlarına dönerek şöyle dedi:

-Ey Yahudi cemaati, Musa’ya indirilenlere yemin olsun ki, sizler mağlup olacaksınız!

Hz Ali’nin kale dibine kadar geldiğini gören Haris, adamları ile birlikte kaleden dışarıya çıktı. Haris, cesaret ve kahramanlığı ile tanınıyordu. Hz Ali ile Haris vuruşmaya başladılar Hz Ali, Haris’i öldürdü. Daha sonra iri ve pehlivan yapılı biri olan ve ”Karşıma kim çıkar?” diye herkese meydan okuyan Amir, Hz Ali tarafından öldürüldü.

Bu arada Haris’in öldürüldüğünü gören kardeşi Merhab askerleri ile birlikte kaleden dışarı çıktı. Hayber Yahudilerinin en cesuru ve en iyi savaşçısı oydu. Müslümanlardan birkaç kişiyi şehit etmişti. Şimdi ise Hz Ali’den kardeşinin intikamını almak istiyordu.

Merhab, kılıcını sallayarak meydana çıktı. Hz Ali ile birlikte birbirlerine saldırdılar. Hz Ali Merhab’a öyle bir darbe vurdu ki darbenin şiddetinden Merhab’ın kalkanı ve miğferi parçalandı, başı yarıldı. Merhab’ın acı feryadını herkes duydu.

Bu manzara karşısında duyduğu sevinçle Allah Resulü, ”Sevinin, Hayber’in fethi artık kolaylaştı.” buyurdu.

Hz Ali yıldırım hızıyla ileri atıldı ve kalelerden birine daldı. Müslümanlar arkasından ilerlediler ve Yahudilerin çok güvendikleri o kaleleri birer birer fethettiler. Böylece büyük bir zafer kazanıldı.

Merhab’ın öldürülmesini müteakip yapılan muharebelerde Hz Ali’nin bir ara kalkanını düşürdüğü ve kale kapılarından birini kalkan olarak kullandığı rivayet edilmektedir.

İlim Şehrinin Kapısı Hz Ali

Pers İmparatoru Kyros’un hilesine rağmen Tomris savaşı nasıl kazandı? Kyros İskitleri kandırmak için bir miktar askerini bolca yemek ve şarapla bırakıp

0

Kyros, Pers ileri gelenleriyle durumu görüşür ve Lidyalı Kroisos’un önerisi üzerine İskitlerin ülkesine girmeye karar verir. Tomris kendi yaptığı uygun şekilde geri çekilir ve Kyros yönetimi oğlu Kambyses’e bırakıp Arakses Irmağına geçer. Bir süre sonra da Kroises’un önceden kendisine verdiği öğüdü tutarak İskitleri kandırmak için bir miktar askerini bolca yemek ve şarapla bırakıp asıl savaşçı gücüyle geri çekilir. İskitler bu hileye aldanarak saldırırlar ve bu az sayıdaki askeri yendikten sonra buldukları yiyecek-içeceklerle kendilerine bir şölen tertiplerler. İyice doyup yerlerinden bile kalkamaz hale gelince de Persler saldırıya geçer ve pek çoğunu öldürürler.

Tomris’in ifadesine göre İskit ordusunun yaklaşık üçte biri yok edilmiştir. Bu arada Tomris’in oğlu Spargapises’i de esir alırlar. Bunun üzerine Tomris, Kyros’a yeniden bir haberci gönderir. Haberci de onun bu zaferi İskitlerin bolca içtiği şarap sayesinde yani hileli bir şekilde kazandığını söyleyip, Tomris’in oğlunu geri vermesini ve ülkesinden çıkıp gitmesini, yoksa, onu kana doyuracağını bildirir, fakat Kyros bu sözlere aldırmaz. Tam bu esnada Tomris’in esir tutulan oğlu da bir fırsatını bulup kendini öldürür.

Bunun ardından Tomris bütün kuvvetleriyle Kyros’un üzerine yürür. Uzun ve kanlı bir çarpışmanın ardından İskitler galip gelir, Kyros da bu savaşta ölür. Tomris savaş meydanında elinde kanla dolu bir tulumla Kyros’un cesedini arar ve bulunca da kesik kafasını bunun içine daldırır.

Türk Savaş Tarihi

Mete’den kurtulmak için: ‘Bunlar arasında komutanlardan birinin ortaya koyduğu bir plan, vardı ki, Çin mantığına ve zekasına uygunluğu bakımından imparatorun hemen dikkatini çekti.’

0

İmparator, kuşatılmanın şokunu uzun süre üzerinden atamadı. Başka bir ifade ile söylememiz gerekirse, o kuşatmadan ancak üç yıl sonra kendine gelebildi. Daha doğrusu imparator, kendisi için büyük bir huzursuzluk kaynağı olan Mete ve Hun meselesini üç yıl sonra ele alabildi. O, önce bu meseleyi Çin devlet meclisine getirip tartışmaya açtı. Komutanlar, meseleyi kendi aralarında bütün cepheleriyle tartıştılar. İleri sürülen görüşlerin çoğu her zaman olduğu gibi hissi ve hamasi nitelikteydi.

Bunlar arasında komutanlardan birinin ortaya koyduğu bir plan vardı ki, Çin mantığına ve zekasına uygunluğu bakımından imparatorun hemen dikkatini çekti. Bu plan esas itibariyle şöyleydi:

İmparatorun kızı Mete’ye eş olarak verilmeli. Ayrıca Hunlara her yıl değerli hediyeler (vergi olarak) gönderilmeli. Böylece, Hun hükümdarı Çin imparatorunun damadı; kızı da Mete’nin Hatun’u olacaktır. Ondan doğacak çocuklardan biri de veliaht olacak ve Mete’nin yerine geçecekti. Böylece Hunlar kontrol altına alınabilecek ve Çin’e bağlanabilecekti. Bu plan imparatora son derece çekici ve mantıklı geldi. Zaten imparator için, Mete’nin iradesine boyun eğmekten ve onunla anlaşmaktan başka çare de gözükmüyordu. İmparator da öyle yaptı. Bu planı teklif eden komutanını Mete’ye elçi olarak gönderdi. Mete ile imparator arasında bir ”dostluk ve barış antlaşması” yapıldı. Bu, Orta Asya tarihinde bilinen ilk milletlerarası antlaşmadır. Bu antlaşmaya göre Mete’nin Kuzey Çin’de ele geçirdiği topraklar Hunlara terk edilecekti. Çin, her yıl Mete’ye ipekli kumaş, şarap, pirinç ve diğer yiyecek maddelerinden mümkün olduğu kadar çok miktarda gönderecekti (M.Ö. 197).

Türk Savaş Tarihi

Tarihçi Heredot’a Mısır’lı bir Rahip güneşin iki defa battığı yerden doğduğu, aynı olayın tersine meydana geldiğini söylemiştir. Peki bilimsel olarak bu mümkün olabilir mi?

0

Tarihin babası olarak anılan ünlü tarihçi Heredot, Mısır’a yaptığı bir gezi sırasında bir rahipten duyduklarını kitabında şöyle anlatır:

Bir Mısırlı Rahip bana: ”Bilmiş ol ki, atalarımız zamanında Güneş iki defa battığı yerden doğdu, sonra aynı olay tekrar tersine meydana geldi” dedi.

Kuran-ı Kerimde’ki bir ayet ise, sanki Mısırlı rahiplerle söz birliği etmişcesine şöyle der:

O, iki Doğu’nun Rabbi’dir, iki Batı’nın Rabbi’dir.” (Rahman Suresi: 55/17)

Günümüzde yapılan jeolojik ve kilimatolojik araştırmalar, Heredot’un aktardığı Mısırlı rahibin sözlerini doğrulamıştır. Çünkü eldeki bilimsel veriler kutupların birden fazla yer değiştirmiş olduğunu kesin olarak göstermektedir. En son kutupsal değişimin Atlantis’in batışına denk gelen tarihlerde meydana geldiği tahmin edilmektedir.

Mısır’ın Bilinmeyen Geçmişi

Timur’un mezarını açan Ruslar hangi lanetle karşılaştılar?

0

Timur’un mezarı iki defa açıldı. İlki Timur’a hayran olan İran Safevi hükümdarı Nadir Şah, 1740’da mezar taşını İran’a götürürken, taş kırılıp iki parçaya ayrıldı. Başına bir iş gelmesinden korkan Nadir Şah taşı gönderip yerine koydurdu.

Bu defa 1941’de Sovyet Diktatörü Josef Stalin, Semerkant’a Mihail Gerasimov adındaki arkeloğun başkanlığında bir heyet gönderdi ve heyete Timur’un mezarını açmalarını, kemikleri üzerinde çalışarak fiziksel özelliklerini ortaya çıkarmalarını emretti.

Geresimov ve uzmanlar Semerkant’ta Özbeklerin protestoları ile karşılandılar. Şehrin yaşlıları Timur’un mezarının açılması halinde ülkenin başına bir felaket geleceğini söylüyorlardı. Timur’un mezar taşındaki kitabede ‘‘Kim ki mezarıma saygısızlık eder, Allah’ın lanetinden kurtulamaz” deniyordu. Gerasimov 19 Haziran 1941’de Timur’un mezarını açarak kemiklerini çıkardı. Kemikleri Moskova’ya götüren Geresimov, bunların üzerinde uzun uzun çalıştı. Timur’un boyunun 1.73 olduğunu ve takılan ”Aksak” lakabının doğru olduğunu, zira Timur’un kalça kemiğindeki bir incinmeden dolayı her zaman topalladığını ortaya çıkardı. Kemiklerin üzerine etlendirme tekniğinin ilk uygulayanlardan olan Geresimov, Timur’un kafasını inceden inceye ölçerek yüzünün çok benzer bir kalıbını da çıkardı ve bunu büst haline getirdi.

Timur’un Moskova’ya taşınan kemikleri ise, seneler sonra yine Stalin’in emriyle Semerkant’a geri götürülüp çıkarıldığı mezara defnedildi.

Tarihi Sırlar ve Efsaneler

Hz Ali, Hendek savaşında hendekten atlayan azılı kafir, Araplarca ‘Bin askere bedel’ Amr bin Abdud’u nasıl öldürdü?

0

Şehre gelip de hendekleri gören müşrikler şaşkına döndü. Bu hendek fikri Selman-ı Farisi’ye aitti. İranlıların kullandığı bu savunma metodundan müşriklerin haberi yoktu. Süvariler şimdiye kadar benzerini görmedikleri hendeklerin etrafında dolaşıyor, geçebilecekleri müsait bir yer arıyor; fakat Müslümanlar taş ve ok atarak onlara engel oluyorlardı.

Bir müddet sonra küçük bir süvari grubu hendeğin dar bir yerinden geçmeyi başardı. Bu süvarilerden biri de Amr bin Abdud idi. Arapların en namlı yiğitlerinden olan Amr, Bedir Savaşı’nda ağır şekilde yaralandığından Uhud Savaşı’na katılamamıştı. Bu sebeple Bedir mağlubiyetinin intikamını almak istiyordu. Araplarca bin askere bedel olan Amr, tepeden tırnağa zırhlıydı. Müslümanlara meydan okuyordu:

-Benimle çarpışacak olan varsa meydana çıksın.

Mücahitlerden hiç kimsenin sesi çıkmadı. Bunun üzerine Hz Ali ayağa fırladı:

-Ya Resulullah, onunla ben vuruşayım.

Peygamberimiz, ”Sen otur! O Amr’dır” buyurdu. Kimsenin çıkmadığını görünce Amr iyice gururlanmaya, ileri geri konuşmaya başladı:

-Hani sizden öldürüldükleri takdirde Cennete gireceklerini iddia edenler nerede kaldılar? İçinizde meydana çıkıp benimle savaşacak olan yok mu?

Hz Ali yine kalktı ve:

-Onunla ben vuruşayım ey Allah’ın Resulü.

Resulullah yine aynı şeyi söyledi:

-Sen otur! O Amr’dır.

Amr seslenmeye devam etti ve en son şöyle dedi:

-Bu toplulukta benimle çarpışacak kimse var mı? Bağıra bağıra sesim kısıldı.

Hz Ali yine ayağa kalktı ve şöyle dedi:

-Onunla ben vuruşayım, ya Resulullah.

Resulullah Efendimiz Hz Ali’ye sordu:

-Onun Amr olduğunu bilmiyor musun?”

Hz Ali sonsuz itminan ve Allah’a güven içinde ”Amr olsun” cevabını verdi. Peygamberimiz bunun üzerine onun çarpışmasına müsaade etti. Kılıcını Hz Ali’ye verdi, zırhını ona giydirdi, sarığını onun başına sardı ve şöyle dua etti:

-Allah’ım, ona yardımını ihsan et. Allah’ım, Bedir günü Ubeyde bin Haris’i, Uhud Günü de Hamza’yı benden aldın. Bu Ali’dir, hem kardeşim ve amcamın oğludur. Beni yalnız bırakma!

Böylece Peygamberimizin duasını da alan Hz Ali, emin adımlarla Amr’ın karşısına çıktı. Bir yandan da şöyle diyordu:

-Acele etme! Ben senin davetini kabul etmekten aciz değilim.

Amr, karşısına kimsenin çıkamayacağını zannediyor, Müslümanların moralini biraz daha bozmak istiyordu. Birinin kendisine meydan okuduğunu görünce çok şaşırdı. Bu kişinin Hz Ali olduğunu öğrendi.

”Ben senin kanını akıtmak istemiyorum.” dedi.

Hz Ali, ‘‘Ama ben Allah’a and olsun ki senin kanını akıtmak istiyorum.” karşılığını verince çarpışma başladı. Neticede Allah’ın izniyle Hz Ali, Arapların ”bin askere bedel” dedikleri Amr’ı öldürdü.

Hz Ali’nin Amr’ı öldürmesinden sonra sahabilerin maneviyatları yükseldi; müşriklerin ise moralleri bozuldu. Bir müddet daha harp devam etti. Müşrikler toplu olarak hendekten öteye geçemediler. Tek tek geçenler de mağlup edildi. Kuşatmanın uzaması nedeniyle müşrik karargahında çözülmeler başladı.

Bazı kabileler savaş meydanını terk ettiler. Bu arada Allah’ın Cebrail aracılığıyla Peygamberimize müjdelediği yardım devreye girdi. Soğuk kış günlerinde rastlanan şiddetli bir rüzgar karargahı alt üst etti.

İlim Şehrinin Kapısı Hz Ali

Firavun Tutankamon’un günümüze kadar uzanan laneti nedir?

0

Altın yaldızlı birkaç çiviyi yerlerinden çıkardılar ve altın kulplarından tutarak tabutun kapağını kaldırdıklarında Tutankamon’un mumyası nihayet karşılarındaydı.

18 yaşında ölmüş olan genç ve yakışıklı Firavun’u devrin şairleri ”Tanrı” diye tanımlarken, Papazlar da ona ”Tanrı aşığı”, halk ise ”Tanrı’nın aracı” diyordu.

Tutankamon’un mezarı bulunup açıldı ama, görevliler adete onun lanetine uğradılar. Mumyanın ortaya çıktığı gün boğucu bir sıcak altında saatlerce çalışmış olan Carnarvon ile Carter daha fazla dayanamayarak beraberindeki ziyaretçilerle birlikte kendilerini temiz hayava zor attılar. Carnarvon henüz dışarı çıkmıştı ki, elini sol yanağına götürmesiyle yüzünü acı ile buruşturması bir oldu. Onu bir sinek ısırmıştı. Fakat şu zafer saatlerinde buna aldırış edilmezdi.

Ertesi gün çalışmalara tekrar başlandı. Sıra şimdi mumyayı saklayan örtülerin açılmasına ve mumyanın kendisinin çıkarılmasına gelmişti. Bu uzun ve ince bir işti. Çalışmalar sürerken bir yandan da ejiptologlar mezarın içindeki hiyeroglif yazılarını okumaya çalışıyorlardı. Bu yazılardan biri, özel bir şekilde süslü olarak yazılmış ve şöyle diyordu:

”Firavunu rahatsız edecek kimseye, ölüm kanatlarıyla dokunacaktır”.

Oradakiler bu sözlere çokça gülüp geçtiler. Fakat içlerinde gülmeyen tek kişi Carnarvon’du.

Carnarvon büyük keşfini yaptığı gün akşamı yatağa düştü.Sinek ısırığı birdenbire akıl almaz derecede büyümüştü; vücudunu cayır cayır yakıyordu. Müthiş bir ateş onu yiyip bitiriyordu, doktorlar hiçbir şey anlamıyordu. Elmacık kemiğinin altında bir çıban belirmişti. Eridikçe eriyordu. Ölüm sanıldığından erken gelmişti. İşin garibi Carnarvon’un öldüğü gün ve saatte İngiltere’deki evinde bulunan köpeği de birkaç kez acı acı uluduktan sonra ölmüştü.

Bu sırada Carter çalışmalarına devam ediyordu. Çalışmaları sırasında som altından mahfaza içindeki mumyanın yüzünü ve omuzlarını örten altın maskeyi kaldırdığı vakit kralın gerek yüzünün ve gerekse ellerinin hiç bozulmadan kaldığını görmüştü. Kralın başıyla elleri ve ayakları altın kılıflar içindeydi. Ne var ki, Carter bundan sonra kralın başındaki keten sargılar çözüldüğünde sol elmacık kemiğine gelince, yüzünün tam burasında Carnarvon’u öldüren yaranın tıpatıp bir benzerini taşıyordu.

Carnarvon’un ve köpeğinin bu sıra dışı ölümü, mumyanın laneti düşüncesini gündeme getirdiğinden kazıya katılanlar arasında bir panik havası doğmuştu. Herkes bunların bir rastlantı olabileceğini düşünürken aynı yıl kazıya katılanlardan Amerikalı Arkeolog Arthur Mace ile arkadaşının Carnarvon gibi halsiz ve yüksek ateş sonucu ölmesi üzerine bazı çevrelerde lanet, ciddi ciddi tartışılmaya başlandı. Bu sırada Carnarvon’un eski dostlarından, iş adamı George Jay Gould Mısır’a gelerek Krallar Vadisi’nde Tutankamon’un mezarını ziyaret ettikten birkaç gün sonra, yüksek ateşle seyreden bir hastalık sonucu öldü. Bir süre sonra Tutankamon’un mumya sargılarını kesen ve rötgen filmlerini çeken Archibald Douglas da diğerleri gibi öldü. Ölenlerde hastalık belirtileri hep aynıydı ve hiçbirine de kesin teşhis konulamamıştı.

1929 yılına kadar kazı ile uzaktan yakından ilgisi olan 22 kişinin, benzer rahatsızlık belirtileri sonunda ölmesi lanet tartışmalarının günümüze kadar uzanmasına neden oldu.

Tarihi Sırlar ve Efsaneler