Ana Sayfa Blog

4.Murad’ın Yeniçeri’yi Ortadan İkiye Bölüşü

0

IV.Murad kendini yeterince güçlü ve idareyi ele alacak kabiliyet ve tecrübede hissedince Yeniçeriler’i merasim için Sultan Ahmet Meydanı’nda topladığı, beklemekten sıkılan canı sıkılan bir yeniçeri subayının disiplinsiz bir şekilde padişah geçerken yaşı ile alaya varan sözler sarfetmesi üzerine kılıcı ile tek hamlede hem yeniçeriyi hem de atını ikiye bölmüştür.

Yeniçeri Ocağı’nda düzenlemeye gitmiş ve ocak içindeki kimi subayları halletmiş,  kimine de boyun eğdirmiştir.

Bir gün Sultan dördüncü Murat’a gelip subaşılar dan birinin halktan rüşvet aldığını bildirdiler. Müfettişi görevlendirdikten sonra rüşvet aldığı iddia edilen Subaşı’nı huzuruna çağırdı. Ona bir kese altın uzattı.

0

Bir gün Sultan dördüncü Murat’a gelip subaşılar dan birinin halktan rüşvet aldığını bildirdiler.

Padişah hemen bir müfettiş görevlendirdi ve şikayeti araştırmasını emretti. Müfettiş tam bir ay adamı takip ettiği halde suçüstü yakalamayadı, gelip durumu padişaha arz etti padişahım zannedersem halk yanılıyor şikayet edilen Subaşı’nın rüşvet aldığına dair bir işarete rastlamadım.

Padişah Kaşlarını  çattı benim halkım yanılmaz dedi ama sende feraset yoktur.

Feraset ne ola ki padişahım dedi. Şöyle cevap verdi.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki, müminin ferasetinden sakının çünkü o Allah’ın nuru ile bakar feraset üstün zeka bütün kabiliyet bir anlayıştır. Hadi git.

Müfettişi görevlendirdikten sonra rüşvet aldığı iddia edilen Subaşı’nı huzuruna çağırdı. Ona bir kese altın uzattı.

Bunu al sabah namazında Ayasofya Camine  git Top kandilinin altında seni bekleyen fakire ver, Adam keseyi aldı kuşağının arasına koydu ve izin isteyip padişahın huzurundan ayrıldı ve sabah namazında Ayasofya Cami’ne gitti..

Padişahın söylediği yerde kendisini bekleyen dilenci kılıklı adama uzattı adam keseyi aldı.

Allah padişahımıza ve devletimize zeval vermesin diye dua ederek koynuna attı. Subaşı gittikten sonra keseyi koynundan çıkarıp saydı yalnızca beş altın vardı.

Ertesi gün öğle üzeri halk rüşvetçi subaşının padişah tarafından yakalanıp halk meydanında kellesi  gövdesinden  ayrılmış şekilde 1 gün boyunca bekletildi. Müfettiş işi merak etti kendisi 1 ay peşinde dolaştığı halde bu adamı yakalayamamıştı da padişah bunu bir gün içinde bunu nasıl başarmıştı.

Huzuruna çıkıp sorunca padişah feraset dediğin işte budur dedi adama verdiğim kesede elli altın vardı ama camide bekleyen fakire sadece beş altın verdi. Demek kırk beş altını kendi cebine attı. Böylece haram yediği anlaşıldı.

4.Murat güldü. Camideki bendim. Bir suçluyu yakalamak için yapayacağım şey yoktur. Çünkü ben Allah’tan korkarım.

Müfettiş padişahın ellerini minnet ile öptükten sonra:

Ferasetin ne demek olduğunu anladım diye mırıldandı.

1.Mustafa akli melekelerini yitirmiş miydi?

0

15. Osmanlı  padişahı ve 94.İslam Halifesi 1. Mustafa’nın ilk saltanatı 96 gün, ikinci saltanatı ise 1yıl 3 ay 22 gün sürdü.

Sultan 3.Mehmet’in oğlu olan Mustafa, kardeşi 1. Ahmet henüz on dört yaşındayken tahta geçince, hanedan mensupları içinde geriye kalan tek erkek evlat olduğu gerekçesiyle öldürülmedi. Şehzadelik döneminde sürekli öldürülme korkusu yaşadığı için zamanla akli dengesini yitirdiği düşünülmektedir.

Ayrıca 1. Mustafa, Osmanlı tarihinde ilk defa padişahlığın babadan oğla geçmesi kuralını bozarak, kardeşinin ardından tahta çıkmış olan padişah olma özelliği taşır.

1.Mustafa balıklara altın atıyor, karşısına çıkanlara para dağıtıyordu.

Venedik’den herkesin cihanı titreten padişahı görmek isteyip de göremediği bir devirdir. Elçi koca sultanla görüşüp ülkesine geri döner. Ülkedeki üst düzey yöneticiler başta olmak üzere herkes bu  heybetli sultanın nasıl birisi olduğunu öğrenmek istemektedir. Elçiye cihan sultanı Yavuz’un nasıl birisi olduğunu sorarlar.

0

Venedik’den herkesin cihanı titreten padişahı görmek isteyip de göremediği bir devirdir. Elçi koca sultanla görüşüp ülkesine geri döner. Ülkedeki üst düzey yöneticiler başta olmak üzere herkes bu  heybetli sultanın nasıl birisi olduğunu öğrenmek istemektedir. Elçiye cihan sultanı Yavuz’un nasıl birisi olduğunu sorarlar.

Göremedim, der elçi. Merak ederler:

Huzuruna girdiğin, yanına vardığın halde nasıl göremedin?

Bunun üzerine elçi şu müthiş itirafta bulunmak zorunda kalır.

Kılıcı öyle parlıyordu ki, yüzüne bakamadım.

Kısa sürede Venedik elçisinin bu sözleri Osmanlı Sultanı’nın da kulağına gelir ve haşmetli Sultan şunları söyler:

Paşalarım, der. Osmanlı Devleti’nin kılıcı parladığı müddetçe zalimlerin boynu daima eğik gezecektir. Ama Allah korusun, ne zaman ki kınına girer de paslanmaya başlarsa, işte o zaman kafalar yavaş yavaş dikilir ve bir gün bize yukarıdan bakmaya başlarlar.

Yavuz Sultan Selim, devlet işlerinde hata edenleri hiç affetmezdi ve bu sebeple de bir çok vezirinin boynunu vurdurmuştu. Kendisinin şiddet ve gazabından korkan, her an ölüm tehlikesi geçiren Piri Paşa bir gün:

0

Yavuz, devlet işlerinde hata edenleri hiç affetmezdi ve bu sebeple de bir çok vezirinin boynunu vurdurmuştu.

”Dilerim Allah’dan Yavuz’a  vezir olasın” sözü de bu devirde beddua idi. Buna rağmen kadirşinas bir kişiydi. Fikrini açık söyleyenlerin görüşü, kendi görüşüne aykırı olsa da, kızıp söylenerek dinler ve hak sözü kabul ederdi.

Kendisinin şiddet ve gazabından korkan, her an ölüm tehlikesi geçiren Piri Paşa bir gün:

Padişahım, eninde sonunda beni bir bahane ile  idam ettireceksin . Hemen, bir gün evvel halas etsen daha iyi olmaz mı? Sözleriyle korkusunu belirtince, bu sözlere bir hayli gülen Yavuz:

Benim dahi muradım odur, lakin senin yerini tutacak bir adam bulamadım. Yoksa seni muradına kavuşturmak gayet kolaydır, cevabını verdi.

Ankara Savaşı’ndan dönen Timur  Anadolu halkının yer yer isyan etmek üzere olduğunu görmüş. Her köye beslemeleri için savaşta yararlandığı fillerden birer tane verilmesini istemiş. Aylar sonra elçi gönderip fillerin durumu köylülerin tepkisini öğrenmek istemiş.

0

Ankara Savaşı’ndan dönen Timur  Anadolu halkının yer yer isyan etmek üzere olduğunu görmüş. Her köye beslemeleri için savaşta yararlandığı fillerden birer tane verilmesini istemiş. Aylar sonra elçi gönderip fillerin durumu köylülerin tepkisini öğrenmek istemiş.

Elçi dönüşünde köylülerin çok kızgın olduğunu filleri beslemekte zorlandıkları  söylemiş. Timur ”kızgın halktan zarar gelir ordudaki tüm filleri her haneye dağıtın” emrini vermiş. Aradan bir süre geçtikten sonra tekrar elçi gönderip Anadolu halkının tepkisini öğrenmek istemiş. Elçi ben hayretler içinde kaldım hünkarım demiş, Timur eğlenen oynayan düşünmeyen halktan zarar gelmez tez varan filleri toplayın demiş.

Cengiz Han Ve Yaşlı Adam – Herkes kendi mezarını kazarken yaşlı bir adam Cengiz Han’ın huzuruna çıkmak istediğini söyler ve

0

Moğol imparatoru olan Cengiz Han Anadolu’ya yaptığı seferlerden birinde Irak yakınlarında bir kaleyi kuşatır. Yapılan görüşmeler sonunda kalenin teslim edilmesini isteyen Cengiz Han aksinde kaledeki herkesin öldürüleceğine söyler. Hiç direnmeden teslim olan kalede Cengiz Han bütün eli silah tutan erkeklerin genç-yaşlı demeden mezarlarını kazmalarını  emreder.

Herkes kendi mezarını kazarken yaşlı bir adam Cengiz Han’ın huzuruna çıkmak istediğini söyler ve huzura kabul edilir. Yaşlı adam Cengiz Han’ın eteğini öperek eğilir ve yaşlı adam imparatorun  da izniyle ağlayarak  konuşmaya başlar.

”Hünkarım, şurada mezarını kazan genç benim oğlumdur ve daha yirmi yaşındadır.”  Tekrar hükümdarın ayaklarına kapanarak ”Sizden onu affetmenizi istiyorum” der. Bunun üzerine Cengiz Han ayağa kalkarak yaşlı adama:

”AFFETMEM! İHTİYAR AFFETMEM! OĞLUN MEZARININ BAŞINDAYKEN AĞLIYORSUN AMA VATANIN UÇURUMUN KENARINDAYKEN SADECE SEYRETTİN.” DER.

Yıldırım Bayezid Ve Timur’un Mektuplaşmaları

0

Timur: Rum diyarında melik olan Yıldırım Bayezid. Bil ki, biz kudret ve iktidarımızla insanlık aleminin en büyük kısmını tab’amız haline getirmiş bir hükümdarız. Bu görülmemiş işi, tek başımıza yaptık, senin gibi babamızdan ülkeler miras almış değiliz. Aklını başına topla ve Kara Yusuf’la Ahmet Celayir’i topraklarından kov. Emirlerime karşı gelen hükümdarların akıbetini duymuş olsan gerektir. Sizde o hükümdarların arasına girmekten sakının.

Bayezid: Ey ihtiyar köpek, tekfurdan daha şiddetli kafirsin. Mektubunda bizi korkutmak ve hile ile kandırmak istemişsin. Şöyle mi zannedersin ki ben Acem padişahları gibi olam, veya askerüm deşt-i Kıpcak-i Tatari gibi avare ola. Bizim askerlerimiz, Irak ve Horasan askerleri gibi hamiyetsiz ve perişan olmayacak kadar onurlu askerlerdir. Yine sen, bizim askerleri  Şam ve Halep askerlerine de benzetmeyesin.

Timur: Sen kendini Allah yolunda cihat eden, bizi ise haksız yere kan döken bir kafir ve beni yeni yetme bir savaşçı saymıssın. Bil ki ben kırk yıla yakın yakın bir süredir nefsimi cihada adamışım… Siz niçin bize hizmet etmekten kaçıyor, sevgi göstermiyorsunuz? Hem yaşça da senden büyük durumdayım… Mektubundaki gibi tehdit ve gurura kapılma, akıl yolundan uzak sözlere cesaret etme… Bizimle anlaşma yoluna döner, özür dileyen bir ifade ile cevap verirsen, aramızda dostluk ve sevgi olur. Böylece Frenk kafirine fırsat vermemiş olursun, biz de, Sivas’tan çekilerek geri döneriz. Bizim niyetimiz ve meylimiz sizi zayıf düşürerek meşgul etmek, böylece kefere dinine yardım etmek değildir.

Bayezid:  Zamanın cihan sultanı  olan Timur-i Köregen.. İyi bil ki,  atam Ertuğrul Han üç yüz kadar gazisiyle beraber, Hülagü Tatar’ından on bin Tatar’a vurup, Alaeddin Keykubat’a galip gelenleri mağlup etmiştir. Bundan sonra devlet idare etme şerefine  nail olmuş, hil’at kendisine verilerek Allah’ın lutfu ile Ali Selçuk’un yerine geçmiş, fakat idareyi elde etmesi isyan başkaldırma ile olmamıştır… Siz Sivas’ı harap idüp, ehl-i İslam’ın ırzını payimal etdükten sonra ne denile bilir ki! Siz, ilk suçlamayı kendinizden gidermeye uğraşıyosunuz. Arapça ve Farsça mektuplarınızdaki serlik, kabalık, kibir ve gururdan başka bir nesne yoktu. Al-i Osman, hile ile ülkeleri kendisine mülk edinmemiştir. Mektublarımız akıllı devlet erkanımızla yapılan istişareler sonrası yazılmıştır.

Kanuni Sultan Süleyman, Piri Reis’i neden idam ettirdi?

0

Piri Reis, Kanuni devrinde Portekiz ile sürekli savaş halindeydi. 80 yaşındayken Aden şehrindeki Arap isyanını bastırmakla başarılı olduğu için kendisine yeni bir görev verildi.

Süveyş’ten donanma ile Basra’ya  gidip, buradaki 15.000 askeri ve diğer gemileri de yanına alarak Hürmüz Adasını’nı ele geçirmesi istendi. Bu adaya mümkün olduğunca Portekizlilere bulaşmadan ulaşması isteniyordu. Hint Okyanus’na otuz civarı gemi ile açılan Piri Reis, kendisinden iki kat sayıca fazla Portekiz gemisini burada yenmeyi başardı. Savaştan kurtulup kaçan kimi Portekizliler Hürmüz adasındaki kaleye sığındı. Kalenin etrafı sarıldı fakat buradaki Portekiz garnizonu hazırlıklı olduğu için işgal edilemedi. Kuşatma kaldırıldı.  Bazı tarihçiler bu kuşatmanın kaldırılma nedenin  Piri Reis’in Portekizlilerden  rüşvet alması olduğunu iddia ederler. Bölge halkının Portekizlilere yardımı üzerine kızan Piri Reis, burayı yağmaladı.

Bu yağma onu idam sürecine götüren olayı başlattı. Basra valisi Ramazanoğlu Kubad Paşa’dan yardım istedi. Fakat vali onu bu yağmadan dolayı tutuklamak ve mallarına el koymak istedi. Portekiz donanmasının geniş bir kuvvetle Basra körfezini kapatmak üzere yola çıktığını haber aldı. Piri Reis’in donanması bakım ve onarım yaptırıyordu. Portekizlilerin ablukasına maruz kalmamak için askerlerini bırakarak 3 gemi ganimet ile Süveyş’teki donanma merkez tersanesine geri döndü. Basra valisinin şikayeti Mısır valisine ulaştı. Piri Reis tutuklandı. Mısır valisinden divana iletilen konuda Piri Reis kuşatmayı kaldırmak ve donanmayı bırakmak suçlarından yargılandı. Kendisi bakımsız donanma ile denize açılmasının sakıncalarını dile getirdiyse de suçlu bulunmasına engel olamadı.

Kanuni  Sultan Süleyman’ın fermanı üzerine 1553’te Kahire’de boynu vurularak  idam edildi. İdam edildiğinde 80 yaşının üzerinde  olan Piri Reis’in terekesine devletçe el konuldu.

Yavuz Sultan Selim Muzaffer bir komutan edasıyla Halep’e iniyor. Halep Ulucamii’nde cuma namazı kılınacak.  Cuma namazında

0

Düşünün Yavuz o gün ordularıyla bugünkü Türkiye’mizin Kilis  sınırında Til-Habeş bölgesinde Mercidabık Savaşi’nı kazanmış ve koca Memlük Devleti’ni yenmiş. Muzaffer bir komutan edasıyla Halep’e iniyor. Halep Ulucamii’nde cuma namazı kılınacak.  Cuma namazında hutbeye çıkan imam artık oralar  Osmanlı toprağı olduğu için Hutbede Yavuz’un adını okuyacak. ”Hakimü’l-Haremeyni’ş-Şerifeyn” diye okuyor. Yani  Mekke ve Medine’nin hakimi diye…  Yavuz hemen oturduğu yerden ayağa kalkıyor,  ”Hayır, hakim değil, biz ancak o kutsal beldelerin hadimi olabiliriz,” diyor ve ondan sonra Osmanlı’nın yıkılışına kadar Osmanlı padişah unvanlarında ve tören hitaplarında ”Hadimü’l- Haremeyni’ş-Şerifeyn” ifadesi kullanılıyor.

Masonlar Osmanlı’yı nasıl parçaladı?

0

Masonluğun temelinde Anderson Yasaları ya  da Anderson Nizamnamesi denilen ve 1723 yılında  yayımlanan  prensipler vardı. Bunlara göre,  mason, devletine bağlıdır  ve ”bir mason,  nerede oturur ve ne işte çalışır olursa  olsun,  devlet otoritesi için barışçıl bir unsurdur  ve hiçbir zaman ulusun  barış refahına karşı entrikalar ve suikastlar içinde bulunmayacağı gibi,  görevli olmadıkça  devlet  iradesine müdahaleden kaçınır.”

Yani Anderson  Yasalaları masonun devlete karşı entrika ya da başkaldırıda bulunmasını reddeder. Ancak daha sonra  bu maddeye  bir  cümle eklenir ve  siyasal  erke karşı tavır almanın locadan ilişik kesilme nedeni olmayacağı belirtilir.  İşte bu cümle ile masonlar kendilerini siyasal otoriteye karşı eyleme geçmekte serbest görülmüşlerdir.

Bunun en önemli örneği Filiki Etairia Locası’dır.  1814 yılında  Yunanistan topraklarında kurulan bu loca,   aynı zamanda Yunanistan bağımsızlığı için mücadelenin de merkezi olmuştur;  başka bir deyişle Osmanlı egemenliğine başkaldırı bu locada planlanmıştır.

Masonluğun Osmanlı aleyhindeki  hareketlerin merkezi olduğu konusundaki  tartışmalara iki yönden  bakabiliriz: Birincisi sözünü ettiğimiz dönemlerde,  Osmanlı içindeki Müslüman olmayan  unsurların  serbestçe  toplandıkları,   kendilerini ifade ettikleri  ve sosyal ilişkiler kurdukları  en önemli yerler mason locaları  olmuştur.  Burada  hem toplantılarda  hem de konferanslarda  Avrupada’ki  gelişmeler,   milliyetçilik fikirleri ve Osmanlı  tartışılıyor,   hem  de  örgütlenmenlerin  önü açılıyordu.  İkinci    önemli  noktada  az önce belirttiğim gibi,  locaları kurduran devletlerin localar  üzerine  fikri etkisi  oluyor ve bazen buradakileri  Osmanlı Devleti aleyhinde yönlendirebiliyorlardı.

Yolculuk sırasında, İbni Kemal adıyla tanınan Anadolu Kazaskeri ve ünlü bilgin Kemal Paşazade’nin atının ayağından sıçrayan çamurlar Yavuz Sultan Selim’in kaftanını kirletti. Kemal Paşazade mahcup oldu, korktu ve

0

1517 yılında kazanılan Ridaniye Zaferi’nden sonra kutsal topraklarda huzuru sağlayan Yavuz Sultan Selim ordusuyla birlikte İstanbul’a dönüyordu.

Yolculuk sırasında, İbni Kemal adıyla tanınan Anadolu Kazaskeri ve ünlü bilgin Kemal Paşazade’nin atının ayağından sıçrayan çamurlar Padişah’ın kaftanını kirletti.

Kemal Paşazade mahcup oldu, korktu ve ne diyeceğine şaşırdı.

Onun bu halini gören padişah tebessümlü  bakışlarla süzdükten sonra şöyle teselli etti:

”Senin gibi bir bilginin atının ayağından sıçrayan çamur benim için bir şereftir. Vasiyetimdir ki, öldüğüm zaman bu kaftan bu haliyle sandukamın üzerine konsun!”

Padişahın sırtından çıkardığı kaftanın çamurları temizlenmedi, öylece saklandı ve vasiyetine uygun olarak ölümünden sonra sandukasının üzerine örtüldü.

Yavuz Sultan Selim’in bir ara atından indiği ve saygılı bir halde yaya yürüdüğü görüldü. Herkes şaşırmıştı ama kimse sebebini sormuyordu. Padişahın hiç yanından ayırmadığı Hasan Can durumu öğrenmekte gecikmedi. Padişah ona şunları söylemişti:

0

Mısır Seferi’ne gidilirken ordunun  korkunç Sina Çölü’nden geçmesi gerekiyordu. Kum fırtınalarının etrafı kasıp kavurduğu, gündüzleri dayanılmaz sıcaklara sahne olurken geceleri dondurucu soğukları davet eden bu çölü dünyada hiçbir ordu geçememişti.

Yavuz Sultan Selim ordusuna moral verici sözler söyledikten sonra atını çöle sürdü.

Herkes yanındaki suyu idareli kullanıyor, namazlar teyemmüm yapılarak kılınıyordu. Yolculuk böyle sürüp giderken Yavuz Sultan Selim’in bir ara atından indiği ve saygılı bir halde yaya yürüdüğü görüldü. Herkes şaşırmıştı ama kimse sebebini sormuyordu. Padişahın hiç yanından ayırmadığı Hasan Can durumu öğrenmekte gecikmedi. Padişah ona şunları söylemişti:

”İKİ CİHAN SULTANI PEYGAMBER EFENDİMİZ ÖNÜMÜZDE YAYA OLARAK YÜRÜRLERKEN BİZ NASIL AT ÜSTÜNDE OLABİLİRİZ HASAN CAN?”

IV.Murat, keyif  veren her şeyi, tütünü ve afyonu yutmayı yasaklamıştı. Bu konuda kimseye müsamaha edilmiyordu. IV.Murat çok sevdiği Hekimbaşı Emir Çelebi’nin afyon taşıdığını ve yuttuğunu saray casuslarından haber alır. Bu habere inanmaz ama tedbiri de elden bırakmaz. Padişah, Emir Çelebi’yi satranç oynamaya davet eder. Oyunun tam ortasında:

0

IV.Murat, keyif  veren her şeyi, tütünü ve afyonu yutmayı yasaklamıştı. Bu konuda kimseye müsamaha edilmiyordu. IV.Murat çok sevdiği Hekimbaşı Emir Çelebi’nin afyon taşıdığını ve yuttuğunu saray casuslarından haber alır.

Bu habere inanmaz ama tedbiri de elden bırakmaz. Padişah, Emir Çelebi’yi satranç oynamaya davet eder. Oyunun tam ortasında:

”Çelebi, kuşağı çöz, içinde ne varsa boşalt,” der.

Çelebi başına gelecekleri anlar. Kuşağında ne var ne yok hepsini ortaya döker. Padişah, mercimek büyüklüğündeki afyon haplarını görünce: ”Çelebi bunlar ne?”

”Etkisiz afyon hapları!”

”Bunlarla ne yapıyorsun?”

”Bunları hastalara veriyorum.”

”Peki, hastalara zararı dokunuyor mu?”

”Hayır padişahım.”

”Madem öyle, bunları birer birer yutmaya başla bakalım.”

Çelebi çaresiz, hiçbir şey  söylemeden afyon haplarını birer birer yutmaya başlar. Üzerine de bir bardak şerbet içer, sonra da ruhunu teslim eder.

Türk ordusu Yavuz Sultan Selim’in başkanlığında İran sınırlarını geçince, ufak çapta da olsa çatışmalar başlamıştı. Ancak Şah İsmail’in kendisi henüz ortada yoktu. Yavuz, Şah’ı savaş alanına çekmek için, aşağıdaki mektubu kendisine gönderdi.

0

Türk ordusu Yavuz Sultan Selim’in başkanlığında İran sınırlarını geçince, ufak çapta da olsa çatışmalar başlamıştı.

Ancak Şah İsmail’in kendisi henüz ortada yoktu.

Yavuz, Şah’ı savaş alanına çekmek için, aşağıdaki mektubu kendisine gönderdi.

”Sen, benim sınırım ve yurdum üzerinde görünmekle bana meydan okudun.

İşte ben geldim ve haftalarca yürümekte olduğum halde, ne senden ve ne de askerlerinden bir eser yok.

Ölü müsün yoksa sağ mısın bilemem.

Sen hileden başka bir şey bilmez misin?

Eğer korkuyorsan bir doktor bul, seni tedavi etsin.

Fakat seni korkutmamak için, en iyi askerimden kırk binini Kayseri civarında bıraktım.

Zannederim ki düşman hakkında bundan daha iyi lutufkarlık gösterilemez.

Lakin kendini gizlemekte devam edecek olursan erkek sayılmazsın. Nasihatimi dinle, miğfer yerine kadın örtüsü kullan ve hüküm sürmek istediğinden de vazgeç.”

Yavuz Sultan Selim, bundan sonra Şah İsmail’e mektupla beraber bir kadın donu ile çarşaf gönderdi.

Mercidabık Savaşı öncesi Yavuz Sultan Selim’in ordusunun  önünde askerleriyle beraber göğüs göğse çarpışmak için atını ileri doğru mahmuzlanması üzerine, sadrazam Sinan Paşa padişahın ellerine sarılıp:

0

Mercidabık Savaşı öncesi Yavuz Sultan Selim’in ordusunun  önünde askerleriyle beraber göğüs göğse çarpışmak için atını ileri doğru mahmuzlanması üzerine, sadrazam Sinan Paşa padişahın ellerine sarılıp:

”Şevketlü hünkarım, olmaya ki heycana gelir, kendinizi ateşe atasınız, yüreğimiz yaralanır” diye gitmemesi için yalvarmıştır. Alem-i İslam’ın birliğini sağlama adına hayatı at sırtında geçmiş olan büyük dava adamı bunun üzerine:

”Biz cennet mekan Fatih Sultan Mehmet Han’ın torunuyuz, çadır içinden savaş idare etmeyiz.” diye haykırmıştır.

Yavuz Sultan Selim Bu mesele, yani Hiristiyanların da kılıçtan geçirilmesi hakkında, Şeyhülislam Zembilli Ali Efendi’den fetva istedi.

0

Bilindiği gibi Yavuz Sultan Selim, şiddetiyle ve hiddetiyle meşhur bir Osmanlı padişahıdır.

Yavuz zamanında, İran’la  imparatorluğun arası son derece açılmıştı.

Bu mesele, yani Hiristiyanların da kılıçtan geçirilmesi hakkında, Şeyhülislam Zembilli Ali Efendi’den fetva istedi.

Şeyhülislam ise, gizlice patriğe haber gönderip meseleyi bildirdi ve padişahın huzuruna bir heyet göndermelerini tavsiye etti.

Rum patriğinin padişahın huzuruna çıkmasını ise  Sadrazam Piri Paşa ile görüşen Şeyhülislam Zembilli Ali Efendi  temin etmişti.

Rum patriği padişahın huzuruna çıkmak üzere Edirne’ye geldiği zaman, Piri Mehmet Paşa sözünde durdu ve heyet huzura kabul edildi.

Yavuz, ”İstediğiniz nedir?” diye sorduğunda, onlar Şeyhülislam’ın verdiği talimat üzere şunları söylediler:

”Sultanım, dedeniz  Fatih, İstanbul’u aldığı zaman hiçbir şekilde İslam dinine girilmesi için kimseyi zorlamadı.

Hatta Hiristiyan din adamları Fatih’den büyük yakınlık gördüler ve kiliselerinde ibadetlerine devam ettiler.

Eğer yanmamış olsaydı, size Fatih’in fermanını bile ibraz edebilirdik. Hem Kur’an-ı Kerim’de  de: ‘Dinde cebr yok’ buyurularak bir serbesti ve hürriyet tanımıştır,”  dediler.

Rum heyetinin bu sözleri, huzurda bulunan bazlı yaşlı yeniçerilerin tasvibiyle Yavuz  ”Kılıçtan Geçirme” kararından vazgeçiyor ve  bütün kiliseleri camiye çevirmekle yetiniyor.

Hiristiyanlara ise dilerlerse ahşap olmak şartıyla kilise yapmalarına müsade ediyor.

Bu meselede görüldüğü gibi, Zembilli Ali Efendi, İslami hükümlerin tatbikinde hiçbir zaman hissi hareket etmemiş ve daima İslami çerçeve içinde kalmayı tercih etmiştir.

İran Şahı, Sarı Selim’in padişahlığını tebrik etmek üzere Edirne’ye Şah Kulu adında bir elçi gönderir. Şah Kulu, Osmanlı askerindeki bu gösterişini çekememiş ve alaylı bir şekilde:

0

Kanuni’den sonra yerine geçen II.Selim (Sarı Selim) ilk defa, ordunun başında sefere gitme adetini bozmuş ve eğlenceye başlamıştı. Böylece her alandaki bozulmanın temelini de atmış oluyordu.

Çünkü mükemmel olan ilk on Osmanlı padişahından sonra, Sarı Selim’in çapı çok düşüktü.

İran Şahı, Sarı Selim’in padişahlığını tebrik etmek üzere Edirne’ye Şah Kulu adında bir elçi gönderir.

Padişahın emriyle Şemsi Paşa da tertipli ve güzel giyinmiş küçük bir ordu ile hediye kervanını uzak mesafeden karşılanmaya çıkmıştı.

Şah Kulu, Osmanlı askerindeki bu gösterişini çekememiş ve alaylı bir şekilde:

”Uzaktan askerinizi gelin alayına benzettim.” deyince, Şemsi Paşa derhal elçinin ağzının payını şu sözleriyle vermiştir.

”Evet haklısınız. Çaldıran’da da gelin almaya gelen bu askerdi.”

Bilindiği üzere 1514 Çaldıran Savaşı’nda Şah İsmail’in tacı, tahtı hazinesiyle birlikte hanımı da ele geçirilmiş ve İstanbul’a getirilerek Taczade Cafer Çelebi’yle  evlendirilmişti.

Cengiz Han, Şaman Kökçü’yü neden öldürdü? Şaman Kökçü kendisini dokunulmaz zannederek küstahça davranışlar sergilemişti. Devleti bazen Cengiz Han’ın bazen de kardeşi Kasar’ın

0

Cengiz Han’ın hakimiyetine dini temeller atmasına yardımcı olan Şaman Kökçü ile erken dönemde girişilen mücadele şöyle idi: Şaman Kökçü kendisini dokunulmaz zannederek küstahça davranışlar sergilemişti. Devleti bazen Cengiz Han’ın bazen de kardeşi Kasar’ın yöneteceği gibi saçma bir kehanette bulunarak, Cengiz Han ile Kasar’ın arasını açmıştı. Bunun üzerine Cengiz Han kardeşini zapturapt altına almak için harekete geçti. Anneleri Höelün bu durumu düzelterek Kasar’ı kurtardı. Bir başka olay ise bazı halkların Şaman Kökçü’nün etrafında toplanmaya başlamasıydı. Şaman bir keresinde de Cengiz Han’ın en genç kardeşi Otçigin’i önünde diz çöktürerek küçük düşürmüştü. Cengiz Han’ın eşi Börte şunları söyleyerek eşini uyarmıştı:

”Kardeşlerine böyle hakaret edilmesine izin verirsen, ölümünden sonra halk çocuklarına karşı isyan edecektir”.

Bunun üzerine Cengiz Han şamanın öldürülmesini istedi. Bu dini otorite ile imparatorluk arasında önemli hadiselerden biri idi. Şamanın vücudu güya göğe doğru yükselerek yok olmuştu. Bu durum Cengiz Han tarafından, kardeşler arasına nifak soktuğu için Tanrı’nın gazabına uğradığı ve ruhu ile birlikte vücudunun kaybolduğu şeklinde tabiatüstü bir hadise olarak açıklanmıştı.

Kanuni Sultan Süleyman, şehzadeliğinde kuyumculuğu öğrenmesi için babası tarafından İstanbul’un en meşhur kuyumcu ustası  olan Konstantin’in yanına çırak olarak verilmişti. Belli saatlerde ustasının yanına gider ve çıraklık yapardı. Henüz tecrübesiz olduğu ilk günlerinde ustasını kızdırmış ve Konstantin Usta yemin  ederek Süleyman’a:

0

Kanuni Sultan Süleyman, şehzadeliğinde kuyumculuğu öğrenmesi için babası tarafından İstanbul’un en meşhur kuyumcu ustası  olan Konstantin’in yanına çırak olarak verilmişti.

Belli saatlerde ustasının yanına gider ve çıraklık yapardı.

Henüz tecrübesiz olduğu ilk günlerinde ustasını kızdırmış ve Konstantin Usta yemin  ederek Süleyman’a:

”Eğer şu işleri iyi çıkarmazsan sana bin değnek vuracağım ” diyerek yemin etmişti.

Şehzade Süleyman da bunu annesi Hafsa Sultan’a anlatmıştı.

Validesi, Konstantin Usta’yı çağırarak, oğlunu  affetmesini rica edip kendisine ihsanda bulunmuştu.

Konstantin Usta ise, aldığı altınları, Şehzade Süleyman’a vererek:

”Al bunları, eritip beş yüz tel çubuk haline getirir!” dedi.

Şehzade Süleyman söylenileni yaptı ve ustasına verdi.

Konstantin usta onu dövmek için yemin etmişti ve bunu bir şekilde yerine getirmek istiyordu.

Şehzade Süleyman’ı falakaya yatırdı ve elindeki beş yüz altın çubukla ayaklarına iki sefer vurdu.

Bu suretle yeminini iki sefer vurduğu beş yüz çubukla yerine getirmiş oldu.

Tanrı’nın Kırbacı Attila’yı kim öldürdü ve nasıl öldü?

0

Atilla’nın doğum tarihi, yeri, gençlik yılları ve yetişmesi hakkında malumat bulunmamaktadır. Yalnız isminden dolayı Hunlar’ın İtil (itil) Nehri kıyılarında bulunduğu zamanlarda dünyaya geldiği (390-395 yılları), babası Muncuk ile onun ölümünden sonra amcası Rua’nın yanında oldukça iyi yetişdirildiği tahmin edilmektedir. Bunun yanında, Atilla’ya yazılan romanlarda onun gençlik yıllarında Roma sarayında rehin olarak kaldığı, bu sayede Romalıları çok iyi tanıma fırsatı elde ettiği iddia edilmişsede, bu bilgiler hiç bir kaynak tarafından teyid edilmemiş masaldan ibarettir.

Atilla ne manaya geldiği, Türkçe olup olmadığı meselesi her zaman tartışma mevzuu olmuştur. Kimi ismin Gotca ”Babacık ,Atacık, Sevimli, Ağbey manalarına geldiği söylenerek, Hun dönemi Türkçe bir kelimenin Germence yorumu olarak gösterilmiş ayrıca Tokarca olarak da bazılarınca kabul edilmiştir.

Atilla’nın ölümüne dair Jordanes şunları yazmıştır: ”Atilla tarihçi Priskos’un anlattığına göre, öldüğü sırada İldico adlı çok güzel bir kızı, o soyun geleneği uyarınca, sayısız eşlerinin ardından kendine eş olarak alıyordu ve düğün sırasında çok fazla neşelenerek gevşeyip şarap ve uykunun verdiği ağırlıkla sırtüstü uzandığında, her zaman başına geldiği üzere, burnundan oluk oluk kan akmaya başladı. Kanının normal akış  yolları engellenince de, öldürücü yoldan boğazına inerek hayatına son verdi. Atilla’nın nereye gömüldüğü bilinmemektedir. Fakat mezarının Tuna ve Tisa arasındaki bölgenin doğu yarısında olduğu tahmin edilmektedir.

Yavuz Sultan Selim, tebdili kıyafet yapmış, Kuşlar Çarşısı’nı geziyormuş. Avcılar avladıkları kuşları, tuzakçılar yakaladıkları  maharetli, eğitimli, güzelim kuşları satıyorlar.

0

Yavuz Sultan Selim, tebdili kıyafet yapmış, Kuşlar Çarşısı’nı geziyormuş. Avcılar avladıkları kuşları, tuzakçılar yakaladıkları  maharetli, eğitimli, güzelim kuşları satıyorlar.

Bir ara gözü kekliklere ilişiyor padişahın. Bir grup kekliğin üzerindeki kağıtta, ”Satış fiyatı: Tanesi 1 altın ” yazıyor.

Hemen yanı başlarında asılı, adeta altın kafes içinde bir keklik daha var ki, fiyatı; 300 altınlık kekliğe takılıyor.

”Hayırdır” diyor satıcıya. ”Bunun diğerlerinden ne farkı var ki bunlar 1 altın, bu 300 altın?”

Satıcı, ”Bu keklik özel eğitimli, çok güzel ötüyor, ötmesi bir yana bunun ötüşünü duyan ne kadar keklik varsa hepsi onun etrafında dolaşıyor. Tabii bu arada avcılarda o etrafa dolaşan keklikleri daha rahat avlıyorlar.” diyor.

”Satın alıyorum” diyor padişah, ”Al sana 300 altın.”

Parayı veriyor; hemen oracıkta kekliğin kafasını kopartıyor.

Adam şaşırıp:

”Be adam! Ne yaptın? En maharetli kekliğin kafasını koparttın” diye dövünürken padişah gürlüyor:

”Bu kendi soyuna ihanet eden bir kekliktir. Bu gibilerin akıbeti er veya geç ölüm olacaktır.

İran’a açtığı seferde Sivas’a doğru yol almakta iken, yaşlı bir çoban koşarak Yavuz Sultan Selim’in huzuruna geldi ve:

0

İran’a açtığı seferde Sivas’a doğru yol almakta iken, yaşlı bir çoban koşarak Yavuz Sultan Selim’in huzuruna geldi ve:

”Sulağımıza hoşgeldin Sultanım! Görüyorum ki yorgunsun, açsın. Bu fakire misafir olursan gönül alırsın,” dedi.

Yavuz Sultan Selim:

”Ben tek başıma değilim çoban baba. Ardımda koca bir ordu var,” buyurunca, çoban tevekkülle boynunu büktü ve:

”Allah Teale kerimdir. Hele sen bir mola ver. Misafir kısmetiyle gelir.”

Sultan Selim, ”Bunda bir hikmet olsa gerektir.” diyerek ordusuna mola emri verdi.

Çadırlar kuruldu. Çoban sürüden dört koyun seçerek yüzüp temizledi ve kazana koydu. Sonra Sultan Selim’e :

”Sultanım, askerler eti yerken kemikleri kırmasınlar,” diyerek tembihte bulundu.

Kazanlarda etler pişirildi ve gaziler davet edilerek kemiklerin kırılmaması bir daha tembihlendi. Bütün ordu doyuncaya kadar koyunlardan yemelerine rağmen bu dört koyunun etlerini bitiremediler. Sonra çoban, kemikleri bir araya getirerek dua etti. Askerler ”Amin” dediler. Koyunlar Allah Teala’nın izniyle dirildiler ve sürüye tekrar katıldılar. Sadece koyunlardan biri topallıyordu. Olanlara herkes şaşırmıştı. Yavuz Sultan Selim, çobana:

”Bu niçin topallıyor?” diye sorunca çoban:

”Bir kemiği noksan olduğu için,” dedi.

Bunun üzerine Sultan Selim, sakladığı aşık kemiğini çıkardı ve:

”Baba! Sizi denemek istemiştim. Kamil bir veli olduğunuz anlaşıldı. Kusurumuz affalo. Bizi dualarınazdan eksik etme,” diye rica etti.

Çoban da:

”Allah Teala’nın yardımı senin üzerinedir. Alemlere rahmet olarak gönderilen sevgili ve şerefli Peygamber Efendimiz ve sahabeleri senin yanındadırlar. Merak etme, zafer senin olacak, muzaffer olarak döneceksin,” dedi.

Ankara Savaşı ile Osmanlı’ya Darbe Vuran Timur Nasıl Bir Liderdi?

0

Çağatay Devleti komutanlarından biri olan Timur (1336-1405), Orta Asya’da Seyhun ve Ceyhun ırmakları arasında kalan Maveraünnehir bölgesinde doğdu. Büyük askeri zaferler kazanarak zaman içinde hakimiyet sahası Çin’den Suriye’ye, Hindistan’dan Rusya’ya kadar uzanan bir devlet kurdu.

Timur’un mensup olduğu Barulus boyu, esasen bir Moğol aşiretiydi. Timur Devleti de idari, mali, askeri ve hukuki sahalarda Cengiz Han Yasası’nı uyguluyor; Moğol devletleriyle benzerlik gösteriydi. Çağatay Devleti, Cengiz Han’ın soyundan gelenler tarafından kuruldu ve zamanla Türkleşti. Hem Barulas aşireti hem de Timur, bölgedeki diğer Moğollar gibi Orta Asya Türk kültürünün ciddi tesiri altında kaldı

Bu yüzden pek çok tarihçi tarafından Timur,  Türkleşmiş bir Moğol olarak görüldü ve öyle değerlendirildi. Sarayında Türkçe konuşulması, Türk adet ve geleneklerinin yaşatılması da bu kanaati doğrular nitelikleydi.

Fatih Sultan Mehmed, Kardeşi Ahmed’in Ölüm Emrini Verdi mi?

0

Fatih, tahta çıktığında küçük yaştaki kardeşi Ahmed’i katlettiği söylenmektedir. Olup olmadığı şüpheli böyle bir hadiseyle alakalı olarak birkaç görüş öne çıkmaktadır. Bazı tarihçilere göre II.Murad vefat ettiğinde Şehzade Mehmed dışındaki bütün evlatları ölmüştü. Şehzade Ahmed’in Amasya’da vali iken öldüğü bilgisi doğru ise küçük yaşta öldürüldüğü yolundaki iddialar bütünüyle doğru ise küçük yaşta öldürüldüğü yolundaki iddialar bütünüyle ortadan kalkmaktadır. Böyle bir zulme Fatih gibi bir padişahın razı olmayacağını ısrarla savunan Namık Kemal’e göre bu iddia sadece bir iftiradan ibarettir.

Hadiseyi doğrulayan kaynaklara göre Şehzade Ahmed’i Fatih’e haber vermeden haksız yere Evrenozzade Ali Bey katlettirdi. Bazı kaynaklara göre de II. Murad’ın İsfendiyar Bey’in torunu Hatice Halime Hatun’dan doğan Ahmed isimli küçük yaştaki şehzadesi, II.Mehmed’in tahta çıkmasından kısa bir süre sonra katledildi.

II.Murad’ın sağlığında saltanat tecrübesi edinen Şehzade Mehmed, babasının vefatından sonra çok zor şartlarda tahta çıktı. Bizans imparatonun elinde tutsak olan Şehzade Orhan, II.Mehmed tahta çıktıktan sonraki günlerde harekete geçmek için fırsat kolluyordu. Böylesine hassas bir dönemde kesin yaşı bilinmemekle beraber Şehzade Ahmed, devlete isyan suçuna teşebbüs etmeden nizam-ı alem için katledilmişse bu durum ne şer’i esaslarla ne de siyaseten kat il izah edilemez. Eğer nizam-ı alem için fesadın tahakkuku gerçekleşmisseki  bunun ne derece olduğunu bilemiyoruz- bu durumda Şehzade Ahmed’in idamı siyaseten katl prensibine girer. Gerçekleştirdiği kanıtlamayan bu hadise ile ilgili kesin deliller olmadan şehzadeleri yıllarca tahrik ederek kullanan Bizans’ın tarihçilerin içinde yer aldığı bazı isimlerin ithamıyla Fatih’e suç isnad edilmesi kabul edilemez.

Yavuz Sultan Selim, Babası II. Beyazıd’i Zehirletti mi? Tahtı oğluna devrettikten sonra 20 gün Eski Saray’da ikamet eden II.Bayezid, ömrünün

0

Tahtı oğluna devrettikten sonra 20 gün Eski Saray’da ikamet eden II.Bayezid, ömrünün geri kalanını halen Yunanistan sınırları içinde kalan Dimetoka’da geçirmek için hareket etti. Osmanlı padişahları içinde müstesna bir yeri olan Yavuz; babasını bizzat uğurladı, elini öptü, surlara kadar atının yanında yürüyerek kendisine yakışan saygıyı gösterdi. Bütün gayesi devleti ve dini korumak olan ve çok büyük hedeflere kendini adayan Yavuz, fevkalade hürmet beslediği babasına saltanat sevdası için mücadeleye girişmemişti. Babası artık hasta ve yaşlı olduğu için işleri vezirlere havale etmiş, düşmanlar bundan yararlanmak istemişlerdi.

Böylesine cengaver ve ince ruhlu  evlada sahip Sultan II.Bayezid’in yaşlılıktan kaynaklanan rahatsızlıkları Dimetoka yolunda  arttı ve 26 Mayıs 1512 ‘de Havsa kasabasının Abalar köyünde vefat etti. Cenazesi, İstanbul’da yaptırdığı caminin haziresine defnedildi ve oğlu Yavuz tarafından sonradan buraya bir türbe yaptırıldı.

II.Bayezid’in Dimetoka’dan geri dönüp tahta geçme ihtimalinden endişe duyan oğlu tarafından zehirletildiği şeklinde bazı eserlerde yer alan iddialar, gerçeği yansıtmamaktadır. Yavuz’un hangi mülahazalarla idareyi devraldığı hakikati ortada iken zehirlenme iddiasının bilhassa Yunan ve Bizans tarihçileri tarafından sahiplenilmesi çok manidardır. O devirde halk arasında II.Bayezid’in ölümüne Yavuz’un sebeb olduğu iddiasının yayılmasıyla ilgili olarak rakibi Şehzade Ahmed ve taraftarlarının devrin siyasi ortamında dile getirtikleri bir dedikodu olduğu kanaati hakimdir. Her ne kadar Şehabeddin Tekindağ  gibi bir tarihçi de II.Bayezid’in zehirlendiği yönünde bir kanaat ifade etmişsede, Osmanlı tarihçilerinin çoğunluğu tarafından Yavuz’un babasını zehirlettiği iddiasının doğru olmadığı dile getirilmiştir.

Çocuğunu Satılığa Çıkaran Kadın – Çok zor şartlar altında devleti 33 yıl dahice idare eden Abdülhamit Han’ın Osmanlı tahtından indirilmesinden sonra,

0

Çok zor şartlar altında devleti 33 yıl dahice idare eden Abdülhamit Han’ın Osmanlı tahtından indirilmesinden sonra, Osmanlı Devleti’nin başına Balkan gailesi açılıp, Sırp, Yunan, Bulgar ve Karadağlı çapulcuların İstanbul önlerine kadar gelmelerini üzerine binlerce kilometre ötedeki Müslüman Hintli kardeşlerimizin, İslam’ın son hür kalesi olan Hilafet merkezi Osmanlı’ya yardım elini uzatmak için çırpınmışlardır.

Genç kızlar çeyizlerini, ihtiyarlar cenaze masrafları için bir köşeye ayırdıkları paralara kadar neleri varsa ortaya dökmüşler.

Bu yardım toplama kampanyası sırasında Peşaver’de çok fakir bir kadın, verecek bir şeyi olmaması üzerine kucağındaki mini mini yavrusunu halka gösterip onu satılığa çıkartıp, karşılığında alacağı parayı Osmanlı’ya yardım  için vereceğini ilan etmiştir.

Sokullu Mehmed Paşa nasıl öldürüldü?

0

Bosna’nın Vişegrad kasabasına bağlı Sokoloviç köyünde dünyaya  gelen ve gerçek adı Bayo (Bayiça)  olan Sokullu Mehmet Paşa, çocukluğunda bir süre çobanlık yaptıktan sonra 15-16 yaşlarında iken rahip olan dayısının bulunduğu manastıra gitti. Burada bir papaz olarak eğitim görecekti. Zeki bir çocuktu ve soylu bir aileye mensuptu. Bosna’dan devlet hizmetinde istihdam edilmek üzere devşirme seçen Osmanlı memurlarınca istikbalinin parlak olduğu ailesine izah edilerek devşirme kaydedildi. Kanuni’nin emriyle Edirne sarayında eğitim almaya başlayan Sokullu’ya Mehmed adı verildi. Daha sonradan Enderun mektebine alınan ve Topkapı Sarayı’nın değişik birimlerinde vazife yapan, Sokullu, Barbaros’un ölülümü üzerine vezir 1456’da Kaptanıderya oldu. Bu onun saray dışındaki ilk vazifesiydi.

Takip eden yıllarda Rumeli Beylerbeyliği ve vezirlik yapan ve Kanuni hayatta iken oğulları arasında yaşanan taht mücadelesinde Beyazıd’e karşı Şehzade Selim’e yardım eden Sokullu, Şehzadenin kızı İsmihan Sultan’la evlendi. Sonunda 1564’de Kanuni’nin veziriazamı oldu. İki yıl sonra Kanuni son seferinde vefat edince padişahın ölümünü gizleyerek Şehzade Selim tahta  çıkana kadar bir kriz çıkmasını önledi.

Sokullu, II. Selim devrinde de makamını muhafaza etti ve devlet işlerinde ağırlını hissettirdi. Bu dönemde Tunus Osmanlı’ya katılırken Fas da himaye altına alındı. Bölgedeki Portekiz İspanya tehdidi sona erdirildi. Osmanlı, o yıllarda Lehistan krallarının seçiminde doğrudan rol oynayacak kadar kudretli devletti ama yeri geldiğinde Sokullu, İran’a ve Kıbrıs’a yapılacak seferlere siyasi ve askeri dengeleri, devletin menfaaitini gözeterek karşı geldi. Nitekim Kıbrıs’ın fethinden sonra yaşanan İnebahtı Savaşı onu haklı çıkardı.

İleri görüşlü bir devlet adamı olan Sokullu, Don- Volga ve Süveyş, kanalları projelerine de  fikir bazında öncülük etti. Hatta Kasım Paşa’yı  o devrin şartlarında yapılması hiç kolay olmayan Don-Volga Projesi ile vazifelendirildi. Ancak soğuk hava şartları yüzünden Kasım Paşa, askerleri kurtarmak için erken geri döndü. Ertesi yıl Sokullu’nun muhalefetine  rağmen Kıbrıs’ın fethi  öne alınınca devlet bütün dikkatini Akdeniz’e vermek zorunda kaldı. Asırlar sonra 1952’de Ruslar tarafından 60 kilometre kanal açilarak bu proje hayata geçirildi.

Devşirme sistemi ile Osmanlı hizmetine girip devlet için büyük yararlıklar gösteren Sokullu, II.Selim’in ölümünden sonra yerine tahta çıkan oğlu III.Murad zamanında da aynı vazifede kaldı. Ancak bu durum aleyhinde çalışanların faliyetlerini arttırmalarına sebeb oldu. Aleyhtarlarının padişahı etkilemeleri neticesinde eski gücünü kaybetmeye başladı. Etrafındaki çember iyice daralan ve adamlarının bir kısmı çeşitli yerlere sürülen yaşlı sadrazam, vakarını muhafaza ederek vazifesinin başında kalmakla birlikte otoritesi gün gectikce azaldı. İşte bu sıkıntılar içerisinde iken 1579’da bir gün Sultanahmet’teki konağına ikindi divanına gelen bir derviş, arzuhal verecekmiş gibi yapıp koynundan çıkardığı bir hançerle Sokullu’yu kalbinden ağır yaraladı ve Sokullu bir süre sonra da öldü. Böylece bir devir sona erdi.

Görünüşte tımarının azaltılmasından şikayetçi olan bu Boşnak dervişin Sokullu’ya niçin suikast düzenlediği hususu kesinlik kazanmadı. Bazı kaynaklara göre yıllar önce İstanbul’da idam edilen şeyhin intikamını almak istemişti. Bazı kaynaklara göre ise cinayetin arkasında Sokullu’nun   siyasi  rakipleri vardı. Meselenin düşünderen tarafı, öldürülmeden bir gün evvel bu hayırsever devlet adamının Murad Hüdavendigar’ın Kosava savaşındaki şahadetini dinlerken ağlaması ve kendisine de böyle bir şehitlik nasip etmesi için Allah’a dua etmesiydi. Esasen bu durum, Osmanlı sisteminin insan yetiştirme ve istihdam etmede ulaştığı seviyenin ne kadar mükemmel olduğunun da bir ispatıydı.

6 yaşındaki Yavuz Sultan Selim ile babası 2. Bayezid arasında geçen olay – Babası Sultan II. Beyazıt bir ağacın altında onu seyrediyordu. Yavuz son okunu da tam hedefe saplayınca, dayanamadı; saklandığı yerden çıkıp oğluna sarıldı:

0

Yavuz Sultan Selim henüz beş-altı yaşlarında bir çocuktu. Amasya’daki sarayın bahçesinde ok talimi yapıyordu. Yay boyunu aşıyordu ama o bu yaşta attığını vurmaya başlamıştı.

Babası Sultan II. Beyazıt bir ağacın altında onu seyrediyordu. Yavuz son okunu da tam hedefe saplayınca, dayanamadı; saklandığı yerden çıkıp oğluna sarıldı:

Allah gücüne güç katsın oğlum. Ama niçin yalnızsın?

Küçük Selim hayretle:

”Yalnız değilim ki Sultan babam; Allah her yerdedir!”

Aldığı cevap, Beyazıt’ı şaşırttı ama belli etmedi. Sarayın bahçesi ulu ağaçlarla süslüydü. Ormandan farkı yoktu.

”Oğulcuğum,” dedi Sultan Beyazıt, ”Tek buralarda dolaşma . Düşmanlarımız var.  Allah korusun; sana bir kötülük etmek isteyebilirler!”

Selim durakladı. Sonra, İki yaşından beri yanından ayırmadığı küçüçük kılıcını cekip:

”Pederim! Bu kılıcı süs için bağlamadık. İcap ederse kendimizi korumasını biliriz. Hem pederimizin korkusundan dünyanın öbür ucundaki düşmanın yüreği titrerken sarayın bahçesine girmeye kim cesaret edebilir?”

II. Beyazıt, hayretten donakalmıştı. Onda kimsede olmayan bir şeyler vardı. Vaktinden önce gelişmiş, aklı boyunu aşmıştı. Selim’i, elinden tutup, saraya götürürken; ”Hiç şüphem yok. Bu çocuk ilerde ne yapıp edip padişah olacak. Şimdiden ona tahtın yolunu açmayalım.”

Böyle düşündü ya, gün gelip Şehzade Selim, istediğini almasını bildi ve Osmanlı’nın Yavuz Sultan Selim’i oldu.

Bir gün 4. Murat sadrazamıyla birlikte tebdil-i kıyafet gezerken bir deri dükkanının önünde dururlar. Dükkan son derece kötü bir durumdaydı ve dericinin hali içler acısıydı. İhtiyar derici sandalyesini çekmiş dükkanın önünde oturmaktadır. Padişah:

0

Bir gün 4. Murat sadrazamıyla birlikte tebdil-i kıyafet gezerken bir deri dükkanının önünde dururlar. Dükkan son derece kötü bir durumdaydı ve dericinin hali içler acısıydı. İhtiyar derici sandalyesini çekmiş dükkanın önünde oturmaktadır.

Padişah:

”Selamun aleyküm derici” der.

Derici şöyle gelenlere göz atar ve hemen toparlanarak:

”Aleyküm selam Ya Cihan-ı Serdar” der.

”Yazı kışa hiç katmadın mı?”

”Kattım ama hiçbir şey tutturamadım.”

”Peki geceleri hiç çalışmadın mı?”

”Çalıştım ama el aldı.”

”Peki sana bir kaz göndersem yolar mısın?”

Padişah dericinin yanından ayrılarak saraya döner. Sadrazam dayanamaz.

”Haşmetlim” der. Derici ile yaptığınız konuşmadan hiçbir şey anlamadım.”

Padişah kızar sadrazama dönerek:

”Sen nasıl sadrazamsın,”  der ‘‘ne demek bir şey anlamadım? Derhal o dericinin yanına gideceksin ve ne konuştuğumuzu anlayacaksın. Eğer anlamazsan tez zamanda kelleni vurdururum” der.

Korkuya kapılan sadrazam soluğu dericinin yanında alır. Derici sadrazamın koşarak geldiğini görünce doğrularak:

”Hoş geldin” der.

”Çabuk bana padişahla ne konuştuğunuzu anlat.”

”Anlatırım ama bir kese altı vereceksin.”

Sadrazam kelle korkusuyla kabul eder ve sorar:

”Söyle bakalım gelenin padişah olduğunu nasıl anladın?”

”Padişah kılık değiştirmişti ama yeleğini değiştirmeyi herhalde unuttu üzerinde  öyle deriden yapılmış bir yelek vardı ki o yeleği ancak padişahlar giyebilirdi.”

”Yazı kışa katmadın mı ne demek?

”Anlatırım ama bir kese altın  daha vereceksin.”

Sadrazam mecburen kabul eder.

”Padişah yazı kışa katmadın diye sordu, yani yaz kış çalışıp kazanmadın mı ki sen ve dükkanın bu haldesiniz dedi,bende çalıştım ama tutturamadım.”

”Peki” der sadrazam. ”Geceleri hiç çalışmadın mı?” diye sordu.”

”Anlatırım ama bir kese altın daha vereceksin.”

Sadrazam biraz da kızarak kabul etmek zorunda kalır.

Derici:

”Yani padişah geceleri çalışıp çocuk falan yapmadın mı özellikle oğlun yok muydu sana yardım edecek demek istedi. Bende yaptım oğlum olmadı kızlarım oldu onları da elin oğlu aldı dedim”

”Peki” der sadrazam, ”Padişah sana bir kaz yollasam yolar mısın dedi o ne demek?”

İhtiyar derici elindeki altın keseleri şöyle hafifçe havaya  atıp tuttuktan sonra.

”Eeeee…Onu da artık sen anla sadrazamım” demiş.

Yavuz Sultan Selim Çaldıran Zaferi’ni kazandıktan sonra ölüler arasında dolaşıyordu, ölülerin içinde düşman askerlerinden birisinin kellesinin hiç zedelenmeden kesildiğini görüp merak etti. Ve yanında bulunan vezirlerine emrederek:

0

Yavuz Sultan Selim Çaldıran Zaferi’ni kazandıktan sonra ölüler arasında dolaşıyordu, ölülerin içinde düşman askerlerinden birisinin kellesinin hiç zedelenmeden kesildiğini görüp merak etti. Ve yanında bulunan vezirlerine emrederek:

”Bu kelleyi tek vuruşla kim kesti ise onu bulun  bana getirin,” dedi.

Paşalar hemen asker içine dağıldılar ve bu yiğit askeri aramaya başladılar. Sora sora nihayet o asker bulundu ve Yavuz Sultan Selim’in huzuruna getirildi.

Yavuz, o askere: ”Evladım bu başı böyle sen mi kestin?”  diye sordu. Meselenin ne olduğunu iyi anlamayan asker biraz durakladıktan sonra:

”Ben kestim sultanım,” dedi. Yavuz askerden memnun olmuştu. Belinden kılıcını çekerek askere verdi ve orada bulunan ölüme mahkum esirlerden birisini göstererek: ”Şunun başını da öyle bir vurmaya kesebilir misin?” diye sordu. Asker soğukkanlıkla kesebileceğini söyledi. Yavuz Selim Han, ‘‘haydi görelim bakalım nasıl kestin ”diyerek bir vuruşta kesilmesi için emir verdi.

Elinde kılıç olduğu halde bekleyen genç yiğit bütün gücüyle vurduysa da kelle kopmadı, yani asker harpte kestiği gibi adamı ensesinden kesememişti. Oradakiler şaşkınlık içinde iken Yavuz askere, niçin kesemediğini sorduğunda, aldığı cevap çok anlamlıydı. Asker, Yavuz Sultan Selim’e:

”Hünkarım, harp meydanında Allah için kılıç vurdum ve bir vuruşta kestim. Fakat şimdi ise senin rızan için kılıç cekiyorum ve onun için de bir vuruşta kesemedim. Allah rızası için yapılan bir işle padişah iması için yapılan bir iş bir olmasa gerektir,”dedi.

Büyük kumandan Yavuz:

”Ben anlamıştım zaten ondan olduğunu, seni tebrik ederim evladım,” dedi ve bir  kese altın hediye etti.

Ben Bu Şiiri Biliyorum

0

Yavuz Sultan Selim zamanında bir şair yeni yazdığı şiirini çok beğenmiş ve sultana okumak istemiş. Tabii o zamanlar gerçek sanatkara çok kıymet verildiği için, kısa zamanda huzura kabul edilmiş. Selim Han’ın yanında Hasan Can ve diğer vezirler de varmış.

Şair zat heyecandan sesi titreyerek şiirini okumuş bitirmiş, sonra da padişaha bakmış. Yavuz Sultan Selim hiç tereddüt etmeden:

”Ama ben bu şiiri biliyorum.” deyince adamcağız şaşırmiş;

”Nasıl olur efendim, bu şiiri ben yazdım ve  ilk defa burada okuyorum.” Padişah:” İstersen bir de ben okuyayım” demiş. ”Siz bilirsiniz.”

Selim Han gerçekten teklemeksizin adamın az evvel okuduğu şiirin aynısını okumuş. Adam şaşkınlıklar içindeyken bu sefer Hasan Can atılmış: ”Bu şiiri bende biliyorum sultanım. Destur verirseniz bende okuyayım.” O da okumuş. Sonra yanındaki vezir ve diğerleri de sırayla okumuşlar. Böylece huzurda şiir okuyan on kişi çıkmış. Şair ne yapacağını şaşırmış;

”Nasıl oluyor anlamıyorum efendim. Ama bu şiiri gerçekten ben yazdım.” diye kendini savunmaya çalışmiş. Neyse ki sonradan gerceği anlatıp, adamcağızın gönlünü almışlar.

Padişah’ın duyduğunu bir seferde ezberlediğin, Hasan Can’ın iki diğerlerinin de sırayla artan sayılarda ezberleyebildiklerini söylemişler. Böylece şair de rahatlamış.

Osmanlı İmparatorluğu 1. Dünya savaşına nasıl girdi? Osmanlı İmparatorluğu o günlerde çok bunalımdadır. Abdülhamit Han tahttan indirilmiş, Beylerbeyi Sarayı’ında köhne bir odaya kilitlenmiştir. Yönetime el koyan

0

Osmanlı İmparatorluğu o günlerde çok bunalımdadır. Abdülhamit Han tahttan indirilmiş, Beylerbeyi Sarayı’ında köhne bir odaya kilitlenmiştir. Yönetime el koyan Talat ve Cemal Paşalar maceracı ve gözü karadırlar.

Almanlar özellikle Enver Paşa’yı avuçlarına alırlar. Öyle ki İstanbul’a kalkan trenlerin üstüne bile: ”Berlin-Enverland” yazarlar. Talat Paşa  ortaokul diplaması bile olmayan postacıdır. Ancak mason olunca önü açılır. İttihat ve Terakki ‘militanlı’ğından, Dahiliye Nazırlığı’na çıkarılır. Ancak o komitacılıktan vazgeçmez. Rakiplerini katlede katlede yükselir ki kanlı Bab-ı Ali baskını bunlardan sadece biridir. Cenap Şehabeddin’e  göre Talat Paşa, ünlü Bulgar komitacısı Sandasky’e taş cıkartacak kadar ”habis zekalıdır.”

Ünlü yazar onu ”ağ ören, tuzak kuran, pusuya yatan, harmanı yola çeviren bir hilekar” olarak tarif eder. Cemal Paşa ise gittiği her yerde darağacı kurduran, karışıklıklarda önce Müslümanları astıran, müstehzi, kibirli ve zalim biridir. Yanına yaklaşılmaz. Ermeni hayranıdır ve bunu saklamaz. Arapları şirazeden çıkarmak için ne gerekiyorsa onu yapar. O günlerde Almanya’nın İstanbul sefiri Baron Van Wangenheim toplantı üstüne toplantı düzenler, nefis Türkçesi ile pembe  tablolar çizer. ”Siz doğudan biz batıdan bastıralım. Hudutlarımız birbirine kavuştuğu zaman bizi kim tutabilir?” der. Bu kurt politikacı ne yapar yapar bizimkilere bir antlaşma imzalatmayı becerir. Buna göre Rusya İtilaf Devletleri’ne katılır ve Almanya savaşa sürüklenirse Osmanlılar da harbe girecektir. Halbuki imzaların atıldığı saatlerde Rusya çoktan cephede yerini almış ve Almanya resmen savaş ilan etmiştir. Enver Paşa’nın bunu bilmesi mümkün değildir. Sırf ”Wangenheim ‘in tatlı hatırı için ” koca imparatorluğu maceraya sürüklemek akılla, mantıkla izah edilebilecek bir gaf değildir. Çok geçmez Goeben ve Breslau adlı iki Alman zırhlısı Cezayir kıyılarındaki Fransız hedeflerine saldırır, İngiliz donanması tarafından sıkıştırılınca bize sığınırlar. İngilizler efendi efendi gelir ve bu iki gemin karasularımızdan çıkarılmasını isterler. Ancak Enver Paşa bu iki zırhlıyı satın aldıklarını söyler. Alman gemilerine fes giydirmekle meseleyi halledeceğini zanneder.. Midilli ve Yavuz adını alan zırhlıların kumandanı Amiral Souchon bizim safları kolay kandırır ve Karadeniz’de talim izni çıkarır. Souchon halatları toplar toplamaz Rus limanlarına dayanır. ”Osmanlı bayrağı altında ”Odessa, Kefe ve Novorossisky’i bombalar.

İki Rus gemisini ve bir Fransız vapurunu batırır ki artık savaş kaçınılmazdır. Rusya hemen Osmanlı Devletine bir ültimatom verir ve arkasından da harp ilan eder. Böylece ” Üç Ahbap Çavuşlar bir heves uğruna koca imparatorluğu sonu belirsiz bir maceraya sürüklediler. 4 sene süren bu harbin neticesinde, Osmanlı Devleti sona erdi ve 3,5 milyon vatan evladı bir hiç uğruna can verdi.

Aşıkpazede’ye göre Yavuz daha Trabzon’da vali iken bir gün aniden İran’a gider. Kendisi bir derviş  kılığındadır.

0

Aşıkpazede’ye göre Yavuz daha Trabzon’da vali iken bir gün aniden İran’a gider. Kendisi bir derviş  kılığındadır. Bulunduğu handa satranç oyunu ile kısa zamanda isim yapar. Şah İsmail de güzel santranç bilmektedir.

Yavuz’un iyi santranç bildiği şahın kulağına gidince, huzura getirilerek bir oyunda şahla oynaması istenir. Yavuz, ilk el şaha hürmetten mağlup olur. Bundan sonra şaha hiç el vermeden oyunu bitirir. Bu mağlubiyete dayanamayan Şah İsmail, elinin tersi ile Yavuz’un kıllı göğsüne bir darbe indirip:

”Bre derbeder aşık. Hiç şahlar mat edilir mi? Edebin yok imiş” der ve Yavuz’a bir kese içinde bin altın verir. Yavuz şahı selamlayıp dışarı çıkar. Saray avlusuna gelince, kimseye göstermeden bin altını binek taşının altına koyar. Aradan yıllar geçer, Çaldıran’da galip gelen Yavuz, büyük bir merasimle Tebriz’e gelince yanında balyemez Osman Ağa’ya:

”Osman Ağa. Şu şahın bindiği binek taşının altında bin altın durur. Onu elimle koymuşumdur, al senin olsun helaldir” der.

Avustralya’ da yaşayan 2 Osmanlı askerinin koca Avustralya’ ya savaş açması

0

İngilizler Hindistan’ı işgal eder, Hindistan Kralı Osmanlı’dan yardım ister. Yıllardır savaş içinde olan Osmanlı bu yardımı karşılıksız bırakmamakla birlikte 350 kişilik bir askeri birliği gemiyle Hindistan’a gönderir.

350 kişilik birlikten 20 kadarı hastalıktan yolda şehit olur, kalan 330 Osmanlı askeri Hindistan çıkarlar ve İngilizler’le savaşmaya başlarlar. Mühimmat açısından  kısıtlı olan Osmanlı askerleri birkaç günlük mücadeleden sonra teknolojik donanıma sahip İngiliz askerleri karşısında yenik düşerler. 40 kadarı esir alınır, diğerleri de savaş da şehit olur. Savaş bittikten sonra bu 40 Osmanlı askeri İngilizler gemilerde çalıştırmaya başlarlar. Bu gemi bir seferinde Avustralya ‘ya uğrar. İki Osmanlı askeri bir yolunu bulup kaçarlar. Bir süre sonra, adı Karadeniz diyarından Menteşeoğlu Abdullah olan, baba mesleği dondurmacılığa başlar. Karahisar diyarınan Tarakçıoğlu Mehmet de Kasaplık yapar. Birinci dünya Savaşın’da Avustralya Çanakkale’ye asker cıkarır ve bizim iki Osmanlı askeri olayı duyarlar. Hemen buluşup durum değerlendirmesi yaparlar. Biz Osmanlı askerleriyiz ve Avustralya ‘da yaşıyoruz. Avustralya devleti Osmanlı’ya savaş açmış ve bizim ülkemizi işgale gitmiş. Bundan dolayı biz Avustralya devleti’ne savaş açalım derler. Alırlar kağıdı kalemi ve yazarlar:

Biz iki Osmanlı askeri, ülkenizde bulunuyoruz. Duyduk ki devletimiz Osmanlı’ya Avustralya devleti olarak savaş açmış ve Çanakkale’ye asker göndermişsiniz. Bundan dolayı  iki Osmanlı askeri biz de Avustralya devletine savaş açmış bulunmaktayız. Bu bir Osmanlı fermanıdır. Ekselansların bilgilerine duyurulur.

Karahisar diyarından Tarakçıoğlu Mehmet, Karadeniz diyarından Menteşeoğlu Abdullah

İki Osmanlı askeri,  Siddney’in 250 km uzaklığında karlıdağlar denilen bölgede önce virajlarda tren raylarını sökerek üç treni devirirler. Üçünçü tren kazasında askeri mühimmat bularak silahlanırlar. Sekiz karakol basarlar ve karakollardaki askerlerinin tamamını vururlar.

Ne olduğunu bir türlü çözemeyen Avustralya devletinin sonunda iki Osmanlı askerinin yazdığı mektup  akıllarına gelir ve mektupun atıldığı bölgeye 250 kadar asker gönderirler. İki Osmanlı askeri aranmaya başlanır. Birkaç gün sonunda çatışma olur ve Osmanlı askerleri bu karlıdağlar’da şehit edilir. İki askerin mezarı Sidney’e 250 km uzakta karlıdağlar’da bulunmaktadır.  Avustralyalılar iki Osmanlı askerleriyle savaştık demek zorlarına gittiği için bu askerlere Hindistan asıllı diyorlar.

Oysa Hindistan’da ne Karahisar, ne de Karadeniz diyarı diye bir bölge yok.

Şah İsmail’in gönderdiği hediyeden insan pisliği çıktığını gören Yavuz Sultan Selim’in cevabı:

0

Yavuz Sultan Selim zamanında, İran Şahı kıymetli mücevherlerle süslü bir sandık hediye gönderiyor Sultan Selim’e Sandık açılıyor.  İçinden çeşit çeşit değerli taşlar, kıymetli atlas, kadife kumaşlar çıkıyor.

Fakat bir de pis  bir koku yayılıyor. Dehşet bir koku, herkes burnunu tıkıyor. Neyse alttaki bohçadan insan pisliği çıkıyor. Yani Osmanlı’ya acayip hakaret! Cihan Padişahı emir veriyor, ”Herkes düşünsün, buna ince bir şekilde cevap vermeliyiz.” Ve cihan padişahı yine cözümü kendisi buluyor. Aynı şekilde değerli mücevher ve kumaşlarla süslü bir sandık hazırlatıyor. İçine o zamanın Osmanlı İstanbul ‘unda imal edilen gül kokulu en nadide  lokumlardan kutu hazırlatıyor. En altına da küçük bir pusula ve bir satır yazı gönderiyor. Şah sandığı açıyor. Açtıkça güzel bir koku  ve en altta bir kutu lokum. Anlam veremiyorlar tabii.

Bizim elçi yiyor önce, sonra oradakilere ikram ediyor. Kutunun içindeki pusulayı Şah okuyor:

”HERKES YEDİĞİNDEN İKRAM EDER!”

Ahmet Vefik Paşa Rumelihisarı’nın üst tarafında kurulan Robert Kolej arsasını Amerikalı misyonerlere satmıştır. Bu zatın vasiyet ettiği gibi Eyüp Sultan’a gömülmek istediğini; fakat zamanın padişahı Abdülhamit Han’ın buna katiyen müsade etmeyerek:

0

Ahmet Vefik Paşa Rumelihisarı’nın üst tarafında kurulan Robert Kolej arsasını Amerikalı misyonerlere satmıştır. Bu zatın vasiyet ettiği gibi Eyüp Sultan’a gömülmek istediğini; fakat zamanın padişahı Abdülhamit Han’ın buna katiyen müsade etmeyerek:

”Protestanlara arsa satan, kıyamete dek onların çan sesini dinlesin.’‘ diyerek Eyüp Sultan’a değil; sattığı arsanın hemen önündeki Rumeli mezarlığına gömülmesini emretmiş.

Vahdettin nasıl öldü?

0

Son Osmanlı padişahı  Sultan VI. Mehmet Vahdeddin’e, ”Altıncı kelimesinden kinaye olarak, ”Altın seven adam” manası çıkarıtılarak ithamlarda bulunulmuştur. Halbuki Sultan Vahdeddin ‘in, hayatının tehlikeye girmesinden dolayı memleketinden ayrılmak zorunda kaldığında şahsi mirası mahiyetinde babasından intikal eden bütün serveti beraberinde götürme imkanı varken, destani bir namusluluk örneği göstererek bu serveti Hazine-i Hümayun’a göndermiştir.

İtalya’da geçirdiği fakr-u zururet içindeki bir hayattan sonra 1926 yılanda San Remo’da vefat ettiği zaman 120.000 lira borcu kaldığı için alacaklıları tarafından tabutuna haciz konulmuş. İlaçlanmiş cesedinin, kızı Sabiha Sultan’ın bu parayı binbir güçlükle temin etmesinden sonra teslim edilmiştir.  Ardından da Şam’a nakledilerek Yavuz Sultan Selim Cami avlusuna defnedilmiştir.

İngilizlerin kandırıp Osmanlı’ya karşı Çanakkale’de savaşan ”Müslüman Hindistanlılar”

0

Çanakkale Savaşı’nın en dehşetli günlerinin birinde, Tayyar Paşa, ordunun  içinde sesi güzel ne kadar asker varsa sabah namazından önce hep birden ezan okumalarını emrini verir. Emri olan alan yüzlerce asker, şafak kızıllığında, davudi sedasıyla o lahuti nağmeleri Çanakkale’nin kanla karışık soğuk sularına kadar dinletirler.

Çok geçmeden  düşman mevzilerinden kağıda sarılı taşla bir mesaj gelir. Açıp bakarlar; Farsça yazılmış bir not: ”Bizler Hindistanlı Müslüman askerleriz.  İngilizler bize, Almanlara karşı Osmanlı’nın  yanında savaşacağımızı söylediler. Biraz önce ezan sesi duyduk, siz kimsiniz? ”  Mehmetçiğin kanı donar. Tarih, kandırılmışlığın böylesine çok az şahit olmuştur. Hemen cevap verilir:  ”Burası Osmanlı payitahtının kapısı. Bizler de Asakir-i Osmanıyız.”

Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı’ya karşı savaşan Hintli askerlerin zaiyatı seksen beş bin kadardır ve bu rakam,  bütün cephelerdeki Hintli zaiyatının %70’ini teşkil etmektedir.

Osmanlı Topçuluğu – Kanuni Sultan Süleyman devrinde yıllarca İstanbul ‘da kalan yazmış olduğu eserini en büyük Hıristiyan Hükümdarı II. Felip’e takdim eden İspanyol yazar Cristobol de Villalo’un, dönemin Osmanlı Topçuluğu hakkında:

0

Kanuni Sultan Süleyman devrinde yıllarca İstanbul ‘da kalan yazmış olduğu eserini en büyük Hıristiyan Hükümdarı II. Felip’e takdim eden İspanyol yazar Cristobol de Villalo’un, dönemin Osmanlı Topçuluğu hakkında:

”Dünyada hiçbir devletin, Türk topçusu ile mukayese edilebilecek topçusu yoktur. İstanbul’da eski model olduğu için kullanılmayıp süs diye surlara konan topları inceledim. Bunlar bile İspanya ordusundaki toplardan çok kaliteli idi. Tophane sırtlarında çaptan düşmüş diye yığılan 40 kadar topu hayretle seyrettim.

Bunları alıp topçu kuvveti oluşturmak istemeyecek hiç bir Avrupa devletini bilmiyorum ” demiştir.

İsrail nasıl kuruldu?

0

İngilizlerin Osmanlı ile gerçekleştirdiği üç Gazze Savaşın’nın ilk ikisini Osmanlı kazanmasına rağmen üçüncüsü İngilizler kazanmıştır.  Artık Filistin toprakları İngiliz işgali altındadır. İngiliz ve Fransızlar yaptıkları bir anlaşmayla Suriye topraklarını Fransızlara bıraktılar.  Halbuki Suriye toprakları Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’a verilecekti. Fransızlar Şam’ı işgal etti ve Faysal’ı kovdu. Bunun üzerine kardeşi Abdullah, birlikleriyle Hicaz’dan Şam’a doğru hareket etti.

Devreye giren Churchill, Fransızların çok güçlü olduğunu onlara karşı bir harekete geçmesinin doğru olmayacağı söyleyerek Abdullah’ın bir askeri girişimde bulunmasını engelledi. Bu oyalama taktikleri 1946 yılına kadar sürdü. Osmanlı’yı arkadan vurmalarının ödülünü almak yıllarca beklemeleri gerekecekti. 1946 ‘da Abdullah’a geçici Ürdün krallığı verildi. Oysa onun hayali büyük Suriye idi.  Bu nedenle diğer Arap devletleri hiçbir zaman kendisine güvenmemiştir.

Ürdün Kralı Abdullah İngilizlerin ortaya attığı Peel Komisyonu’nu desteklediği bilinmektedir. Buna göre Filistin topraklarında  küçük bir İsrail Devleti kurulacak, Abdullah’a diğer Filistin toprakları verilecekti.  Ancak diğer Arap güçlerinin itirazı üzerine bu komisyon hayata geçmedi. Kral Abdullah’ın İsrail kuruluşu teklifine sıcak bakmasının en önemli sebebi, ne acıdır ki Filistin pay alabilme arzusudur.  Bu durum diğer Arap topraklarından pay almayı umduğunu dile getirmiştir.  Fakat bu gizli planları bir süre sonra açığa çıkmış, çevresinde hoşnutsunuz bir kitle meydana gelmeye başlamıştır.  Yıllar  önce Arap milliyetçiliği adı altında parlatılmış düşünceler yerini makam , mansıp, koltuk sevdasına bırakmıştır. Bir avuç toprak için dinini hedeflerini , dostlarını bir köşeye koyma ve kendi dünyasıyla alakası olmayan insanların uşağı haline gelme anlayışı , Arap dünyasında şok etkisi yapmıştır. Arap dünyasının gençleri kendilerini sorgulamaya çoktan başlamıştır.Koca Osmanlı devletini bunun için mi satmışlardı!!

Yavuz Sultan Selim – Mısırdan Gelen Hediye

0

Yavuz Sultan Selim Mısır fetholunup Kutsal Emanetler ve hilafet İstanbul’a taşındığında, Yavuz, emin adamlarından biri olan Kemal Paşazadeyi Mısır’ın emlakinin yazılmasına memur etti.

Kemal Paşazade riyasedindeki memurlar yazıp çizdikten sonra Mısır’da  her şeyin vakıf olduğunu ve İstanbul’a bir şey getirmenin mümkün olmadığını bildirerek: ”Mısır’da uçan kuştan yerde gezen canlılara kadar her şeye vakıftır,” dediler. Bu haber kendisine ulaşan Osmanlı Sultanı Büyük Yavuz, hiçbir şey getirelemeyeceğini öğrenince:  ‘‘Zararı yok! Bize Hadim-ül Haremeyn olmak şerefi yeter,” buyurdular.

Osmanlıların bir emperyalist olduğunu ve kendi idaresinde bulunan milletleri sömürdüğünü iddia edenlerin kulakları çınlasın.

Osmanlılar kendi idaresindeki yerleri değil sömürmek,  onlara hazineden  yaparak imar bile etmişlertir. Bugün yabancı diyarlarda kalan Osmanlı eserleri bunun bir numunesidir.

Fransızlar ve Türk Kafası

0

Kendilerine tarih boyunca sempati beslediğimiz ve Kanuni Sultan Süleyman devrinde donanma gönderip yardım elini uzatarak yok  olmaktan kurtardığımız Fransızlar bitkilere büyük zarar veren bir kurt çeşidine ”Türk” adını vermişler.

Ayrıca, kazancı, kuyumcu, düğmeci gibi sanatkarların perçin yaparken altlık olarak kullandıkları perçin  kıskacına da şamar oğlanı manasına ”Türk kafası” adını vermişlerdir.

Abdülhamit Han’ın İstihbarat Gücü

0

Batılı emperyalist güçlerin Ermenileri piyon olarak kullanıp kışkırtarak Anadolu’da karışıklar çıkardığı günlerde ,

İngiliz Büyükelçisi’nin Sultan Abdülhamit’e gelip küstahça:  ”Daha ne kadar Ermeni öldüreceksiniz?”  diye sorma cüretini göstermesi üzerine,  Ulu Hakan’ın keskin bakışlarını elçinin üzerine dikerek :

”Filan gün, filan saatte Karadeniz’in filan noktasına yaklaşıp , karaya Ermeniler’i Türklere karşı silahlandırmak için şu kadar sandık çıkaran ve komitacalara teslim eden İngiliz gemisinde Türk başına kaç silah bulunuyorsa tam o kadar Ermeni öldüreceğiz.” cevabını vermiştir.

Sultan Abdülhamit’in bu muazzam istihbarat gücü karşısında İngiliz elçisi dehşete kapılarak aptallaşmiştır.

Sultan Ahmet Han, bir gün Hüdayi Hazretlerine bir hediye göndermiş, o da bunu kabul etmeyerek iade etmişti. Padişah bu sefer aynı hediyeyi Şeyh Abdülmecit Sivasi’ye gönderdi. Onun kabul etmesi üzerine bir gün padişah kendisine;

0

Sultan Ahmet Han, bir gün Hüdayi Hazretlerine bir hediye göndermiş, o da bunu kabul etmeyerek iade etmişti. Padişah bu sefer aynı hediyeyi Şeyh Abdülmecit Sivasi’ye gönderdi. Onun kabul etmesi üzerine bir gün padişah kendisine;

”Bu hediyeyi Hüdaiyi’ye gönderdiğim kabul buyurmadılar.” dedi. Abdülmecit Sivasi’de; ”Padişahım, Hüdayi bir ankadır ki, leşlere tenezzül etmez.” cevabını verdi. Padişah birkaç gün sonra Hüdayi hazretlerinin sohbetine gidince; ”Geri gönderdiğiniz hediyeyi Abdülmecit Efendi kabul etti.” dedi. Bu söz üzerine Hüdayi hazretleri de;

Sultanım!  Şeyh Abdülmecit bir deryadır. Ona  bir katre necaset düşmekle pislenmiş olmaz.” diyerek zarifane bir cevap verdi.

Orhan Gazi’nin silah arkadaşı Gazi Ali Bey – Hereke tam fethedileceği sırada kaleden atılan bir ok Ali Bey’in gözüne saplandı.

0

Orhan Gazi İzmit’in fethine giderken, silah arkadaşı Gazi Ali Bey’i Hereke,nin fethine memur etmişti. Ali Bey, Hereke Kalesi yakınlarına gelince, kuvvetine bakmadan harekete geçti.

Hereke tam fethedileceği sırada kaleden atılan bir ok Ali Bey’in gözüne saplandı. Ali Bey eli ile  oku gözünden çıkartırken, yanında bulunan arkadaşları çok telaşlandılar, bunu göre Ali Bey şöyle dedi:

”Bre yiğit arkadaşlarım, ne telaş edersiniz. Bir başa bir göz yeter.İki gözü arkada bırakmaktansa tek gözlü olup ileriye bakmak daha iyidir.”

Yavuz Sultan Selim ”Hakimü’l-Haremeyni’ş-Şerifeyn” ünvanını neden kabul etmedi?

0

Düşünün Yavuz o gün ordularıyla bugünkü Türkiye’mizin Kilis  sınırında Til-Habeş bölgesinde Mercidabık Savaşi’nı kazanmış ve koca Memlük Devleti’ni yenmiş. Muzaffer bir komutan edasıyla Halep’e iniyor. Halep Ulucamii’nde cuma namazı kılınacak.  Cuma namazında hutbeye çıkan imam artık oralar  Osmanlı toprağı olduğu için Hutbede Yavuz’un adını okuyacak. ”Hakimü’l-Haremeyni’ş-Şerifeyn” diye okuyor. Yani  Mekke ve Medine’nin hakimi diye…  ”Yavuz hemen oturduğu yerden ayağa kalkıyor,  ”Hayır, hakim değil, biz ancak o kutsal beldelerin hadimi olabiliriz, diyor ve ondan sonra Osmanlı’nın yıkılışına kadar Osmanlı padişah unvanlarında ve tören hitaplarında ”Hadimü’l-Haremeyni’ş-Şerifeyn” ifadesi kullanılıyor.

Sabetaycılık nedir? Kendine Mesih diyen Sabetay Sevi nasıl dönme oldu?

0

Sabetaycılık aslında Türkiye’nin en önemli konularından biri olmakla beraber en az incelenen fakat hakkında en çok spekülasyon yapılan konulardan biridir. Ama diğer yandan da Türkiye’nin bir gerçeğidir.

2000’li yılların başında Ilgaz Zorlu’nun büyük çabaları ile popüler olan bu konu sanırım günümüzde büyük bir bilgi kirliliği ile yine sulandırıliyor.  Şimdi biraz geçmişe dönelim ve sabetaycılığın tarihsel seyrine bakalım. Yıl 1626 Sabetay Sevi dindar bir tüccar ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Ancak Sabetay zamanla bu dindarlığını daha da ileri götürüp önce Yahudi mistisizmi, sonra da Kabala ilgilenmeye başlar. Burada Kabala’nın hep yanlış anlaşılan bir kavram olduğunu belirtmekte fayda var. İşte Sabetay Sevi Kabala öğretilerine dalmış,  kendini bu konuda geliştirmişti. Sabetay’ın yaşadığı  zamanlar  Yahudilerin en acılı dönemlerinden biriydi.Polonya başta olmak üzere birçok yerde katliamlar olmuştu,Yahudiler büyük eziyet görüyordu. Kabala’da birçok işaret bulan Sebatay Sevi,  1666 yılında kıyametin kopacağına inanmıştı. Sadece kıyametin kopacağına inanmakla kalsaydı sorun yoktu ama gelecek olan Mesih’in kendisi olduğunu anlaması ve bu olayın tarihini 1648 olarak tespit etmesi bütün hayatını değiştirdi. Bu tarihten itibaren Sabetay Mesihliğini artık açıktan ilan etmeye başlamış ve İstanbul, Selanik, Gazze, Kudüs gezileriyle, kendisine inanan büyük takipçi kitlesi toplamıştı. Hahamlar işin buyüdüğünü görünce padişaha şikayet ettiler. Sabetay 1666 yılında tutuklandı, İstanbul’a getirilip burada dayak yedi. Padişah korkusuyla müslüman gibi gözüktü AZİZ MEHMET adını aldı Mesihlik yaparken yakalandı. Arnavutluğ’a sürgün edildi ve orda öldü.

12 yaşında Hükümdar olan Fatih Sultan Mehmet’in tahta oturduğunu duyan Avrupa 100.000 bin kişilik bir ordu toplamıştı. Fatih Sultan Mehmet’in yaptığı ise

0

Sultan II. Murat Han,  İstanbul ‘u birkaç kez kuşatmasına rağmen fetih ona bir türlü nasip olmamıştı.  Hacı  Bayram Veli: ”İstanbul’un fethi kundaktaki küçük şehzadeniz ile bizim Köse’ye nasip olacaktır” demişti. Kundaktaki şehzade Fatih Sultan Mehmet, Köse  ise Hacı Bayram Veli  talebesi  Akşemseddin idi. Sultan II. Murat Han,  İstanbul’un, fatihi olacak II. Mehmet ‘i en iyi şekilde yetiştirdi. İstanbul’un bir an önce fethetmesi için, kendisini tahtından fedakarlık edip,  Sultan II. Mehmet’i on iki yaşında tahta oturttu.

Osmanlı tahtına çocuk yaşta bir hükümdarın oturduğunu duyan Avrupa,  sevince gark olup; Osmanlı’yı balkanlardan atma ümidine düştüler. Hızla Osmanlı’ya karşı bir Haçlı Seferi düzenleyip , 100 bin kişilik bir orduyla Osmanlı topraklarına girdiler. Bunun üzerine  Vezirazam Çandarlızade Halil Paşa,  durumu Sultan II.Murat Han’a  bildirdi ise de Sultan Murat tahta geçmeyi kabul etmedi. Bunun üzerine genç padişah Sultan II.Mehmet derhal bir mektup kaleme alarak,  babası sultan II.Murat Han’a:

”Eğer Padişah siz iseniz ordunuzun başına geçiniz;yok eğer Padişah biz isek; size emrediyorum!  Hemen ordunun başına geçiniz” diyerek henüz çocuk yaşta iken düşündürücü zeka dolu bir paradoks sunarak babasının ordunun başına geçmesini sağlamıştır.

Kaynak:Osmanlı’dan Hikayeler Cuma Vural

Osmanlı’da Deliler – Osmanlı delileri,  Osmanlı kara ordusu içinde  ayrı bir hususiyete sahipti. Osmanlı’nın bütün ordusu Hz. Ali’ye  intisaplı iken onlar

0

Osmanlı delileri, Osmanlı kara ordusu içinde ayrı bir hususiyete sahipti. Osmanlı’nın bütün ordusu Hz. Ali’ye  intisaplı iken onlar  Hz.Ömer’e intisaplıdır. Gülpanklarında  Hz. Ömer’in  adı geçer. Bu insanlar son derece korkusuz, düşmanların önünde adeta yalın kılıç durur. Osmanlı ordusunun meşhur deliler takımları aynı  zamanda,  düşmana  yalın kılıç girerken korkutucu bir hüviyet kazanmak için kıyafetlerini acayipleştirirler.

Sırtlarına yırtıcı kuş kanatları takarlar ya da vahşi hayvan pençelerini ellerine geçirirler. Aslan,  kaplan kürklerine bürünürler hatta kafalarına bile geçirirler. Karşı taraftaki düşmanın,  üzerine doğru yalın kılıç gelen bu kişinin insan mı yoksa başka bir yaratık mı olduğunu anlamadan zaten kafası gövdesinden ayrılıverir.

Kaynak:Osmanlı’nın Şifreleri Talha Uğurluel Cansu Özgen

x
Open