> | TARİH HAKKINDA HERŞEY
Ana Sayfa Blog

Cengiz Han Buhara’daki Büyük Cami’ye girdiğinde ne yaptı?

0

Görgü tanıklarının aktardığına göre, Cengiz Han Buhara’nın merkezine gelince büyük camiye doğru gitti ve bunun şehirdeki en büyük bina olması nedeniyle sultanın evi olup olmadığını sordu. Burasının sultanın değil Allah’ın evi olduğu söylendiğinde, hiçbir şey söylemedi. Moğollar için tek bir ilah vardı ve o bir ufuktan diğerine her yeri kaplamaktaydı; tüm yeryüzünün hakimiydi, tek bir yerde bulunamazdı. Cengiz Han, her zaman yaradanın varlığını hisseder, yurdundaki dağlarda onun sesini duyardı ve onun sözlerine uyarak büyük şehirlerin ve devletlerin fatihi olmuştu.

Cengiz Han, büyük camiye girmek için atından indi; hayatı boyunca içine girdiği bilinen tek binaydı bu. İçeri girdikten sonra, bilginlerin ve din adamlarının atlarına yem vermelerini emretti, böylece kontrolü altına giren dindar kişilere hep yaptığı gibi, onları da gelecekteki tehlikelerden kurtarmış ve koruması altına almış oluyordu.

Daha sonra, şehrin en zengin 280 adamını camiye çağırdı. Cengiz Han’ın şehir duvarlarının arasında çok az tecrübesi olmasına rağmen insan duygu ve düşüncelerinin nasıl işlediği hakkında derin bir kavrayışı vardı. Cengiz Han, adamları camide toplamadan önce, minberin merdivenlerinden birkaç basamak çıktı, daha sonra Buhara’nın elitlerine bakmak için döndü. Tercümanlar aracılığıyla, sultanlarının ve kendilerinin günahları ve suçları için onları amansız bir şekilde azarladı. Bu hatalar için suçlanması gereken kişiler sıradan halk değildi. ”Bu günahları işleyenler aranızdaki büyük olanlar. Eğer siz büyük günahlar işlemeseydiniz, Allah sizin üzerinize benim gibi bir caza göndermezdi,” dedi.

Daha sonra her zengin adamı, Moğol savaşçılarından birinin denetimi altına verdi. Moğol savaşçılar bu adamlara eşlik ederek onların hazinelerini toplayacaklardı.

Cengiz Han – Jack Weatherford

Hz Hamza Ebu Cehil’in kafasını yay ile neden yaraladı?

0

Yunus b. Bükeyr, Muhammed b. İshak’ın şöyle dediğini rivayet eder: Bana, Eslem Kabilesi’nden hafızası sağlam bir adam şunu haber verdi: Ebu Cehil, Safa Tepesi’nin yanında, Resulullah’ın karşısına çıkıp O’na eziyet etmiş, küfretmiş ve dinini kötüleyerek hoşuna gitmeyen hareketlerde bulunmuştu. Ebu Cehil’in bu yaptıkları, Hamza’ya anlatıldı. Bunun üzerine Hamza, Ebu Cehil’e doğru yönelip gitti, onun başının yanında dikilip yayını kaldırarak ona vurdu ve onun kafasını görülmemiş bir şekilde yardı.

Orada Kureyş’in Mahmuzoğulları Kabile’sinden bazı adamlar, Hamza’ya karşı Ebu Cehil’e yardım etmek için ayağa kalktılar ve:

-Ey Hamza! Senin de (atalarının) dininden çıktığını görüyoruz!’ dediler. Hamza:

-‘Beni bundan kim alıkoyabilir? Muhammed’in, Allah’ın Resulü olduğuna, söylediklerinin gerçek olduğuna tanıklık etmemi gerektiren deliller ortaya çıkmıştır. Allah’a yemin ederim ki, İslam’a girmekten geri dönmeyeceğim. Eğer sizler iddianızda doğru kimseler iseniz o zaman beni bundan alıkoyun!’ dedi. Ebu Cehil:

-‘Hamza’ya ilişmeyin! Allah’a yemin ederim ki, ben, onun yeğenine gerçekten çirkin sözlerle küfrettim!’ dedi.

Hamza müslüman olunca Kureyşliler, Resulullah’ın güçlendiğini ve engel çıkaramayacaklarını anladılar. Artık eskisi gibi O’na hakaret etmekten vazgeçtiler.

Böylece Hamza, Allah’ın kendisiyle dinini güçlendirdiği kimselerden oldu.

İbn Kesir -Hz Peygamber’in Hayatı

Selçuk Bey ve maiyeti nasıl Müslüman oldu?

0

Türklerin dini inancı ile İslamiyet arasında tek tanrıya tapma, ahiret inancı vs. gibi önemli benzerlikler vardır. Bu benzerliklerin yanında Selçuk Bey, Cend’e geldiğinde İslam dininin üstünlüğünü yakından görmüş, ayrıca yoldaşlarına danışarak Müslüman olmaları halinde önlerine çıkacak imkanları konuşmuşlardır. Bu görüşmeler sonucunda İslamiyet ile Türklerin Tanrı inancının yakınlığı, Müslüman tacir ve mutasavvıfların bu yeni dini tanıtıcı faaliyetleri ile Oğuz Yabgusu ile girişilen mücadelenin de etkisiyle Müslüman olmaya karar verilmiştir. Bu karar verildikten sonra Buhara’nın kuzeyindeki Zandana’ya (Zandak) elçi gönderip şehrin valisinden kendilerine İslamiyet’i öğretecek din adamı istemişlerdir.

Sorularla Selçuklu Tarihi – Büyük Selçuklular

Gazneli Mahmud, Selçuklu Sultanı Arslan Yabgu’yu hileyle nasıl yakaladı? Arslan Yabgu nasıl öldü?

0

Mikail’in torunları Tuğrul ve Çağrı beyler bunları yaşarken, ailenin büyüğü Arslan Yabgu, yeğenlerinden bağımsız hareket ediyordu. Karahanlı hanedanı mensuplarının Maveraünnehr’deki iktidar mücadelelerine dahil olan Arslan Yabgu’nun gün geçtikçe askeri gücünü artırması, Gazneli Mahmud ile Karahanlı hükümdarı Yusuf Kadır Han’ın dikkatini çekti. İleride kendileri için tehlikeli bir güç olmasından endişe ettikleri Arslan Yabgu’yu etkisiz hale getirmek hususunda anlaştılar.

Taraflar arasında gerçekleşen mutabakata göre, Horasan ve Harezm Gaznelilerin kontrolünde olacak, Şark ülkeleri Karahanlılara verilecek ve Ceyhun Nehri iki devlet arasında doğal sınır kabul edilecekti. Ayrıca Buhara civarında hüküm süren Karahanlı Ali Tegin’in hakimiyetine son verilecek, gün geçtikçe tehlikeli olmaya başlayan Selçuklular da Horasan’a nakledilecekti. Gazneli Mahmud, antlaşma hükümlerine göre kendi payına düşeni yaptı. Semerkand’ta huzuruna çağırdığı Arslan Yabgu ile oğlu Kutalmış’ı hile ile yakalattı. Arslan Yabgu’ya bağlı Türkmenlerden yaklaşık 4 bin çadırlık halkı aynı yıl içerisinde Horasan’a nakletti.

1028 yılına gelindiğinde Gazneli Mahmud, yerli halkın şikayeti üzerine Arslan Yabgu’ya bağlı bu Türkmenler üzerine ordu sevk etti. Çeşitli bölgelere dağılan bu Türkmenlerin bir kısmı da bu baskından sonra Azerbaycan üzerinden Anadolu’ya geldi. Diğer taraftan babasıyla birlikte tutsak alınan Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış bir yolunu bulup kaçarken, babası da Hindistan’daki Kalincar Kalesi’nde hapsedildi ve 1032 yılında orada vefat etti.

Sorularla Selçuklu Tarihi – Büyük Selçuklular

Cengiz Han kardeşi Begter’i neden öldürdü?

0

Begter, Temuçin’den yaş olarak biraz daha büyüktü ve babası öldürüldükten sonra en büyük erkek çocuğun özel yetkilerini yavaş yavaş uygulamaya geçirmeye başlamıştı. Gizli Tarih’te sözü edilen bir olaya göre, Temuçin’in kini oldukça önemsiz gibi görünen bir olay sırasında patlak vermişti. Görünüşe göre Temuçin’in vurduğu bir kuşu Begter zorla almıştı. Begter bunu ailenin reisi olduğu iddiasını güçlendirmek için yapmış olabilirdi. Bundan kısa bir süre sonra, Temuçin ve kendisinden sonra doğan öz kardeşi Kasar, Onon Nehri’nde balık tutarken bir ara üvey kardeşleri Begter ve Belgütey ile birlikte oturdular. Temuçin küçük bir balık yakalamıştı fakat üvey kardeşleri balığı ondan zorla almışlardı. Oldukça öfkelenen ve hayal kırıklığına uğrayan Temuçin ile Kasar hemen neler olduğunu anlatmak için anneleri Höelün’ün yanına gittiler. Höelün kendi oğullarının tarafını tutmak yerine, onları yüzüstü bırakan düşmanları Tayichiudlar konusunda endişelenmelerini ve büyük kardeşleriyle kavga etmemelerini söyleyerek Begter’in tarafını tutmuştu.

Höelün’ün Begter’in tarafını tutması, Temuçin’in dayanamayacağı bir geleceğin habercisi olmuştu. Begter en büyük erkek çocuk olarak sadece kendisinden küçük olan kardeşlerine emirler vermekle kalmıyordu, kendi annesinin dışında, babasının diğer dul eşlerinden biriyle evlenmek de dahil olmak üzere çok fazla ayrıcalığa da sahipti. Kocasının erkek kardeşlerinden biriyle evlenemeyen dul Höelün için geleneklerine göre en uygun eş, kocasının başka bir kadından olan oğlu Begter olacaktı.

Temuçin ise Begter’in bu konuma gelmesini kabullenmeyecekti. Temuçin, annesiyle Begter hakkında tartıştıktan sonra, girişi örten keçeyi yana fırlatarak öfke içinde koşmaya başladı. Bu, Moğol kültüründe oldukça saldırgan bir davranış olarak kabul edilirdi. Küçük kardeşi Kasar da peşinden gitti.

İki kardeş, küçük bir tepeciğin üzerinde oturmuş, sessizce bozkırları seyreden Begter’i buldular ve çayırların arasından dikkatli bir şekilde ona yaklaştılar. Temuçin ailedeki en iyi nişancı olan Kasar’a tepeciğin önüne geçmesini, kendisinin de bu sırada tepenin arka tarafına tırmanacağını söyledi. Sanki dinlenme halindeki bir geyiğe ya da otlayan bir ceylana sinsice yaklaşırmış gibi usulca Begter’e yanaştılar. Hedefi kolayca vurabilecek bir uzaklığa geldiklerinde, ikisi de sessizce yaylarına birer ok yerleştirdi ve aniden yaylarını çekerek çayırlığın dışına doğru oklarını attılar. Begter kaçmadı ya da kendini savunmaya çalışmadı; kendisinden küçük olan kardeşlerinin önünde korktuğunu göstermeyecekti.

Temuçin ile Kasar, Begter’le aralarındaki mesafeyi koruyarak oklarını attılar, Temuçin Begter’i arkadan, Kasar ise önden vurmuştu. Toprağa doğru akan kanının kendilerine bulaşmaması için Begter’e yaklaşmadılar; geri dönüp Begter’i ölüme terkettiler.

Cengiz Han – Jack Weatherford

Stalin 30.000 Moğol’u neden idam etti?

0

Cengiz Han’ın, yüzyıllardır sadık lamalar (Tibetlilerin ve Moğolların Buda rahiplerine verdiği ad) tarafından korunan ve yüceltilen ruhu, 1937 yılında Orta Moğolistan’da, siyah Shankh Dağları’nın eteklerinde Ay Nehri’nin kıyısında bulunan Budist tapınağında kayboldu. Stalin’in taraftarları 1930’lu yıllar boyunca, kültür ve dinlerine karşı çıktıkları için otuz bin Moğol’u idam etti. Askerler, manastırları ardı ardına harabeye çevirdiler, rahipleri öldürdüler, rahibelerin ırzına geçtiler, kutsal eşyaları kırdılar, kütüphaneleri yağmaladılar, kutsal kitapları yaktılar ve tapınakları yıktılar. Söylentilere göre, Cengiz Han’ın Shankh Tapınağı’nda tutulan ruhunun simgesini birisi gizlice kurtardı, saklamak için başkent Ulanbatur’a kaçırdı ve Cengiz Han’ın ruhu buradan kayboldu.

Ülke 1962 yılında, Cengiz Han’ın sekiz yüzyılıncı doğum yıldönümünün anısına küçük pul serileri hazırladı. Hükümetin ikinci en üst düzey üyesi olan Tomor-ochir, Cengiz Han’ın doğum yerini belirtmek için Onon Nehri’nin kıyısında bir anıt inşa edilmesi yetkisi verdi ve Moğol İmparatorluğu’nun tarihindeki iyi ve kötü yönleri değerlendirmek üzere bilim adamlarının katıldığı bir konferans düzenlenmesini destekledi. Hem pul hem de bir anıt üzerinde, Cengiz Han’ın kayıp suldesinin, fetihleri yaptığı at kılından ruh sancağının ve ruhunun huzur içinde yattığı yerin görüntüsü resmedilmişti.

Yaklaşık sekiz yüzyıl sonra dahi, sulde hem Moğollar hem de Moğolların fethettiği halklar için çok derin duygusal anlamlar taşıyordu. Öyle ki, Ruslar, sulde’nin pulda resmedilmesini milliyetçi bir uyanış ve potansiyel bir saldırı olarak değerlendirdi. Sovyetler, uydu devletlerinin bağımsız bir yol seçmesi veya daha da kötüsü Moğolistan’ın, diğer komşusu ve bir zamanlar Sovyetler Birliği’nin en iyi dostuyken düşmanı haline gelen Çin’le yakınlaşması korkusuyla mantıksız bir tepki gösterdi. Moğolistan’da, komünist otoriteler pul basımını ve bilim adamlarının çalışmasını engelledi. Parti görevlileri,

”Cengiz Han’ın rolünü ülküleştirme eğiliminde” olduğu gerekçesiyle Tomor-ochir’i hainlikle suçlayarak görevden aldı, ülke içinde sürgüne gönderdiler ve daha sonra balta ile öldürdüler. Komünistler, Çinli casuslar, sabotajcılar ve baş belalıları olarak nitelendirdikleri Moğol bilim adamlarının çalışmalarına odaklandılar. Ardından gelen milliyetçilik karşıtı kampanyada oteriter arkeolog Perlee’yi hapse attılar. Perlee burada Tomor-ochir’in öğretmeni olmak ve Moğol İmparatorluğunun tarihini gizlice araştırmak suçlarından, son derece zor koşullar altında tutuldu.

Cengiz Han döneminin tarihiyle ilgisi olan tüm öğretmenler, tarihçiler, sanatçılar, şairler ve şarkıcılar tehlike altındaydı. Yetkililer bir kısmını gizlice idam etti. Diğer bilim adamları işlerini kaybetti ve aileleriyle birlikte sert Moğol ikliminde evlerinden atıldılar. Ayrıca tıbbi bakım alamadılar ve birçoğu Moğolistan’ın geniş açıklık alanlarındaki farklı yerlere sürgün edildi.

Bu tasfiyeler sırasında, Cengiz Han’ın ruh sancağı tamamen kayboldu ve büyük bir olasılıkla Moğol halkını cezalandırmak için Sovyetler tarafından tahrip edildi.

Cengiz Han – Jack Weatherford

Cengiz Han büyü yapıp, cinlerle dostluk mu yapıyordu?

0

Tüm tarihi gerçeklere rağmen Cengiz Han’ı demirci yapmak, onu biraz da Şaman yapmaktı ve bunun için çok neden vardı. 12. yüzyıl, Şamanların hırslarının arttığı ve büyük bir olasılıkla uzun zamandan beri ulaşmak için can attıkları yüce güce karşı konulmaz yükselişlerinin başladığı dönemdi. ”Büyük Şaman Papazı”, Beki adı altında Güney Sibiryalı ormancı ulusların çoğunda, daha az bir ölçüde de göçebe çobanlarda önder konumuna ulaştı. Elde ettikleri başarı ve Tayciutlar, Tümetler, Merkitler, Kırgızlar ve kısa bir süre sonra Naymanlar, Tatarlar ya da Kongiratlarda üstlendikleri sihirsel-dinsel ve politik ikili işlevleri çok açıktır. Cengiz Han’ın gerçek ya da gerçek olduğu varsayılan büyük amcası, ilk Moğol İmparatorluğu’nun son hanı Kutula’nın bir Şaman olup olmadığının belirlenmesi ortaçağ Şamanizm tarihi ve Cengiz Han soyu tarihi açısından ilginç olur. Reşidüddin’in bu konu hakkındaki açıklamalarına rağmen hala bir şüphe kalmıştır:

”Kış geceleri, tüm ağaçları ateşe atıp yanında yatma alışkanlığı vardı. Yanan tahtanın külleri üstüne düşer, derisini kızartırdı, ancak o buna dikkat etmez ve uykusundan uyanırsa, bir böcek tarafından ısırıldığını düşünürdü.”

Cengiz Han hiçbir zaman demirci olmadığı gibi, Şaman da olmamıştı -kanıt olarak Büyük Şaman rahipliğine karşı verdiği savaş ve sonunda onları köleleştirmesi yeterlidir- yine de Şaman olduğu söylenirken tereddüt edilmemişti. Bu hikayelerin sorumlusu, fatihin ölümünden yaklaşık otuz yıl sonra eserini yazan tarihçi Cüzcani’dir. Anlattıklarına göre Timuçin büyü yapıyordu ve cinlerle dosttu. Transa girer ve bu haldeyken cinler tarafından esinlenerek sözler söyler, özellikle de kendi zaferlerini öngörürdü. Bu bilginin doğruluğundan emin değiliz, ancak bozkır uygarlığı için hiç garipsenecek bir durum değildir: Bu sonraları daha Müslüman bir bağlamda Timurlenk hakkında da yayılacaktı. Hristiyanlar ve Müslümanların birbirleriyle yarışırcasına tekrarladıkları gibi, iktidardan yanaysalar fatihe melekler, aleyhindeyseler cinler yol gösterir.

Moğol İmparatorluğu – Jean Paul Roux

Yavuz Sultan Selim Kalenderi derviş kılığına girerek Şah İsmail ile santranç oynadı mı?

0

Selim daha sonra Şah İsmail’in baskıları sonucu Akkoyunlu topraklarından kaçmak zorunda kalan Sünni halkı, Trabzon bölgesine yerleştirdi. Bu iskan hareketi, bölgenin nüfus profilinde ve dini yapısında ciddi bir kırılmayı da beraberinde getirdi. Gelibolulu Mustafa Ali’nin yazdığına göre 916 yılı sonlarında (Mart 1511) 3.000 kişilik bir kuvvetle Trabzon sınırlarında tahribat yapmak üzere gönderilen Şah İsmail’in kardeşini yakalayıp Trabzon’da hapsetmişti.

Bu yıllarda gizlice İran’a gittiği, hatta Şah İsmail ile karşılıklı santranç oynadığı gibi birçok hikayenin anlatılmış olması, tarihi gerçeklerle bağdaşmazsa da, onun Safevilerin faaliyet yönünü oluşturması bakımından ilginçtir. Hikayeye göre bir Kalenderi dervişi kılığındaki Selim ile Şah İsmail, birbirlerini sıkça ziyaret eder, santranç ve harp oyunları oynarlardı. Bir santranç oyunu sırasında Selim, Şah İsmail’i yenmiş ve bu arada güya yüzüğünü bir taşın altında saklamış, nice yıl sonra Tebriz’i fethettiğinde de bu taşı bulup yüzüğü halka göstermişti.

Evliya Çelebi’nin naklettiği bu hikayeyi, ondan çok önce 1577-1578’de eserini kaleme alan Mehmed Zaim, biraz daha farklı olarak zikretmiştir. Mehmed Zaim hadiseyi pek de inandırıcı bulmayarak mealen şöyle anlatır:

”Sultan Selim Han Trabzon’da bey iken kalender şeklinde Tebriz’e varıp Şah İsmail ile santranç oynamış. Şahı dört hamlede mat edip, şah mat dediğinden ötürü İsmail elinin arkasıyla şehzadenin sinesine vurarak bre murdar ışık, hiç şah mat olur mu? Tutalım edebin yok imiş, hatıra riayet etmek sende hiç olmaz mı demiş. Ertesi günü Şah İsmail, Sultan Selim’e bin sikke altın bahşiş vermiş, şehzade dahi şahın verdiği altınları saray kapısı önünde şah ata bindiğinde konulan ayak taşı altında kisesiyle birlikte gömmüş. Bu rivayet halk arasında yaygındır ve hiçbir kitapta yer almaz. Fakat bu söze inananlar: ‘Sultan Selim, Tebriz’e girdiğinde şahın saray kapısı önüne varıp Kefe dizdarlığından yeniçeri ağalığına getirilmiş olan Kasım Ağa’ya seslenerek, ağa ağa şahın ata bindiği taşın altına elimle koyduğum bin sikke helal altınım vardır, bunu sana ihsan ettim, deyince herkes merak eder, acaba bu kelamın aslı var mıdır, diye bakışır. Kasım Ağa atından iner, taşın altını yoklayıp kesesi çürümüş çil altınları ortaya çıkarır ve hemen bir mendile koyar. Herkes padişahın kerametinden hayran olur. İşte bu hadise vaktiyle onun şah ile santranç oynayıp altınları taşın altına koymasının delilidir derler. Doğrusunu ancak Allah bilir.”

Asıl ilginç ve şüphesiz doğru olmayan başka rivayetler Evliya Çelebi’de bulunur. Evliya Çelebi, teferruatlı bir şekilde onun babasıyla mücadele ettikten sonra dönüp Trabzon’a geldiğini, fakat yerini oğluna bırakıp ”terk-i diyar” ettiğini, Acem’e gittiğini Şah İsmail ile santranç oynadığını, Horasan’a kadar uzandığını belirtir. Bir başka yerde de Şah İsmail ile santranç oynadıktan sonra Bağdat’a, oradan Mekke-Medine’ye, Mısır’a yolculuk yaptığını Sultan Gavri’nin haline vakıf olduğunu bile yazar. Bu gibi rivayetler 1. Selim’in yaklaşık 150 yıl sonra bile hala halkın zihninden -iyi veya kötü- silinmediğinin bir göstergesi olarak mütalaa edilebilir.

Evliya Çelebi Seyahatnamesi

İbn Kemal’in naklettiği bir rivayete göre, Fatih, sünnet törenlerinden bir gün sonra içlerinde Selim’in de bulunduğu torunlarını huzuruna çağırtmış ve onlara ”atanızı mı çok seversiniz yoksa

0

Kaynağın ifadesine göre Selim, diğer kardeşleri Şehinşah, Ahmed, Korkud, Mahmud, Alemşah ve amcası Cem’in oğlu Oğuz Han ile birlikte İstanbul’da dedelerinin huzuruna çıkarılmış, çocuk yaştaki bu şehzadelerin hepsi sünnet edilmiştir.

İbn Kemal’in naklettiği bir rivayete göre, Fatih, sünnet törenlerinden bir gün sonra içlerinde Selim’in de bulunduğu torunlarını huzuruna çağırtmış ve onlara ”atanızı mı çok seversiniz yoksa beni mi?” diye sormuş.

Ahmed’in dışındaki çocukların hepsi bir ağızdan onu daha çok sevdiklerini belirtecek şekilde: ”Sultanımı artuk severiz,” diye cevaplamış. Şehzade Ahmed ise babasını sevdiğini söyleyince, Fatih bundan pek hoşlanmamış, ona kırılmış. Bu olay Şehzade Selim’in diğer kardeşleriyle birlikte sık sık dedesini gördüğünü ve onunla konuştuğunu gösterir

Hatta başka bir rivayete göre, çok sonraları padişahlığı sırasında kendisine Fatih Sultan Mehmed’in bir resmi gösterildiğinde, çocukluğunda onun dizlerinde büyüdüğünü, yüzünün şeklinin hayalinden silinmediğini belirtmiş, nakkaşın resmi dedesine tam olarak benzetemediğini söylemişti:

”Merhum Sultan Mehmed hazretlerini tasvir etmek istemiş, amma benzetememiş. Merhum bizi hal-i tufiliyetimizde (çocukluğumuzda) mübarek dizleri üstüne almışlardır. Suret-i şerifleri hayalimdedir. Doğan burunlu idiler, bu nakkaş tamamca benzetememiş.”

İbn Kemal, Tevarih-i Al-i Osman

 

Eşşeği ile birlikta kazığa oturtulan Moğol hükümdarı Ambakay

0

Moğollar, büyük olasılıkla göçebe imparatorlukların kalbinde yaşanmış zafer dolu öykülerinden etkilenerek kendi varlıklarını ortaya koyma özlemini duyuyor, yani birleşmek istiyordu. Bunun için büyük bir olasılıkla tüm 11. yüzyıl ve kesin olarak 12. yüzyılın başından itibaren iyi kötü çaba harcamışlardı. Bu noktada daha ileri tarihli Cengiz Han dönemi olayları tarafından etkilendiğini sandığımız geleneklere göre, 11. yüzyılın sonlarında halkının toptan öldürülmesinden sonra Kaydu adında bir Moğol beyi, Celayirler gibi diğerlerinden uzakta yaşayan boylar da dahil olmak üzere, Moğolca konuşan boyların çoğunu yetkesi altında toplamayı başarmıştı.

Bununla birlikte Kaydu, efsanenin belirsizlikleri arasından zar zor ortaya çıkmaktadır, ancak torunu Kabul’un 1135-1139 yılları arasında gerçekten bir hükümdar olarak kabul edildiği, baskı ve şiddet dolu bir yetkeye sahip olduğunu sanıyoruz. Kabul Han gerçekten de parlak bir hükümdar olarak ortaya çıktı ve ”ilk Moğol İmparatorluğu” denen imparatorluk onunla birlikte doruğa ulaştı, ancak bu mütevazı bir doruktu. Kaydu belki zafer sarhoşluğundan ya da Çinlilerin güvensizlikleriyle karşı karşıya kaldığından, onlarla kozunu paylaşmakta gecikmedi. Çinliler ona karşı biri 1139’da sonuç vermeyen, diğeri 1147’de kibirli Moğolları yola getiren iki sefer düzenledi.Kabul öldüğünde, ardında kendilerine ”güçlü, coşkun ve yollarındaki her şeyi ele geçirdikleri için” Kiyat, yani ”sel” adını alan -ya da başkaları tarafından kendilerine bu ad takılan- altı oğul bıraktı. Bu ad onlar ve soylarından gelen kişiler için etki alanı belirsiz ancak görkemli bir tür boy adı ya da unvan olmuştu. Yine de hükümdarın hiçbir oğlu onun yerine geçmedi

Taç, taç giymeyi bilmeyen bir dünya için bu deyimi kullanabilirsek eğer, ölen hükümdarın bir kuzenine, ormancı Tayciut boyunun beyi Ambakay’a kaldı. Doğal olarak yeni hükümdar Çinlilerin entrikaları yüzünden Tatarlara karşı, Moğolların asla unutmayacakları, hele sonucunu hiç unutmayacakları bir savaşa sürüklendi. İhanete uğrayan Ambakay, kendisini Kinlerin sarayına (”Pekin’e”) yollayan düşmanlarına teslim edildi ve burada bir eşek üzerinde kazığa oturtularak öldürüldü. Bu hakaret barbarları etkilemeyi amaçlıyordu. Ancak sonucu onları kızgınlıktan çıldırtmak oldu. Kabul’un oğullarından Kutula’yı han ilan ettiler.

Kutula, her gün bütün bir kuzuyu yiyebilen ve sarhoş olmadan tulumlar dolusu ulusal içki kımız, (yani mayalanmış kısrak sütü) içebilen dev gibi bir adam, bir tür canavardı.

Moğol İmparatorluğu Tarihi

x