Ana Sayfa Blog

Cahiliye dönemi meşhur şairi İmru’l-Kays’ı Bizans hükümdarı Kayser neden zehirleterek öldürdü?

0

Hucr el-Kindi’nin oğludur. Kabe’ye asılan yedi meşhur şiirden birinin sahibidir. Onun şiiri, Kabe’ye asılan diğer şiirlerden daha şöhretli ve övgüye daha layıktır. Şiirin ilk mısrası şöyledir:

”Dur da, yarı ve yurdu anıp ağlayalım.”

Resulullah şöyle buyurmaktadır:

”İmrü’l Kays, Cehennem’e giden şairlerin bayraktarıdır.”

İmru’l Kays, yaşadığı yerlerin bazısını şiirinde anlatır. Bunlardan birisi şöyledir:

”Dur da sevgiliyi ve yurdu anıp ağlayalım.

Sıktü’l-Liva’da, Dahul ile Havmel arasında dur.

Tudiha ile Makra’yı… oranın izi silinmemiş. 

Kuzeyden ve güneyden gelen rüzgarlar orayı yıkamamış.”

Bazılarının anlattıklarına göre; İmru’l-Kays, Bizans hükümdarı Kayser’e övgüler düzerek bazı savaşlarda ondan yardım dilemiş, ama imparatordan umduğunu bulamayınca onun huzurunda yüzüne karşı ona hicivde bulunmuştu. (Öfkelenen) imparatorun ona zehir içirtip ölümüne yol açtığı söylenir. Ölmek üzereyken Asib Dağı’nın yanında bulunan bir kadının mezarının yanına sığınmış, orada şu şiiri yazmıştı:

”Ey komşu! Mezar yakındır,

Asib durdukça ben de buradayım.

Ey komşu! İkimiz burada garibiz. 

Garipler birbirlerine akrabadır.”

Hz Peygamber’in Hayatı – İbn Kesir

E’üzü Besmele çekmenin 5 faydası

0

Kul, Allah’a sığınmakla beş fayda eder:

1- Dini yaşantısında bir süreklilik sağlar.

2- Şeytanın şerrinden ve vesvesesinden kurtulur.

3- Korunaklı bir hisara girmiş ve Allah’a yaklaşmış olur.

4- Peygamberler, özü-sözü bir olanlar, şehidler ve imanına yaraşır bir hayat sürenlerle birlikte güven ve huzur içinde Allah’a kavuşur.

5- Yerin ve göğün Rabbi ona yardım eder.

Kaynak: Kuran ve Hadislerden öğütler Abdulkadir Geylani

Ünlü seyyah Marco Polo, Hasan Sabbah ve Haşhaşileri nasıl anlatıyor?

0

Williami İranlı Haşişiler için -çoğulu melahide, tekili mülhit olan Arapça sözcükten türeme- muliech veya mulihet sözcüklerini kullanır. ”Dinden çıkan, dinsiz” manasına gelen bu sözcük, sıklıkla, ehlisünnet dışı tarikatlara, bilhassa da Haşişilerin bağlı oldukları İsmaili mezhebine atfen kullanılmıştır. Haşişilerin adına, bir kez daha, bu sefer, yolu 1273 yılında İran’dan geçmiş olan meşhur bir seyyahın, Marco Polo’nun seyahatnamesinde rastlamaktayız. Polo, anlatısında, uzun yıllar tarikatın merkezi olmuş Alamut vadisini ve vadinin ismini taşıyan kaleyi tasvir etmektedir:

Şeyh’in kendi dillerindeki ismi Alaaddin’dir. İki dağ arasındaki bir vadinin girişlerini kapattırmış ve burayı envaitürlü meyvelerin yetiştiği, eşi benzeri görülmemiş güzellikte bir bahçeye çevirtmiştir. İçerisine her biri göz kamaştırıcı zarafette resimlerle bezeli, akla hayale gelmeyecek görkemli köşkler ve saraylar inşa ettirmiştir. Kanallardan alabildiğine şarap, süt, bal ve su akmaktadır. Dünya güzeli kadınların ve genç kızların ellerindeki çalgılardan en hoş tınılar, dudaklarından en hoş şarkılar dökülür, dans figürleri izleyeni büyüler. Şeyh’in gayesi, tebaasını buradan öte bir cennetin olmadığına inandırmaktır. Bunun için, Hz Muhammed’in sözünü ettiği, ırmaklarından şarap, süt, bal ve suyun eksik olmadığı, sakinlerini zevklerin doruklarına eriştiren hurilerle dolu cennet tasvirini örnek almaktadır. Sahiden de bu civarda yaşayan Arapların gözünde vadi, cennetin ta kendisiydi.

Haşişiler olarak ayırdıklarının haricinde kimse bahçeye alınmıyordu. Bahçenin girişinde, dünyaya kafa tutabilecek denli güçlü bir kale vardı, başka da bir girişi yoktu. Bizzat kendi maiyeti altına almak üzere sarayında barındırdığı on iki ila yirmi yaş arası gençlere, tıpkı Hz Muhammed gibi, cennet hikayeleri anlatıyordu; gençler de, Sarrasinler Hz Muhammed’e nasıl inanıyorlarsa aynı inançla ona bağlıydılar. Önce kendilerine uyuşturucu bir iksir içirip, ardından dörderli, altışarlı ya da onarlı gruplar halinde bahçesine sokuyordu. Böylece, gözlerini açtıkları vakit gençler kendilerini dillere destan bahçelere buluyorlardı.

Uyanıp da kendilerini hayal dahi edemeyecekleri güzellikte bir mekanda buluverince, buranın cennetin ta kendisi olduğuna kanaat getiriyorlardı. Etraflarında gönüllerince oynaşan kadınlar ve genç kızlar, kendileri de gençliklerinin baharında olunca, burayı terk etmek akıllarının ucundan dahi geçmiyordu.

Bizim ihtiyar dediğimiz Efendi sarayını alabildiğine görkemli bir hale getirerek, basit dağlı halkı alabildiğine görkemli bir hale getirerek, basit dağlı halkı kendisini yüce bir peygamber olduğuna inandırmıştı. Haşişilerinden birini bir göreve yollamak istediği vakit, aynı iksirle bu sefer sarayına taşıtıyordu. Genç adam gözünü açtığı vakit, kendisini cennetten sonra hiç de hoş gelmeyecek kalenin içerisinde buluveriyordu. Ardından Şeyh’in huzuruna çıkarılıyordu ve genç adam bir peygamberin huzurunda olduğuna canı gönülden inanarak önünde hürmetle secde ediyordu. Şeyh nereden geldiğini soruyordu, o da cennetten geldiğini ve burasının Hz Muhammed’in Kuran’da sözünü ettiğinin tıpatıp aynısı olduğunu söylüyordu. Bu da hiç şüphesiz, yanında hazır bekleyen ve bahçeye henüz davet edilmemiş olanların bir an için dahi olsa bahçeye girebilme arzularını kamçılıyordu.

Şeyh, bir hükümdarın katlini isteyeceği vakit gence şöyle diyordu: ”Git ve şunu, şunu öldür; geri döndüğünde meleklerim seni cennete taşıyacaklar. Ölsen dahi, seni cennete almaları için meleklerimi yollayacağım.” Bu sözlerle, geri dönmek için can attığı cennetin anahtarına ilelebet sahip olduğuna inanan genç, sabırsızlıkla düşmanını katletmeye koşuyordu. Bu sayede, Şehy’in, ölümüne karar verdiği kim varsa müritleri sırada bekliyordu. Elindeki böylesi muazzam gücün yarattığı korku hissi, kendilerini hançerin ucunda hisseden hükümdarları kendisiyle iyi geçinmeye mecbur kılıyor, tehdit yaratacak fiillerden alıkoyuyordu.

Şunu da eklemeden geçemeyeceğim; Şeyh’in emrinde, kendisiyle tıpatıp aynı tarzda hareket eden başka kimseler de bulunuyordu. Bunlardan birini Şam’a, bir diğerini de Kürdistan’a yollamıştı.

Haşhaşiler – Bernard Lewis

Cengiz Han’a suikast düzenlemeye çalışan 40 Haşhaşi’ye ne oldu?

0

İran doğumlu tarikat hakkında yeni ve birinci elden bilgiler edinilmeye başlanmış. Fransa kralının 1253-1255 tarihleri arasında Moğol hanı Cengiz Han’ın Karakurumda’daki sarayına yollamış olduğu Flaman rahip Rubruck’lu William, bu hususta ilktir. William, seyahati sırasında, yolunun üzerindeki İran’da, Haşişilerin, Hazar denizinin güneyinden geçen Hazar dağlarıyla bitişik bir sıradağı mesken tutmuş olduklarını kayda geçirmiştir. Karakurum’a vardığındaysa, tebdili kıyafet içinde kırk kadar Haşişi’nin kendisine suikast düzenlemek üzere yolladığı duyumunu almış olan Cengiz Han’ın olağanüstü güvenlik önlemlerine başvurduğuna tanıklık etmektedir. Cengiz Han bu duyuma cevaben, kardeşlerinden birini başına geçirdiği bir orduyu önlerine çıkanı öldürmeleri emriyle Haşişin topraklarına yollamıştır.

Haşhaşiler – Bernard Lewis

Cengiz Han Buhara’daki Büyük Cami’ye girdiğinde ne yaptı?

0

Görgü tanıklarının aktardığına göre, Cengiz Han Buhara’nın merkezine gelince büyük camiye doğru gitti ve bunun şehirdeki en büyük bina olması nedeniyle sultanın evi olup olmadığını sordu. Burasının sultanın değil Allah’ın evi olduğu söylendiğinde, hiçbir şey söylemedi. Moğollar için tek bir ilah vardı ve o bir ufuktan diğerine her yeri kaplamaktaydı; tüm yeryüzünün hakimiydi, tek bir yerde bulunamazdı. Cengiz Han, her zaman yaradanın varlığını hisseder, yurdundaki dağlarda onun sesini duyardı ve onun sözlerine uyarak büyük şehirlerin ve devletlerin fatihi olmuştu.

Cengiz Han, büyük camiye girmek için atından indi; hayatı boyunca içine girdiği bilinen tek binaydı bu. İçeri girdikten sonra, bilginlerin ve din adamlarının atlarına yem vermelerini emretti, böylece kontrolü altına giren dindar kişilere hep yaptığı gibi, onları da gelecekteki tehlikelerden kurtarmış ve koruması altına almış oluyordu.

Daha sonra, şehrin en zengin 280 adamını camiye çağırdı. Cengiz Han’ın şehir duvarlarının arasında çok az tecrübesi olmasına rağmen insan duygu ve düşüncelerinin nasıl işlediği hakkında derin bir kavrayışı vardı. Cengiz Han, adamları camide toplamadan önce, minberin merdivenlerinden birkaç basamak çıktı, daha sonra Buhara’nın elitlerine bakmak için döndü. Tercümanlar aracılığıyla, sultanlarının ve kendilerinin günahları ve suçları için onları amansız bir şekilde azarladı. Bu hatalar için suçlanması gereken kişiler sıradan halk değildi. ”Bu günahları işleyenler aranızdaki büyük olanlar. Eğer siz büyük günahlar işlemeseydiniz, Allah sizin üzerinize benim gibi bir ceza göndermezdi,” dedi.

Daha sonra her zengin adamı, Moğol savaşçılarından birinin denetimi altına verdi. Moğol savaşçılar bu adamlara eşlik ederek onların hazinelerini toplayacaklardı.

Cengiz Han – Jack Weatherford

Hz Hamza Ebu Cehil’in kafasını yay ile neden yaraladı?

0

Yunus b. Bükeyr, Muhammed b. İshak’ın şöyle dediğini rivayet eder: Bana, Eslem Kabilesi’nden hafızası sağlam bir adam şunu haber verdi: Ebu Cehil, Safa Tepesi’nin yanında, Resulullah’ın karşısına çıkıp O’na eziyet etmiş, küfretmiş ve dinini kötüleyerek hoşuna gitmeyen hareketlerde bulunmuştu. Ebu Cehil’in bu yaptıkları, Hamza’ya anlatıldı. Bunun üzerine Hamza, Ebu Cehil’e doğru yönelip gitti, onun başının yanında dikilip yayını kaldırarak ona vurdu ve onun kafasını görülmemiş bir şekilde yardı.

Orada Kureyş’in Mahmuzoğulları Kabile’sinden bazı adamlar, Hamza’ya karşı Ebu Cehil’e yardım etmek için ayağa kalktılar ve:

-Ey Hamza! Senin de (atalarının) dininden çıktığını görüyoruz!’ dediler. Hamza:

-‘Beni bundan kim alıkoyabilir? Muhammed’in, Allah’ın Resulü olduğuna, söylediklerinin gerçek olduğuna tanıklık etmemi gerektiren deliller ortaya çıkmıştır. Allah’a yemin ederim ki, İslam’a girmekten geri dönmeyeceğim. Eğer sizler iddianızda doğru kimseler iseniz o zaman beni bundan alıkoyun!’ dedi. Ebu Cehil:

-‘Hamza’ya ilişmeyin! Allah’a yemin ederim ki, ben, onun yeğenine gerçekten çirkin sözlerle küfrettim!’ dedi.

Hamza müslüman olunca Kureyşliler, Resulullah’ın güçlendiğini ve engel çıkaramayacaklarını anladılar. Artık eskisi gibi O’na hakaret etmekten vazgeçtiler.

Böylece Hamza, Allah’ın kendisiyle dinini güçlendirdiği kimselerden oldu.

İbn Kesir -Hz Peygamber’in Hayatı

Selçuk Bey ve maiyeti nasıl Müslüman oldu?

0

Türklerin dini inancı ile İslamiyet arasında tek tanrıya tapma, ahiret inancı vs. gibi önemli benzerlikler vardır. Bu benzerliklerin yanında Selçuk Bey, Cend’e geldiğinde İslam dininin üstünlüğünü yakından görmüş, ayrıca yoldaşlarına danışarak Müslüman olmaları halinde önlerine çıkacak imkanları konuşmuşlardır. Bu görüşmeler sonucunda İslamiyet ile Türklerin Tanrı inancının yakınlığı, Müslüman tacir ve mutasavvıfların bu yeni dini tanıtıcı faaliyetleri ile Oğuz Yabgusu ile girişilen mücadelenin de etkisiyle Müslüman olmaya karar verilmiştir. Bu karar verildikten sonra Buhara’nın kuzeyindeki Zandana’ya (Zandak) elçi gönderip şehrin valisinden kendilerine İslamiyet’i öğretecek din adamı istemişlerdir.

Sorularla Selçuklu Tarihi – Büyük Selçuklular

Gazneli Mahmud, Selçuklu Sultanı Arslan Yabgu’yu hileyle nasıl yakaladı? Arslan Yabgu nasıl öldü?

0

Mikail’in torunları Tuğrul ve Çağrı beyler bunları yaşarken, ailenin büyüğü Arslan Yabgu, yeğenlerinden bağımsız hareket ediyordu. Karahanlı hanedanı mensuplarının Maveraünnehr’deki iktidar mücadelelerine dahil olan Arslan Yabgu’nun gün geçtikçe askeri gücünü artırması, Gazneli Mahmud ile Karahanlı hükümdarı Yusuf Kadır Han’ın dikkatini çekti. İleride kendileri için tehlikeli bir güç olmasından endişe ettikleri Arslan Yabgu’yu etkisiz hale getirmek hususunda anlaştılar.

Taraflar arasında gerçekleşen mutabakata göre, Horasan ve Harezm Gaznelilerin kontrolünde olacak, Şark ülkeleri Karahanlılara verilecek ve Ceyhun Nehri iki devlet arasında doğal sınır kabul edilecekti. Ayrıca Buhara civarında hüküm süren Karahanlı Ali Tegin’in hakimiyetine son verilecek, gün geçtikçe tehlikeli olmaya başlayan Selçuklular da Horasan’a nakledilecekti. Gazneli Mahmud, antlaşma hükümlerine göre kendi payına düşeni yaptı. Semerkand’ta huzuruna çağırdığı Arslan Yabgu ile oğlu Kutalmış’ı hile ile yakalattı. Arslan Yabgu’ya bağlı Türkmenlerden yaklaşık 4 bin çadırlık halkı aynı yıl içerisinde Horasan’a nakletti.

1028 yılına gelindiğinde Gazneli Mahmud, yerli halkın şikayeti üzerine Arslan Yabgu’ya bağlı bu Türkmenler üzerine ordu sevk etti. Çeşitli bölgelere dağılan bu Türkmenlerin bir kısmı da bu baskından sonra Azerbaycan üzerinden Anadolu’ya geldi. Diğer taraftan babasıyla birlikte tutsak alınan Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış bir yolunu bulup kaçarken, babası da Hindistan’daki Kalincar Kalesi’nde hapsedildi ve 1032 yılında orada vefat etti.

Sorularla Selçuklu Tarihi – Büyük Selçuklular

Cengiz Han kardeşi Begter’i neden öldürdü?

0

Begter, Temuçin’den yaş olarak biraz daha büyüktü ve babası öldürüldükten sonra en büyük erkek çocuğun özel yetkilerini yavaş yavaş uygulamaya geçirmeye başlamıştı. Gizli Tarih’te sözü edilen bir olaya göre, Temuçin’in kini oldukça önemsiz gibi görünen bir olay sırasında patlak vermişti. Görünüşe göre Temuçin’in vurduğu bir kuşu Begter zorla almıştı. Begter bunu ailenin reisi olduğu iddiasını güçlendirmek için yapmış olabilirdi. Bundan kısa bir süre sonra, Temuçin ve kendisinden sonra doğan öz kardeşi Kasar, Onon Nehri’nde balık tutarken bir ara üvey kardeşleri Begter ve Belgütey ile birlikte oturdular. Temuçin küçük bir balık yakalamıştı fakat üvey kardeşleri balığı ondan zorla almışlardı. Oldukça öfkelenen ve hayal kırıklığına uğrayan Temuçin ile Kasar hemen neler olduğunu anlatmak için anneleri Höelün’ün yanına gittiler. Höelün kendi oğullarının tarafını tutmak yerine, onları yüzüstü bırakan düşmanları Tayichiudlar konusunda endişelenmelerini ve büyük kardeşleriyle kavga etmemelerini söyleyerek Begter’in tarafını tutmuştu.

Höelün’ün Begter’in tarafını tutması, Temuçin’in dayanamayacağı bir geleceğin habercisi olmuştu. Begter en büyük erkek çocuk olarak sadece kendisinden küçük olan kardeşlerine emirler vermekle kalmıyordu, kendi annesinin dışında, babasının diğer dul eşlerinden biriyle evlenmek de dahil olmak üzere çok fazla ayrıcalığa da sahipti. Kocasının erkek kardeşlerinden biriyle evlenemeyen dul Höelün için geleneklerine göre en uygun eş, kocasının başka bir kadından olan oğlu Begter olacaktı.

Temuçin ise Begter’in bu konuma gelmesini kabullenmeyecekti. Temuçin, annesiyle Begter hakkında tartıştıktan sonra, girişi örten keçeyi yana fırlatarak öfke içinde koşmaya başladı. Bu, Moğol kültüründe oldukça saldırgan bir davranış olarak kabul edilirdi. Küçük kardeşi Kasar da peşinden gitti.

İki kardeş, küçük bir tepeciğin üzerinde oturmuş, sessizce bozkırları seyreden Begter’i buldular ve çayırların arasından dikkatli bir şekilde ona yaklaştılar. Temuçin ailedeki en iyi nişancı olan Kasar’a tepeciğin önüne geçmesini, kendisinin de bu sırada tepenin arka tarafına tırmanacağını söyledi. Sanki dinlenme halindeki bir geyiğe ya da otlayan bir ceylana sinsice yaklaşırmış gibi usulca Begter’e yanaştılar. Hedefi kolayca vurabilecek bir uzaklığa geldiklerinde, ikisi de sessizce yaylarına birer ok yerleştirdi ve aniden yaylarını çekerek çayırlığın dışına doğru oklarını attılar. Begter kaçmadı ya da kendini savunmaya çalışmadı; kendisinden küçük olan kardeşlerinin önünde korktuğunu göstermeyecekti.

Temuçin ile Kasar, Begter’le aralarındaki mesafeyi koruyarak oklarını attılar, Temuçin Begter’i arkadan, Kasar ise önden vurmuştu. Toprağa doğru akan kanının kendilerine bulaşmaması için Begter’e yaklaşmadılar; geri dönüp Begter’i ölüme terkettiler.

Cengiz Han – Jack Weatherford

Stalin 30.000 Moğol’u neden idam etti?

0

Cengiz Han’ın, yüzyıllardır sadık lamalar (Tibetlilerin ve Moğolların Buda rahiplerine verdiği ad) tarafından korunan ve yüceltilen ruhu, 1937 yılında Orta Moğolistan’da, siyah Shankh Dağları’nın eteklerinde Ay Nehri’nin kıyısında bulunan Budist tapınağında kayboldu. Stalin’in taraftarları 1930’lu yıllar boyunca, kültür ve dinlerine karşı çıktıkları için otuz bin Moğol’u idam etti. Askerler, manastırları ardı ardına harabeye çevirdiler, rahipleri öldürdüler, rahibelerin ırzına geçtiler, kutsal eşyaları kırdılar, kütüphaneleri yağmaladılar, kutsal kitapları yaktılar ve tapınakları yıktılar. Söylentilere göre, Cengiz Han’ın Shankh Tapınağı’nda tutulan ruhunun simgesini birisi gizlice kurtardı, saklamak için başkent Ulanbatur’a kaçırdı ve Cengiz Han’ın ruhu buradan kayboldu.

Ülke 1962 yılında, Cengiz Han’ın sekiz yüzyılıncı doğum yıldönümünün anısına küçük pul serileri hazırladı. Hükümetin ikinci en üst düzey üyesi olan Tomor-ochir, Cengiz Han’ın doğum yerini belirtmek için Onon Nehri’nin kıyısında bir anıt inşa edilmesi yetkisi verdi ve Moğol İmparatorluğu’nun tarihindeki iyi ve kötü yönleri değerlendirmek üzere bilim adamlarının katıldığı bir konferans düzenlenmesini destekledi. Hem pul hem de bir anıt üzerinde, Cengiz Han’ın kayıp suldesinin, fetihleri yaptığı at kılından ruh sancağının ve ruhunun huzur içinde yattığı yerin görüntüsü resmedilmişti.

Yaklaşık sekiz yüzyıl sonra dahi, sulde hem Moğollar hem de Moğolların fethettiği halklar için çok derin duygusal anlamlar taşıyordu. Öyle ki, Ruslar, sulde’nin pulda resmedilmesini milliyetçi bir uyanış ve potansiyel bir saldırı olarak değerlendirdi. Sovyetler, uydu devletlerinin bağımsız bir yol seçmesi veya daha da kötüsü Moğolistan’ın, diğer komşusu ve bir zamanlar Sovyetler Birliği’nin en iyi dostuyken düşmanı haline gelen Çin’le yakınlaşması korkusuyla mantıksız bir tepki gösterdi. Moğolistan’da, komünist otoriteler pul basımını ve bilim adamlarının çalışmasını engelledi. Parti görevlileri,

”Cengiz Han’ın rolünü ülküleştirme eğiliminde” olduğu gerekçesiyle Tomor-ochir’i hainlikle suçlayarak görevden aldı, ülke içinde sürgüne gönderdiler ve daha sonra balta ile öldürdüler. Komünistler, Çinli casuslar, sabotajcılar ve baş belalıları olarak nitelendirdikleri Moğol bilim adamlarının çalışmalarına odaklandılar. Ardından gelen milliyetçilik karşıtı kampanyada oteriter arkeolog Perlee’yi hapse attılar. Perlee burada Tomor-ochir’in öğretmeni olmak ve Moğol İmparatorluğunun tarihini gizlice araştırmak suçlarından, son derece zor koşullar altında tutuldu.

Cengiz Han döneminin tarihiyle ilgisi olan tüm öğretmenler, tarihçiler, sanatçılar, şairler ve şarkıcılar tehlike altındaydı. Yetkililer bir kısmını gizlice idam etti. Diğer bilim adamları işlerini kaybetti ve aileleriyle birlikte sert Moğol ikliminde evlerinden atıldılar. Ayrıca tıbbi bakım alamadılar ve birçoğu Moğolistan’ın geniş açıklık alanlarındaki farklı yerlere sürgün edildi.

Bu tasfiyeler sırasında, Cengiz Han’ın ruh sancağı tamamen kayboldu ve büyük bir olasılıkla Moğol halkını cezalandırmak için Sovyetler tarafından tahrip edildi.

Cengiz Han – Jack Weatherford

Cengiz Han büyü yapıp, cinlerle dostluk mu yapıyordu?

0

Tüm tarihi gerçeklere rağmen Cengiz Han’ı demirci yapmak, onu biraz da Şaman yapmaktı ve bunun için çok neden vardı. 12. yüzyıl, Şamanların hırslarının arttığı ve büyük bir olasılıkla uzun zamandan beri ulaşmak için can attıkları yüce güce karşı konulmaz yükselişlerinin başladığı dönemdi. ”Büyük Şaman Papazı”, Beki adı altında Güney Sibiryalı ormancı ulusların çoğunda, daha az bir ölçüde de göçebe çobanlarda önder konumuna ulaştı. Elde ettikleri başarı ve Tayciutlar, Tümetler, Merkitler, Kırgızlar ve kısa bir süre sonra Naymanlar, Tatarlar ya da Kongiratlarda üstlendikleri sihirsel-dinsel ve politik ikili işlevleri çok açıktır. Cengiz Han’ın gerçek ya da gerçek olduğu varsayılan büyük amcası, ilk Moğol İmparatorluğu’nun son hanı Kutula’nın bir Şaman olup olmadığının belirlenmesi ortaçağ Şamanizm tarihi ve Cengiz Han soyu tarihi açısından ilginç olur. Reşidüddin’in bu konu hakkındaki açıklamalarına rağmen hala bir şüphe kalmıştır:

”Kış geceleri, tüm ağaçları ateşe atıp yanında yatma alışkanlığı vardı. Yanan tahtanın külleri üstüne düşer, derisini kızartırdı, ancak o buna dikkat etmez ve uykusundan uyanırsa, bir böcek tarafından ısırıldığını düşünürdü.”

Cengiz Han hiçbir zaman demirci olmadığı gibi, Şaman da olmamıştı -kanıt olarak Büyük Şaman rahipliğine karşı verdiği savaş ve sonunda onları köleleştirmesi yeterlidir- yine de Şaman olduğu söylenirken tereddüt edilmemişti. Bu hikayelerin sorumlusu, fatihin ölümünden yaklaşık otuz yıl sonra eserini yazan tarihçi Cüzcani’dir. Anlattıklarına göre Timuçin büyü yapıyordu ve cinlerle dosttu. Transa girer ve bu haldeyken cinler tarafından esinlenerek sözler söyler, özellikle de kendi zaferlerini öngörürdü. Bu bilginin doğruluğundan emin değiliz, ancak bozkır uygarlığı için hiç garipsenecek bir durum değildir: Bu sonraları daha Müslüman bir bağlamda Timurlenk hakkında da yayılacaktı. Hristiyanlar ve Müslümanların birbirleriyle yarışırcasına tekrarladıkları gibi, iktidardan yanaysalar fatihe melekler, aleyhindeyseler cinler yol gösterir.

Moğol İmparatorluğu – Jean Paul Roux

Yavuz Sultan Selim Kalenderi derviş kılığına girerek Şah İsmail ile santranç oynadı mı?

0

Selim daha sonra Şah İsmail’in baskıları sonucu Akkoyunlu topraklarından kaçmak zorunda kalan Sünni halkı, Trabzon bölgesine yerleştirdi. Bu iskan hareketi, bölgenin nüfus profilinde ve dini yapısında ciddi bir kırılmayı da beraberinde getirdi. Gelibolulu Mustafa Ali’nin yazdığına göre 916 yılı sonlarında (Mart 1511) 3.000 kişilik bir kuvvetle Trabzon sınırlarında tahribat yapmak üzere gönderilen Şah İsmail’in kardeşini yakalayıp Trabzon’da hapsetmişti.

Bu yıllarda gizlice İran’a gittiği, hatta Şah İsmail ile karşılıklı santranç oynadığı gibi birçok hikayenin anlatılmış olması, tarihi gerçeklerle bağdaşmazsa da, onun Safevilerin faaliyet yönünü oluşturması bakımından ilginçtir. Hikayeye göre bir Kalenderi dervişi kılığındaki Selim ile Şah İsmail, birbirlerini sıkça ziyaret eder, santranç ve harp oyunları oynarlardı. Bir santranç oyunu sırasında Selim, Şah İsmail’i yenmiş ve bu arada güya yüzüğünü bir taşın altında saklamış, nice yıl sonra Tebriz’i fethettiğinde de bu taşı bulup yüzüğü halka göstermişti.

Evliya Çelebi’nin naklettiği bu hikayeyi, ondan çok önce 1577-1578’de eserini kaleme alan Mehmed Zaim, biraz daha farklı olarak zikretmiştir. Mehmed Zaim hadiseyi pek de inandırıcı bulmayarak mealen şöyle anlatır:

”Sultan Selim Han Trabzon’da bey iken kalender şeklinde Tebriz’e varıp Şah İsmail ile santranç oynamış. Şahı dört hamlede mat edip, şah mat dediğinden ötürü İsmail elinin arkasıyla şehzadenin sinesine vurarak bre murdar ışık, hiç şah mat olur mu? Tutalım edebin yok imiş, hatıra riayet etmek sende hiç olmaz mı demiş. Ertesi günü Şah İsmail, Sultan Selim’e bin sikke altın bahşiş vermiş, şehzade dahi şahın verdiği altınları saray kapısı önünde şah ata bindiğinde konulan ayak taşı altında kisesiyle birlikte gömmüş. Bu rivayet halk arasında yaygındır ve hiçbir kitapta yer almaz. Fakat bu söze inananlar: ‘Sultan Selim, Tebriz’e girdiğinde şahın saray kapısı önüne varıp Kefe dizdarlığından yeniçeri ağalığına getirilmiş olan Kasım Ağa’ya seslenerek, ağa ağa şahın ata bindiği taşın altına elimle koyduğum bin sikke helal altınım vardır, bunu sana ihsan ettim, deyince herkes merak eder, acaba bu kelamın aslı var mıdır, diye bakışır. Kasım Ağa atından iner, taşın altını yoklayıp kesesi çürümüş çil altınları ortaya çıkarır ve hemen bir mendile koyar. Herkes padişahın kerametinden hayran olur. İşte bu hadise vaktiyle onun şah ile santranç oynayıp altınları taşın altına koymasının delilidir derler. Doğrusunu ancak Allah bilir.”

Asıl ilginç ve şüphesiz doğru olmayan başka rivayetler Evliya Çelebi’de bulunur. Evliya Çelebi, teferruatlı bir şekilde onun babasıyla mücadele ettikten sonra dönüp Trabzon’a geldiğini, fakat yerini oğluna bırakıp ”terk-i diyar” ettiğini, Acem’e gittiğini Şah İsmail ile santranç oynadığını, Horasan’a kadar uzandığını belirtir. Bir başka yerde de Şah İsmail ile santranç oynadıktan sonra Bağdat’a, oradan Mekke-Medine’ye, Mısır’a yolculuk yaptığını Sultan Gavri’nin haline vakıf olduğunu bile yazar. Bu gibi rivayetler 1. Selim’in yaklaşık 150 yıl sonra bile hala halkın zihninden -iyi veya kötü- silinmediğinin bir göstergesi olarak mütalaa edilebilir.

Evliya Çelebi Seyahatnamesi

İbn Kemal’in naklettiği bir rivayete göre, Fatih, sünnet törenlerinden bir gün sonra içlerinde Selim’in de bulunduğu torunlarını huzuruna çağırtmış ve onlara ”atanızı mı çok seversiniz yoksa

0

Kaynağın ifadesine göre Selim, diğer kardeşleri Şehinşah, Ahmed, Korkud, Mahmud, Alemşah ve amcası Cem’in oğlu Oğuz Han ile birlikte İstanbul’da dedelerinin huzuruna çıkarılmış, çocuk yaştaki bu şehzadelerin hepsi sünnet edilmiştir.

İbn Kemal’in naklettiği bir rivayete göre, Fatih, sünnet törenlerinden bir gün sonra içlerinde Selim’in de bulunduğu torunlarını huzuruna çağırtmış ve onlara ”atanızı mı çok seversiniz yoksa beni mi?” diye sormuş.

Ahmed’in dışındaki çocukların hepsi bir ağızdan onu daha çok sevdiklerini belirtecek şekilde: ”Sultanımı artuk severiz,” diye cevaplamış. Şehzade Ahmed ise babasını sevdiğini söyleyince, Fatih bundan pek hoşlanmamış, ona kırılmış. Bu olay Şehzade Selim’in diğer kardeşleriyle birlikte sık sık dedesini gördüğünü ve onunla konuştuğunu gösterir

Hatta başka bir rivayete göre, çok sonraları padişahlığı sırasında kendisine Fatih Sultan Mehmed’in bir resmi gösterildiğinde, çocukluğunda onun dizlerinde büyüdüğünü, yüzünün şeklinin hayalinden silinmediğini belirtmiş, nakkaşın resmi dedesine tam olarak benzetemediğini söylemişti:

”Merhum Sultan Mehmed hazretlerini tasvir etmek istemiş, amma benzetememiş. Merhum bizi hal-i tufiliyetimizde (çocukluğumuzda) mübarek dizleri üstüne almışlardır. Suret-i şerifleri hayalimdedir. Doğan burunlu idiler, bu nakkaş tamamca benzetememiş.”

İbn Kemal, Tevarih-i Al-i Osman

Eşşeği ile birlikta kazığa oturtulan Moğol hükümdarı Ambakay

0

Moğollar, büyük olasılıkla göçebe imparatorlukların kalbinde yaşanmış zafer dolu öykülerinden etkilenerek kendi varlıklarını ortaya koyma özlemini duyuyor, yani birleşmek istiyordu. Bunun için büyük bir olasılıkla tüm 11. yüzyıl ve kesin olarak 12. yüzyılın başından itibaren iyi kötü çaba harcamışlardı. Bu noktada daha ileri tarihli Cengiz Han dönemi olayları tarafından etkilendiğini sandığımız geleneklere göre, 11. yüzyılın sonlarında halkının toptan öldürülmesinden sonra Kaydu adında bir Moğol beyi, Celayirler gibi diğerlerinden uzakta yaşayan boylar da dahil olmak üzere, Moğolca konuşan boyların çoğunu yetkesi altında toplamayı başarmıştı.

Bununla birlikte Kaydu, efsanenin belirsizlikleri arasından zar zor ortaya çıkmaktadır, ancak torunu Kabul’un 1135-1139 yılları arasında gerçekten bir hükümdar olarak kabul edildiği, baskı ve şiddet dolu bir yetkeye sahip olduğunu sanıyoruz. Kabul Han gerçekten de parlak bir hükümdar olarak ortaya çıktı ve ”ilk Moğol İmparatorluğu” denen imparatorluk onunla birlikte doruğa ulaştı, ancak bu mütevazı bir doruktu. Kaydu belki zafer sarhoşluğundan ya da Çinlilerin güvensizlikleriyle karşı karşıya kaldığından, onlarla kozunu paylaşmakta gecikmedi. Çinliler ona karşı biri 1139’da sonuç vermeyen, diğeri 1147’de kibirli Moğolları yola getiren iki sefer düzenledi.Kabul öldüğünde, ardında kendilerine ”güçlü, coşkun ve yollarındaki her şeyi ele geçirdikleri için” Kiyat, yani ”sel” adını alan -ya da başkaları tarafından kendilerine bu ad takılan- altı oğul bıraktı. Bu ad onlar ve soylarından gelen kişiler için etki alanı belirsiz ancak görkemli bir tür boy adı ya da unvan olmuştu. Yine de hükümdarın hiçbir oğlu onun yerine geçmedi

Taç, taç giymeyi bilmeyen bir dünya için bu deyimi kullanabilirsek eğer, ölen hükümdarın bir kuzenine, ormancı Tayciut boyunun beyi Ambakay’a kaldı. Doğal olarak yeni hükümdar Çinlilerin entrikaları yüzünden Tatarlara karşı, Moğolların asla unutmayacakları, hele sonucunu hiç unutmayacakları bir savaşa sürüklendi. İhanete uğrayan Ambakay, kendisini Kinlerin sarayına (”Pekin’e”) yollayan düşmanlarına teslim edildi ve burada bir eşek üzerinde kazığa oturtularak öldürüldü. Bu hakaret barbarları etkilemeyi amaçlıyordu. Ancak sonucu onları kızgınlıktan çıldırtmak oldu. Kabul’un oğullarından Kutula’yı han ilan ettiler.

Kutula, her gün bütün bir kuzuyu yiyebilen ve sarhoş olmadan tulumlar dolusu ulusal içki kımız, (yani mayalanmış kısrak sütü) içebilen dev gibi bir adam, bir tür canavardı.

Moğol İmparatorluğu Tarihi

Hz Ali, Hayber Yahudilerinden Haris, Merhab, Amir’i nasıl öldürdü?

0

Resulullah sancağı salladı ve şöyle buyurdu:

-Muhammed’in zatını peygamberlikle şereflendiren Allah’a yemin olsun ki, ben bu sancağı öyle birine vereceğim ki O, düşmandan kaçmak nedir bilmez!

Peygamberimiz bir müddet bekledikten sonra şöyle dedi:

-Ali nerede?

-Ali’nin gözleri ağrıyor.

-Onu bana çağırınız!

Bu emir üzerine Seleme bin Ekva gidip Hz Ali’ye durumu haber verdi. Sonra da onu elinden tutarak Resulullah’ın huzuruna getirdi. Sahabeler rahatsız olduğu için onun gelebileceğini sanmıyorlardı. Hz Ali’yi görünce şaşırdılar. Peygamberimiz şöyle buyurdu:

-İşte fetih onunla gerçekleşecek!

Hz Ali hasta olduğu için, ”Ya Resulullah, görüyorsun ki, ayaklarımın bastığı yeri dahi göremeyecek bir haldeyim.” dedi. Hz Peygamber onun ağrıyan gözlerine ellerini sürdü ve şifa vermesi için Allah’a dua etti:

-Ey Allah’ım, sıcağın ve soğuğun sıkıntısını gider.

Allah’ın inayeti ile Hz Ali’nin gözleri iyileşti. Peygamberimiz Hz Ali’ye zırhını kendi elleriyle giydirdi. Kılıcını beline bağladı, eline ak bir sancak verdi ve şöyle buyurdu:

-Al bu sancağı ilerle, Allah sana fetih nasip edinceye kadar onlarla çarpış. Sakın arkana dönme!

-Ya Resulullah, ben onlarla neyi gerçekleştirmek üzere çarpışacağım?

Peygamberimiz ona vazifesini şöyle bildirdi:

-Ya Ali! Allah’tan başka ilah ve mabut bulunmadığına, Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğuna şehadet edinceye kadar onlarla savaş. Onlar bunu yapar ve üzerlerine düşen hakları yerine getirirlerse canlarını ve mallarını benden kurtarırlar. Kalplerinde olanın hesabı ise Allah’a aittir.

-Ya Resulullah, onlar Müslüman oluncaya kadar, kendileriyle çarpışacağım.

Peygamber Efendimiz, ona bazı tavsiyelerde bulundu ve bir müjde verdi:

-Ya Ali! Onların meydanlarına varıncaya, kalelerine girinceye kadar sükünetle ilerle. Sonra da onları İslam’a davet et! Müslüman olurlarsa, Allah’ın emrettiği şeyleri kendilerine haber ver. Vallahi senin vasıtanla Allah’ın onlardan birini hidayete erdirmesi, birçok kızıl deveye sahip olup da onları Allah yolunda sadaka vermenden daha hayırlıdır.

Bundan sonra Hz Ali elinde sancakla Hayber’e doğru ilerledi. Sancağı kalenin dibindeki bir taş yığınına dikti. Bunu gören bir Yahudi şöyle seslendi:

-Sen kimsin?

-Ben Ali bin Ebu Talib’im, cevabını alınca da arkadaşlarına dönerek şöyle dedi:

-Ey Yahudi cemaati, Musa’ya indirilenlere yemin olsun ki, sizler mağlup olacaksınız!

Hz Ali’nin kale dibine kadar geldiğini gören Haris, adamları ile birlikte kaleden dışarıya çıktı. Haris, cesaret ve kahramanlığı ile tanınıyordu. Hz Ali ile Haris vuruşmaya başladılar Hz Ali, Haris’i öldürdü. Daha sonra iri ve pehlivan yapılı biri olan ve ”Karşıma kim çıkar?” diye herkese meydan okuyan Amir, Hz Ali tarafından öldürüldü.

Bu arada Haris’in öldürüldüğünü gören kardeşi Merhab askerleri ile birlikte kaleden dışarı çıktı. Hayber Yahudilerinin en cesuru ve en iyi savaşçısı oydu. Müslümanlardan birkaç kişiyi şehit etmişti. Şimdi ise Hz Ali’den kardeşinin intikamını almak istiyordu.

Merhab, kılıcını sallayarak meydana çıktı. Hz Ali ile birlikte birbirlerine saldırdılar. Hz Ali Merhab’a öyle bir darbe vurdu ki darbenin şiddetinden Merhab’ın kalkanı ve miğferi parçalandı, başı yarıldı. Merhab’ın acı feryadını herkes duydu.

Bu manzara karşısında duyduğu sevinçle Allah Resulü, ”Sevinin, Hayber’in fethi artık kolaylaştı.” buyurdu.

Hz Ali yıldırım hızıyla ileri atıldı ve kalelerden birine daldı. Müslümanlar arkasından ilerlediler ve Yahudilerin çok güvendikleri o kaleleri birer birer fethettiler. Böylece büyük bir zafer kazanıldı.

Merhab’ın öldürülmesini müteakip yapılan muharebelerde Hz Ali’nin bir ara kalkanını düşürdüğü ve kale kapılarından birini kalkan olarak kullandığı rivayet edilmektedir.

İlim Şehrinin Kapısı Hz Ali

Pers İmparatoru Kyros’un hilesine rağmen Tomris savaşı nasıl kazandı? Kyros İskitleri kandırmak için bir miktar askerini bolca yemek ve şarapla bırakıp

0

Kyros, Pers ileri gelenleriyle durumu görüşür ve Lidyalı Kroisos’un önerisi üzerine İskitlerin ülkesine girmeye karar verir. Tomris kendi yaptığı uygun şekilde geri çekilir ve Kyros yönetimi oğlu Kambyses’e bırakıp Arakses Irmağına geçer. Bir süre sonra da Kroises’un önceden kendisine verdiği öğüdü tutarak İskitleri kandırmak için bir miktar askerini bolca yemek ve şarapla bırakıp asıl savaşçı gücüyle geri çekilir. İskitler bu hileye aldanarak saldırırlar ve bu az sayıdaki askeri yendikten sonra buldukları yiyecek-içeceklerle kendilerine bir şölen tertiplerler. İyice doyup yerlerinden bile kalkamaz hale gelince de Persler saldırıya geçer ve pek çoğunu öldürürler.

Tomris’in ifadesine göre İskit ordusunun yaklaşık üçte biri yok edilmiştir. Bu arada Tomris’in oğlu Spargapises’i de esir alırlar. Bunun üzerine Tomris, Kyros’a yeniden bir haberci gönderir. Haberci de onun bu zaferi İskitlerin bolca içtiği şarap sayesinde yani hileli bir şekilde kazandığını söyleyip, Tomris’in oğlunu geri vermesini ve ülkesinden çıkıp gitmesini, yoksa, onu kana doyuracağını bildirir, fakat Kyros bu sözlere aldırmaz. Tam bu esnada Tomris’in esir tutulan oğlu da bir fırsatını bulup kendini öldürür.

Bunun ardından Tomris bütün kuvvetleriyle Kyros’un üzerine yürür. Uzun ve kanlı bir çarpışmanın ardından İskitler galip gelir, Kyros da bu savaşta ölür. Tomris savaş meydanında elinde kanla dolu bir tulumla Kyros’un cesedini arar ve bulunca da kesik kafasını bunun içine daldırır.

Türk Savaş Tarihi

Mete’den kurtulmak için: ‘Bunlar arasında komutanlardan birinin ortaya koyduğu bir plan, vardı ki, Çin mantığına ve zekasına uygunluğu bakımından imparatorun hemen dikkatini çekti.’

0

İmparator, kuşatılmanın şokunu uzun süre üzerinden atamadı. Başka bir ifade ile söylememiz gerekirse, o kuşatmadan ancak üç yıl sonra kendine gelebildi. Daha doğrusu imparator, kendisi için büyük bir huzursuzluk kaynağı olan Mete ve Hun meselesini üç yıl sonra ele alabildi. O, önce bu meseleyi Çin devlet meclisine getirip tartışmaya açtı. Komutanlar, meseleyi kendi aralarında bütün cepheleriyle tartıştılar. İleri sürülen görüşlerin çoğu her zaman olduğu gibi hissi ve hamasi nitelikteydi.

Bunlar arasında komutanlardan birinin ortaya koyduğu bir plan vardı ki, Çin mantığına ve zekasına uygunluğu bakımından imparatorun hemen dikkatini çekti. Bu plan esas itibariyle şöyleydi:

İmparatorun kızı Mete’ye eş olarak verilmeli. Ayrıca Hunlara her yıl değerli hediyeler (vergi olarak) gönderilmeli. Böylece, Hun hükümdarı Çin imparatorunun damadı; kızı da Mete’nin Hatun’u olacaktır. Ondan doğacak çocuklardan biri de veliaht olacak ve Mete’nin yerine geçecekti. Böylece Hunlar kontrol altına alınabilecek ve Çin’e bağlanabilecekti. Bu plan imparatora son derece çekici ve mantıklı geldi. Zaten imparator için, Mete’nin iradesine boyun eğmekten ve onunla anlaşmaktan başka çare de gözükmüyordu. İmparator da öyle yaptı. Bu planı teklif eden komutanını Mete’ye elçi olarak gönderdi. Mete ile imparator arasında bir ”dostluk ve barış antlaşması” yapıldı. Bu, Orta Asya tarihinde bilinen ilk milletlerarası antlaşmadır. Bu antlaşmaya göre Mete’nin Kuzey Çin’de ele geçirdiği topraklar Hunlara terk edilecekti. Çin, her yıl Mete’ye ipekli kumaş, şarap, pirinç ve diğer yiyecek maddelerinden mümkün olduğu kadar çok miktarda gönderecekti (M.Ö. 197).

Türk Savaş Tarihi

Eski Mısırlılar Güneşin iki kere battığı yerden doğduğuna neden inanıyordu?

0

Tarihin babası olarak anılan ünlü tarihçi Heredot, Mısır’a yaptığı bir gezi sırasında bir rahipten duyduklarını kitabında şöyle anlatır:

Bir Mısırlı Rahip bana: ”Bilmiş ol ki, atalarımız zamanında Güneş iki defa battığı yerden doğdu, sonra aynı olay tekrar tersine meydana geldi” dedi.

Kuran-ı Kerimde’ki bir ayet ise, sanki Mısırlı rahiplerle söz birliği etmişcesine şöyle der:

O, iki Doğu’nun Rabbi’dir, iki Batı’nın Rabbi’dir.” (Rahman Suresi: 55/17)

Günümüzde yapılan jeolojik ve kilimatolojik araştırmalar, Heredot’un aktardığı Mısırlı rahibin sözlerini doğrulamıştır. Çünkü eldeki bilimsel veriler kutupların birden fazla yer değiştirmiş olduğunu kesin olarak göstermektedir. En son kutupsal değişimin Atlantis’in batışına denk gelen tarihlerde meydana geldiği tahmin edilmektedir.

Mısır’ın Bilinmeyen Geçmişi

Timur’un mezarını açan Ruslar hangi lanetle karşılaştılar?

0

Timur’un mezarı iki defa açıldı. İlki Timur’a hayran olan İran Safevi hükümdarı Nadir Şah, 1740’da mezar taşını İran’a götürürken, taş kırılıp iki parçaya ayrıldı. Başına bir iş gelmesinden korkan Nadir Şah taşı gönderip yerine koydurdu.

Bu defa 1941’de Sovyet Diktatörü Josef Stalin, Semerkant’a Mihail Gerasimov adındaki arkeloğun başkanlığında bir heyet gönderdi ve heyete Timur’un mezarını açmalarını, kemikleri üzerinde çalışarak fiziksel özelliklerini ortaya çıkarmalarını emretti.

Geresimov ve uzmanlar Semerkant’ta Özbeklerin protestoları ile karşılandılar. Şehrin yaşlıları Timur’un mezarının açılması halinde ülkenin başına bir felaket geleceğini söylüyorlardı. Timur’un mezar taşındaki kitabede ‘‘Kim ki mezarıma saygısızlık eder, Allah’ın lanetinden kurtulamaz” deniyordu. Gerasimov 19 Haziran 1941’de Timur’un mezarını açarak kemiklerini çıkardı. Kemikleri Moskova’ya götüren Geresimov, bunların üzerinde uzun uzun çalıştı. Timur’un boyunun 1.73 olduğunu ve takılan ”Aksak” lakabının doğru olduğunu, zira Timur’un kalça kemiğindeki bir incinmeden dolayı her zaman topalladığını ortaya çıkardı. Kemiklerin üzerine etlendirme tekniğinin ilk uygulayanlardan olan Geresimov, Timur’un kafasını inceden inceye ölçerek yüzünün çok benzer bir kalıbını da çıkardı ve bunu büst haline getirdi.

Timur’un Moskova’ya taşınan kemikleri ise, seneler sonra yine Stalin’in emriyle Semerkant’a geri götürülüp çıkarıldığı mezara defnedildi.

Tarihi Sırlar ve Efsaneler

Hz Ali, Hendek savaşında hendekten atlayan azılı kafir, Araplarca ‘Bin askere bedel’ Amr bin Abdud’u nasıl öldürdü?

0

Şehre gelip de hendekleri gören müşrikler şaşkına döndü. Bu hendek fikri Selman-ı Farisi’ye aitti. İranlıların kullandığı bu savunma metodundan müşriklerin haberi yoktu. Süvariler şimdiye kadar benzerini görmedikleri hendeklerin etrafında dolaşıyor, geçebilecekleri müsait bir yer arıyor; fakat Müslümanlar taş ve ok atarak onlara engel oluyorlardı.

Bir müddet sonra küçük bir süvari grubu hendeğin dar bir yerinden geçmeyi başardı. Bu süvarilerden biri de Amr bin Abdud idi. Arapların en namlı yiğitlerinden olan Amr, Bedir Savaşı’nda ağır şekilde yaralandığından Uhud Savaşı’na katılamamıştı. Bu sebeple Bedir mağlubiyetinin intikamını almak istiyordu. Araplarca bin askere bedel olan Amr, tepeden tırnağa zırhlıydı. Müslümanlara meydan okuyordu:

-Benimle çarpışacak olan varsa meydana çıksın.

Mücahitlerden hiç kimsenin sesi çıkmadı. Bunun üzerine Hz Ali ayağa fırladı:

-Ya Resulullah, onunla ben vuruşayım.

Peygamberimiz, ”Sen otur! O Amr’dır” buyurdu. Kimsenin çıkmadığını görünce Amr iyice gururlanmaya, ileri geri konuşmaya başladı:

-Hani sizden öldürüldükleri takdirde Cennete gireceklerini iddia edenler nerede kaldılar? İçinizde meydana çıkıp benimle savaşacak olan yok mu?

Hz Ali yine kalktı ve:

-Onunla ben vuruşayım ey Allah’ın Resulü.

Resulullah yine aynı şeyi söyledi:

-Sen otur! O Amr’dır.

Amr seslenmeye devam etti ve en son şöyle dedi:

-Bu toplulukta benimle çarpışacak kimse var mı? Bağıra bağıra sesim kısıldı.

Hz Ali yine ayağa kalktı ve şöyle dedi:

-Onunla ben vuruşayım, ya Resulullah.

Resulullah Efendimiz Hz Ali’ye sordu:

-Onun Amr olduğunu bilmiyor musun?”

Hz Ali sonsuz itminan ve Allah’a güven içinde ”Amr olsun” cevabını verdi. Peygamberimiz bunun üzerine onun çarpışmasına müsaade etti. Kılıcını Hz Ali’ye verdi, zırhını ona giydirdi, sarığını onun başına sardı ve şöyle dua etti:

-Allah’ım, ona yardımını ihsan et. Allah’ım, Bedir günü Ubeyde bin Haris’i, Uhud Günü de Hamza’yı benden aldın. Bu Ali’dir, hem kardeşim ve amcamın oğludur. Beni yalnız bırakma!

Böylece Peygamberimizin duasını da alan Hz Ali, emin adımlarla Amr’ın karşısına çıktı. Bir yandan da şöyle diyordu:

-Acele etme! Ben senin davetini kabul etmekten aciz değilim.

Amr, karşısına kimsenin çıkamayacağını zannediyor, Müslümanların moralini biraz daha bozmak istiyordu. Birinin kendisine meydan okuduğunu görünce çok şaşırdı. Bu kişinin Hz Ali olduğunu öğrendi.

”Ben senin kanını akıtmak istemiyorum.” dedi.

Hz Ali, ‘‘Ama ben Allah’a and olsun ki senin kanını akıtmak istiyorum.” karşılığını verince çarpışma başladı. Neticede Allah’ın izniyle Hz Ali, Arapların ”bin askere bedel” dedikleri Amr’ı öldürdü.

Hz Ali’nin Amr’ı öldürmesinden sonra sahabilerin maneviyatları yükseldi; müşriklerin ise moralleri bozuldu. Bir müddet daha harp devam etti. Müşrikler toplu olarak hendekten öteye geçemediler. Tek tek geçenler de mağlup edildi. Kuşatmanın uzaması nedeniyle müşrik karargahında çözülmeler başladı.

Bazı kabileler savaş meydanını terk ettiler. Bu arada Allah’ın Cebrail aracılığıyla Peygamberimize müjdelediği yardım devreye girdi. Soğuk kış günlerinde rastlanan şiddetli bir rüzgar karargahı alt üst etti.

İlim Şehrinin Kapısı Hz Ali

Firavun Tutankamon’un günümüze kadar uzanan laneti nedir?

0

Altın yaldızlı birkaç çiviyi yerlerinden çıkardılar ve altın kulplarından tutarak tabutun kapağını kaldırdıklarında Tutankamon’un mumyası nihayet karşılarındaydı.

18 yaşında ölmüş olan genç ve yakışıklı Firavun’u devrin şairleri ”Tanrı” diye tanımlarken, Papazlar da ona ”Tanrı aşığı”, halk ise ”Tanrı’nın aracı” diyordu.

Tutankamon’un mezarı bulunup açıldı ama, görevliler adete onun lanetine uğradılar. Mumyanın ortaya çıktığı gün boğucu bir sıcak altında saatlerce çalışmış olan Carnarvon ile Carter daha fazla dayanamayarak beraberindeki ziyaretçilerle birlikte kendilerini temiz hayava zor attılar. Carnarvon henüz dışarı çıkmıştı ki, elini sol yanağına götürmesiyle yüzünü acı ile buruşturması bir oldu. Onu bir sinek ısırmıştı. Fakat şu zafer saatlerinde buna aldırış edilmezdi.

Ertesi gün çalışmalara tekrar başlandı. Sıra şimdi mumyayı saklayan örtülerin açılmasına ve mumyanın kendisinin çıkarılmasına gelmişti. Bu uzun ve ince bir işti. Çalışmalar sürerken bir yandan da ejiptologlar mezarın içindeki hiyeroglif yazılarını okumaya çalışıyorlardı. Bu yazılardan biri, özel bir şekilde süslü olarak yazılmış ve şöyle diyordu:

”Firavunu rahatsız edecek kimseye, ölüm kanatlarıyla dokunacaktır”.

Oradakiler bu sözlere çokça gülüp geçtiler. Fakat içlerinde gülmeyen tek kişi Carnarvon’du.

Carnarvon büyük keşfini yaptığı gün akşamı yatağa düştü.Sinek ısırığı birdenbire akıl almaz derecede büyümüştü; vücudunu cayır cayır yakıyordu. Müthiş bir ateş onu yiyip bitiriyordu, doktorlar hiçbir şey anlamıyordu. Elmacık kemiğinin altında bir çıban belirmişti. Eridikçe eriyordu. Ölüm sanıldığından erken gelmişti. İşin garibi Carnarvon’un öldüğü gün ve saatte İngiltere’deki evinde bulunan köpeği de birkaç kez acı acı uluduktan sonra ölmüştü.

Bu sırada Carter çalışmalarına devam ediyordu. Çalışmaları sırasında som altından mahfaza içindeki mumyanın yüzünü ve omuzlarını örten altın maskeyi kaldırdığı vakit kralın gerek yüzünün ve gerekse ellerinin hiç bozulmadan kaldığını görmüştü. Kralın başıyla elleri ve ayakları altın kılıflar içindeydi. Ne var ki, Carter bundan sonra kralın başındaki keten sargılar çözüldüğünde sol elmacık kemiğine gelince, yüzünün tam burasında Carnarvon’u öldüren yaranın tıpatıp bir benzerini taşıyordu.

Carnarvon’un ve köpeğinin bu sıra dışı ölümü, mumyanın laneti düşüncesini gündeme getirdiğinden kazıya katılanlar arasında bir panik havası doğmuştu. Herkes bunların bir rastlantı olabileceğini düşünürken aynı yıl kazıya katılanlardan Amerikalı Arkeolog Arthur Mace ile arkadaşının Carnarvon gibi halsiz ve yüksek ateş sonucu ölmesi üzerine bazı çevrelerde lanet, ciddi ciddi tartışılmaya başlandı. Bu sırada Carnarvon’un eski dostlarından, iş adamı George Jay Gould Mısır’a gelerek Krallar Vadisi’nde Tutankamon’un mezarını ziyaret ettikten birkaç gün sonra, yüksek ateşle seyreden bir hastalık sonucu öldü. Bir süre sonra Tutankamon’un mumya sargılarını kesen ve rötgen filmlerini çeken Archibald Douglas da diğerleri gibi öldü. Ölenlerde hastalık belirtileri hep aynıydı ve hiçbirine de kesin teşhis konulamamıştı.

1929 yılına kadar kazı ile uzaktan yakından ilgisi olan 22 kişinin, benzer rahatsızlık belirtileri sonunda ölmesi lanet tartışmalarının günümüze kadar uzanmasına neden oldu.

Tarihi Sırlar ve Efsaneler

Kanuni Sultan Süleyman’ın Yahya Efendi’ye sorduğu ‘Bir devlet nasıl çöker?’ sorusunun cevabı:

0

Türk Asrı’nın Sultanı Kanuni Sultan Süleyman, zirveye çıkarmış olduğu Muhteşem Osmanlı’nın akıbetini hayal eder, günün birinde Osmanoğulları da inişe geçer, çökmeye yüz tutar mı diye derin derin düşünmeye başlar. Bu gibi soruları çoğu zaman süt kardeşi meşhur Yahya Efendi’ye sorduğundan bunu da sormaya niyet eder. Güzel bir hatla yazdığı mektubu keşfine inandığı Yahya Efendi’ye gönderir.

”-Ağabey sen ilahi sırlara vakıfsın. Kerem eyle de bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları’nın akıbeti ne olur? Bir gün olur da yok olur mu?”

Güzel bir hatla yazılmış mektubu okuyan Yahya Efendi’nin cevabı bir bakıma çok kısa bir bakıma içinden çıkılmaz bir hal alır:

”-Nemelazım be Sultanım.”

Topkapı Sarayı’nda bu cevabı hayretle okuyan Kanuni, bir mana veremez. Yahya Efendi gibi bir gönül adamının böylesine basit bir cevapla işi geçiştireceğini pek düşünmez. Söylenmeye başlar:

”-Acaba bilmediğimiz bir mana mı vardır, bu cevapta?”

Yerinde duramaz nefesleri bile değişir. Kalkar, Yahya Efendi’nin Beşiktaş’taki dergahına gelir. Sitem dolu sorusunu tekrar sorar:

”-Ağabey ne olur mektuba cevap ver. Bizi geçiştirme, soruyu ciddiye al…”

Yahya Efendi, duraklar:

”-Sultanım sizin sorunuzu ciddiye almamak kabil mi? Ben sorunuzun üzerine iyice düşündüm ve kanaatimi de açıkça arz etmiştim.”

”-İyi ama bu cevaptan pek bir şey anlamadım. Sadece nemelazım be sultanım demişsiniz. Sanki beni böyle işlere karıştırma der gibi bir anlam çıkarıyorum.”

Yahya Efendi bu cevaptan sonra şu açıklamasını yapar:

”-Sultanım bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şayi olsa, işitenlerde nemelazım deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenlerde söylemeyip sussa, kimsesizlerin, feryadı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlal de böylece mukaddder hale gelir…”

Tarihi Efsaneler ve Sırlar

Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Şah döneminde Kırkpınar güreşleri nasıl doğdu? Kırk Alperen Edirne yakınlarına gelmişlerdi. Yine güreşe tutuşmuşlardı. Otuz sekizi güreşini ayırmıştı. Ama iki yiğit hala

0

Orhan Gazi’nin yiğit oğlu Alperen Süleyman Şah ve arkadaşları 1353 yılının esrarlı bir gecesinde Çanakkale Boğazı’ndan karşıya, Rumeli’ne, Avrupa’ya geçti. Bu ilk geçiş Türk tarihinin seyrini değiştirecek, Balkan yolu Osmanlılara açılacaktır.

Süleyman Paşa Çimpe, Ayalsilün ve Gelibolu kalelerini fethederek kuzeydoğuya ilerledi. Bolayır, Şarköy, Keşan, Malkara ve Tekirdağ’ı ele geçirdi.

Orhan Gazi’nin veliahtı Süleyman Paşa, bir av sırasında atından düşerek ağır yaralanıp şehit olunca, Gelibolu’nun Bolayır köyünde toprağa verildi. Alplik geleneğine uyularak atı da yanına gömüldü.

Süleyman Şah’ın 40 yiğidi, Alpereni, Trakya içlerinde Edirne’ye doğru yola devam ettiler. Engel, dur-durak bilmiyorlardı. Gönüllerindeki hak aşkı, güzellikleri uzağa, daha uzağa ulaştırma sevdası yanıyordu.

Bu kırk yiğit, cenge ara verdikçe, devamlı savaşa hazır olmak için, birbirleriyle güreş tutuyorlardı. Çünkü güreşi, hem harbe hazırlık hem de bir ibadet olarak kabul ediyorlardı.

Kırk Alperen Edirne yakınlarına gelmişlerdi. Yine güreşe tutuşmuşlardı. Otuz sekizi güreşini ayırmıştı. Ama iki yiğit hala güreşmeye devam ediyorlardı. Pes etmeyi harpten harpten kaçmak gibi gördüklerinden güreşe devam ettiler. Ama ikisi de bu yükü daha fazla kaldıramadı. Ruhları şimşek çakar gibi bedenlerini terk etti. Şehit olmuşlardı.

İki Alperen’i kara toprağın bağrına saklayan yiğitler, yollarına, cenklerine devam ettiler. Aylar sonra kırktan geri kalanlar, iki şehirde mekan olan toprağa geldiklerinde şehitliklerin hemen ucunda kırk pınarın fışkırdığı, çağlaya çağlaya aktığını gördüler. Buraya ”Kırklar Pınarı” dediler. Zaman içinde söylene söylene ”Kırkpınar” oldu.

1361 yılında Edirne fethedildikten sonra iki şehidin hatırına güreşler yapılmaya başlandı. Böylece ”Kırk Pınar Güreşleri” doğmuş oldu.

Türk İslam geleneğinde kutsal sayılar vardır. ”Kırk” sayısı da, kıyamete kadar her zaman mevcut bulunacak, iyiliklerin, güzelliklerin insanlarına ulaşmasına vesile olan Kırklar diye anılan evliya topluluğuna işaret etmektedir. Evliya, nefsin azgınlığından kurtulmuş, Yüce Yaratan’a yakın insan demektir.

Tarihi Efsaneler ve Sırlar

Fatih Ayasofya’yı camiye çevirdikten sonra Hızır (a.s.) içeri girmiş ve bakmış ki, kıble Mekke değil de Kudüs’e doğru. Tam o sırada arkasında,

0

Fatih Ayasofya’yı camiye çevirdikten sonra Hızır (a.s.) içeri girmiş ve bakmış ki, kıble Mekke değil de Kudüs’e doğru. Tam o sırada arkasında, ”Terler Direk” denilen, üzerinde irice deliği olan bir sütun bulunuyor. Hızır Aleyhisselam bu deliğe parmağını sokmuş ve o koca yapıyı yavaş yavaş çevirerek Kabe’ye yöneltmiş.

Ayasofya’nın kuzey batısında, dört köşeli, beyaz mermerden olan bu direk yaz kış demeden terlemektedir. Bundan ötürü de yüzyıllar boyunca ”Terler Direk” ismi ile anıla gelmiştir. Bugün, insan boyuna yakın yeri bronz levhalarla kaplı, ortasında yüzlerce yıldan bu yana binlerce, milyonlarca parmağın değdirilmesiyle genişlemiş kocaman bir delik (göz) ilgi ile seyredilmektedir. Her gün binlerce turist, bu deliğe parmaklarını sokarlar. İnanışa göre parmakları nemlenirse dilekleri tutar, hastalıklarına şifa bulurlar

Temelinde tılsım olduğuna hem Bizans’ın hem de Osmanlı’nın inandığı bu direğe ”Uğurlu Direk”, ”Ağlayan Direk”, ”Terleyen Direk”, ”Hızır’ın parmağını soktuğu direk” gibi isimler verilmiş, yakıştırılmıştır.

Tarihi Efsaneler ve Sırlar

Fatih Sultan Mehmed ve Hz Hızır ile Ayasofya’daki Altın Top’un sırrı neydi?

0

İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed bu hadiseyi bildiğinden kubbenin ortasına bir zincir ile bir de uğur saydığı altın top asmıştır. Sultan Üçüncü Ahmet içerisine elli kilo buğday aldığı rivayet olunan bu altın top kandil ile değiştirilmiştir.

Hızır aleyhisselamın bu altın top altında ibadet ettiği ve burasını kendisine makam yaptığı Müslümanlar arasında oldukça yaygın bir inanıştır. Burada 40 peş peşe sabah namazı kılanların dünyada ve ahirette her ne muratları varsa yerine geleceğine de inanılmıştır. Evliya Çelebimiz Seyahatnamasinde bu altın topun unutkanların derdine çare olacağını söyler:

”Burada 7 kere sabah kalkıp üç kere: ”Ey zorları keşfeden ve gizli, kapıları bilen Allah’ım diyerek her vakit de yedişer üzüm yese, Allah’ın emriyle öyle zeki tabiatlı, temiz ve uyarıcı olup işittiği sözler taşa oyulmuşcasına aklında kalır.”

Akşamseddin Hazretlerinin oğlu Hamdi Çelebi o kadar bunalmış ki; konuşacak hali kalmamış. Birisi kendisine selam vermek istese kağıda yazdığı selam sözüne bakıp aleykümselam dermiş. Hekimler hastalığına çare ve ilaç bulamamışlar. Durumu Akşemseddin’in öğrenmesi üzerine oğlu Hamdi Çelebi Ayasofya’ya gelip 7 kere altın topun altında namaz kılarak, yukarıdaki duayı üç kere okuyup yedişer tane de üzüm yemiş. Bunaklık ve ahmaklıktan kurtulup Yusuf ve Züleyha ve Kıyafetname adlı eserlerini kısa zamanda yazarak bitirmiştir.

Tarihi Efsaneler ve Gerçekler

Kız kulesi için anlatılan en ilginç efsane ise İmparator Kostantin ve kızına ait olanıdır:

0

Kız kulesi için anlatılan en ilginç efsane ise İmparator Kostantin ve kızına ait olanıdır:

İmparator Kostantin çok sevdiği ve üzerine titrediği bir kızı varmış. Bir gün falcılarını toplamış ve kızının geleceğini sormuş. Falcılar kızın 18 yaşına girdiğinde bir yılan sokmasından öleceğini söylemişler. Bu kehanet karşısında teleşlanan İmparator, denizin ortasında, yılanların asla ulaşamayacağı bir kule yapılmasını emretmiş. Kuleye çok sevdiği dünyalar güzeli kızını yerleştirerek koruma altına aldırmış. Prensesin hayatı bu kulede geçiyormuş.

Günlerden bir gün canı üzüm çekince kendisine bir sepet üzüm getirilmiş. Meğer sepetin bir köşesinde zehirli, küçük bir yılan gizlenmiş. Prenses üzüm salkımını almak için sepete el attığı zaman bu yılan parmaklarını ısırıvermiş; kızcağız oracıkta teslim etmiş ruhunu. İmparator Kostantin en azından öldükten sonra yılandan kurtulması için kızına demirden bir tabut yaptırarak onu Ayasofya’nın giriş kapısının üstüne koydurmuş. Ancak bugün hala aynı yerde bulunan tabutun üstündeki iki delik yılanın ölümünden sonra bile kızı rahat bırakmadığına işaret ediyormuş.

Tarihi Sırlar ve Efsanler

Sultan Melikşah’ın 38 yaşında esrarengiz ölümü ve nasıl öldü?

0

Rivayetlere göre, İkinci Bağdat ziyareti sırasında Abbasi Halifesi Muktedi’den torunu Cafer’i veliaht yapmasını talep eden Sultan Melikşah’ın bu yüzden Halife ile arası açılmış ve kendisinden on gün içerisinde Bağdat’ı terk etmesini istemiştir. Sultan Melikşah’ın Halife’ye tanıdığı süre henüz sona ermeden 19 Kasım 1092 tarihinde gerçekleşen vefatı, ”ittifakla” şüpheli ölümdür. Kaynaklar, cenazesi İsfahan’a nakledilerek burada daha önce yaptırmış olduğu medresenin türbesine defnedilen Sultan’ın ölüm nedeninin gıda zehirlenmesi olduğunu kaydetmektedir. Sultan’ın ölmeden önce gösterdiği tıbbi semptomlardan hareketle oluşturulan genel kanı, av etinden zehirlendiği yönündedir. Fakat bu zehirlenmenin bir fail tarafından gerçekleştirilip gerçekleştirilmediği meselesi noktasında değişik görüşler vardır.

Elimizde bulunan verilere bakılırsa, hem Nizamülmülk yandaşlarının, hem Terken Hatun’un, hem Batinilerin, hem de Abbasi Halifesi’nin onu zehirlemek için nedenleri vardır. Buna rağmen, cinayet olduğu noktasında pek şüphe bulunmayan söz konusu ölüm hadisesi halen esrarını korumaktadır. Sonuç itibariyle Sultan, henüz 38 yaşında iken faili meçhul bir cinayete kurban gitmiştir.

Büyük Selçuklular

Sultan Kılıçarslan nasıl öldü?

0

Sultan Kılıçarslan, ordusunun mağlup olduğuna kesin olarak kanaat getirdikten sonra en azından canını kurtarabilmek amacıyla bineğini Habur Nehri’ne sürdü. Atıyla birlikte daldığı nehirden karşıya geçerek kurtulmayı hesaplıyordu. Fakat suyun kaldırma kuvveti, kendisinin ve atının üzerindeki ağırlığını taşıyamadı.

Habur Nehri’nde boğularak hayatını kaybeden Sultan 1. Kılıçarslan, birkaç gün sonra kıyıya vurduğu Şemsaniyye köyünde tabuta konularak Silvan’a getirildi ve buraya vali tayin ettiği Humartaş tarafından şehrin dışında kendisi için yapılan bir türbeye defnedildi. ”Kubbetu’s-Sultan” ismiyle bilinecek olan bu türbeye daha sonra başka önemli isimler, örneğin 1130 yılında bizzat Sultan’ın kızı Saide Hatun da defnedilecekti.

Türkiye Selçukluları

Fransa Kralı Güzel Philippe, Tapınak Şövalyeleri’ni neden yaktı?

0

Haçlı seferleri 1096 yılından 1270 yılına kadar aralıklarla sürmüştür. 1187 yılında Selahaddin Eyyubi, Latinlerin Kudüs hakimiyetine son vermiş, Hristiyan dünyasında efsaneleştirilen Tapınakçılar Latin Krallığı düşünce sorgulanmaya başlanmıştır. 1291 yılında büyük hezimet yaşadıkları Akka mağlubiyetiyle kutsal topraklarda etkileri iyice azalınca, güç odaklarını Avrupa’ya kaydırmışlardır. Merkezleri bir süre Kıbrısta’ki Limasol olmuştur.

Fransa Kralı Güzel Philippe, Tapınak Şövalyeleri’nden borç almış onlardan kurtulmak istemektedir. Sonunda borcunu ödemek yerine Tapınakçıları öldürmeyi tercih etmiştir. 13 Ekim 1307’de ustaca kurguladığı bir komployla Tapınakçıların büyük bir bölümünü sarayında vereceği ziyafete davet etmiş ve böylece onları bir araya getirip topluca tutuklamayı başarmıştır.

Aralarında Büyük Üstat Jacques de Molay’ın da bulunduğu bir grup Tapınakçı, ağır işkencelere maruz kalmış ve kendilerine atfedilen suçlardan büyük bölümünü kabule zorlanmıştır. Zira uğradıkları işkenceler hafife alınacak gibi değildir. Et ve tırnaklarının arasına çivi çakma, dişlerinin sökülmesi, huni ile boğulana kadar gırtlaklarından su boca edilmesi, kurşun dolu torbalarla kemiklerinin kırılması gibi insan bedeninin dayanamayacağı ağır işkencelerden geçirilmişlerdir. Tapınakçılara yöneltilen suçlamalar arasında, birbirlerini kalçalarından öpmeleri, eşcinsel ilişkide bulunmaları da vardır. Özellikle eşcinsellik suçlamaları için Tapınakçıların kendi mühürleri delil gösterilmiştir. Daha önce de aktardığımız gibi, mühürde aynı at üstünde arka arkaya oturmuş iki şövalye resmedilmiştir.

Tapınakçılar arasında en ağır cezayı gerektiren suçlamalar haça tükürmeleri ve Bafomet adlı bir puta tapmalarıdır. Tapınakçıların taptığı ileri sürülen Bafomett adlı putun aslında ”Mahomet” yani ”Muhammed” sözcüğünden geldiği ve gerçekte Hz Muhammed’e taptıkları için suçlandıkları da iddia edilmiştir. Burada, ”Neden peygamberimize taptıklarından dolayı suçlanıyorlar da Müslüman olup Allah’a inanmakla suçlanmıyorlar?” diye düşünülebilir. Fakat bu tam anlamıyla Ortaçağ’da Batı’nın cehaletinin göstergesidir. Çünkü Batı, o zamanlar Müslümanların Hz Muhammed’e taptıklarını sanıyordu.

Suçlamaların bazılarını ağır işenceler altında kabul eden Tapınakçılar, 1310-1314 yılları arasında kazıklara bağlanıp, büyük bir ateşin içine atılarak yakılıp öldürüldüler. Böylece Fransa kralı da borçlarından kurtulmuş oldu.

Ayasofya’nın Gizli Tarihi

Kız Kulesi, Hero ve Leandros adlı iki aşığın hazin öyküsünü dile getirir: Efsaneye göre Hero,

0

Bir başka efsane de, Hero ve Leandros adlı iki aşığın hazin öyküsünü dile getirir: Efsaneye göre Hero, güzellik ve aşk tanrıçası Afrodit Tapınağına bağlı bir rahibeydi ve aşk ona yasaktı. Kız Kulesi’nde yaşayan Hero’ya aşık olan Leandros, her gece yüzerek kuleye gelir, ona aşkını fısıldarmış. Gece karanlığında güzel rahibenin yaktığı ateş Leandros’a yol gösterirmiş. Ancak, fırtınalı bir gecede rüzgar meşaleyi söndürmüş ve Leandros yolunu yitirerek karanlık sularda boğulmuş. Bunu öğrenen Hero da kendisini Boğaziçi’nin soğuk sularına atıvermiş…

Tarihi Efsaneler ve Sırlar

Hz Muhammed (sav)’i öldürmeye giden 100 müşriğe ne oldu?

0

Hz Ali, nasıl yüce bir kimliğe ve seçkin bir şahsiyete sahip bulunduğunu, ne derece bir Hak dostu ve bir Peygamber aşığı olduğunu ve gerçekten bir ”Allah Aslanı” olduğunu hicret gecesinde çok kritik bir anda ve şartların çok ağır olduğu bir ortamda üstlendiği şu kutsi fedakarlıkla da göstermiştir:

Mekke’den Medine’ye tarihin en büyük ve en anlamlı hicretinin gerçekleşeceği günde, Resulü Ekrem, Hz Ali Efendimiz çağırmış ve ona şöyle demişti:

-Ya Ali! Bu gece benim için büyük bir fedakarlıkta bulunacak birisine ihtiyacım var.

Hz Ali, tereddütsüz bir şekilde cevap verdi:

-Ey Allah’ın Resulü! İşte ben varım ya…

Resulü Ekrem şöyle buyurdular.

-Aliciğim! Ancak bu fedakarlık, öyle normal bir fedakarlık değildir. Bu fedakarlığın ucunda ölmekte var.

Hz Ali Efendimiz, yine tereddütsüz  bir şekilde şöyle dedi:

-Ey Allah’ın Resulü! İşte ben varım ve ben bu fedakarlığa hazırım. Çünkü bendeniz sonunda ölümün bulunduğu böyle bir fedakarlığı sizin için yapmayı en büyük şeref sayanlardanım.

Bunun üzerine Resulü Ekrem şöyle buyurdular:

-Müşriklerin bu gece beni kendi evimde öldürmek için yüz kişilik bir grup halinde evimi saracaklarını ve bana hücum edeceklerini Yüce Allah bana haber verdi ve bana bu gece evimde kalmayıp Mekke’yi terk etmemi buyurdu. Fakat onların benim Mekke’yi terk ettiğimi ve hangi tarafa doğru gittiğimi anlamamaları ve bilmemeleri; ancak bunun için de birisinin gelip evimde benim yatağımda yatıyor görünmesi gerekiyor. Mademki sen bu fedakarlığa ve bu hizmete talipsin. Öyle ise gel; bu gece benim yatağımda yat, şu benim örtümle örtün ve onda uyumana bak. Hem sakın korkayım deme. Çünkü Allah, seni koruyacak ve Senin hoşlanmadığın her hangi bir şey senin başına gelmeyecektir. Ta müşrikler beni evde yatıyor zannetsinler. Böylece onları oyalamış ve gideceğim yere bir an önce varma hususunda zaman kazanmış olurum.

Hz Ali, tereddüt etmeden, yüksek bir fedakarlık ve ciddi bir yiğitlik isteyen bu şerefli hizmete evet demiş ve hicret gecesinde Resulü Ekrem’in yatağına yatmıştı. Yani hiçbir endişe duymadan gidip yatağına yatmış ve göz göre göre kendini ölüme atmıştı.

Evet, Hz Ali Efendimiz, Resulü Ekrem’e olan aşkı ve vurgunluğu uğrunda bu kadar rahattı ve kendisini bu derece adamıştı. Ama Yüce Allah onu korumuş ve kılına bile dokundurtmamıştı.

İlim Şehrinin Kapısı Hz Ali

Hz Ali on yaşındayken nasıl müslüman oldu?

0

Hz Muhammed (sav) Peygamberlik vazifesiyle serfiraz olduğunda Hz Ali on yaşlarındaydı. Bir gün Hz Peygamber, Hz Hatice validemizle birlikte saadet hanelerinde namaz kılarken Hz Ali ansızın gelip içeriye girdi. Onların namazda yaptıklarını hayranlıkla seyretti. Hayretini gidermek için namazı bitirmelerini bekledi ve namazdan sonra onlara sordu:

-Bu yaptığınız nedir? Resulü Ekrem (sav) ona şu cevabı verdi:

-Ya Ali! Bu yaptığımız şey, Yüce Allah’ın beğenip seçtiği ve beni onu tebliğ ve temsil etmek üzere peygamber olarak gönderdiği Yüce İslam Dini’dir. Seni de bir olan Yüce Allah’ın varlığına ve birliğine iman etmeye davet ediyor ve insanlara hiçbir faydaları veya zararları olmayan putlara tapmaktan şiddetle sakındırıyorum.

Beklenmedik bir anda yapılan bu teklif karşısında ne diyeceğini kestiremeyen Hz Ali şöyle dedi:

-Ben daha küçüğüm. Bunun için tek başıma karar vermem doğru olmayabilir. Ancak ben bu konuyu bu akşam babam Ebu Talib’e bir danışayım. Yarın da gelip cevabımı ve düşüncemi bildireyim.

Sevgili Peygamberimiz Hz Muhammed , onun bu isteğini kabul etti ve ”fakat bizim bu durumumuzu ve benim bu teklifimi babandan başkasına söyleme” diye onu tembihledi.

Hz Ali, akşam olunca evine gitti. Ancak konuşulan hususla ilgili babasına hiçbir şey sormadan geceledi. Sabah olunca da Resulullah’a gelerek İslam dinine gireceğini söyledi.

Resulullah şöyle dedi:

-Ya Ali! Hani bu gece gidip babana soracaktın. Ne yaptın babana sordun mu?

Hz Ali buna karşılık şu cevabı verdi:

-Hayır, Ya Resulullah! Babama sormadım ve sorma gereğini de duymadım. Ben bu gece kendi kendime şöyle düşündüm ve dedim ki: ”Yüce Allah beni yaratırken babama sormadı ki, şimdi ben Allah’ımı kabul etmek ve O’na ibadet etmek için babama sorayım ve bu hususta ondan izin alayım. İşte bunun için ben kimseye sormadan ve danışmadan, kendi gönlümle ve irademle Yüce Allah’ın Senin vasıtanla gönderdiği ve Senin de ona davet ettiğin Yüce İslam dinini kabul ediyor ve iman edip Müslüman oluyorum.”

İlim Şehrinin Kapısı Hz Ali

İsrailoğullarından üç kişi vardı. Birinde alaca hastalığı bulunuyordu, biri kel, biri de kördü. Allah (c.c.) onları imtihan etmek ve kendi durumlarını kendilerine bildirmek için melek gönderdi. Melek önce vücudunda alaca hastalığı olana vardı. Ona:

0

İsrailoğullarından üç kişi vardı. Birinde alaca hastalığı bulunuyordu, biri kel, biri de kördü. Allah (c.c.) onları imtihan etmek ve kendi durumlarını kendilerine bildirmek için melek gönderdi. Melek önce vücudunda alaca hastalığı olana vardı. Ona:

-Allah senin isteğini kabul edecek olsa, ne istersin? Hayvanlardan hangisini daha çok seversin? dedi. Adam:

-Ben vücudumdaki bu alaca hastalığının geçmesini, derimin güzelleşmesini isterdim. En çok da deveyi severim, dedi.

Melek onun vücudunu sıvazladı ve alaca hastalığı bir anda geçti. Ayrıca dişi ve gebe bir de deve verdi.

Ondan sonra kel olana gitti. Ona da:

-Allah senin isteğini kabul edecek olsa, ondan ne isterdin ve hayvanlardan hangisini çok seversin? dedi. Adam:

-Allah’dan, kelliğimin gitmesini ve başımda güzel saçlar olmasını isterdim. En çok da ineği severim, dedi.

Melek onun da başını sıvazladı, kafasında derhal gür ve güzel saçlar bitti. Ona da gebe bir inek verdi.

Üçüncü olarak gözleri görmeyen adama gitti. Ona da aynı şeyleri sordu. O da:

-Ben Allah’dan gözlerimin görmesini isterdim. En çok da koyunu severim, dedi. Melek onun gözlerini sıvazladı, derhal gözleri görür oldu. Ona da gebe bir koyun verdi.

Zamanla, alaca hastalığından kurtulan adamın sürülerle develeri, kellikten kurtulan adamın sürülerle inekleri, körlükten kurtulan adamın da sürülerle koyunları oldu.

Bir zaman sonra, aynı melek önce alaca hastalığından kurtulan adamın eski durumuna bürünerek ona vardı.

-Ben yolcuyum. Yoluma devam etme imkanım yok. Bana yardım eder misin? Bir deve ver de yoluma devam edeyim, dedi.

Adam:

-Senden başka verilecek çok kimse var. Verebilecek bir şeyim yoktur, dedi.

Melek:

-Ben seni tanır gibi oluyorum. Sen bir zamanlar alaca hastalıklı bir adam değil miydin? dediyse de o:

Hayır benim öyle bir hastalığım yoktu. Bu mallar da bana babamdan kaldı, diye hiç bir şey vermeden göndermek istedi. Melek ona:

-Söylediğin gibi değilse, Allah seni eski haline döndürsün, dedi. Ayrıldı.

Sonra kel olana vardı. Ona da, kendisinin yolda kalan garip birisi olduğunu söyleyerek, bir tane inek vermesini söylediyse de o da, inekleri kendi çalışıp kazanmasıyla elde ettiğini, onun da çalışması gerektiğini söyleyerek başından savmak istedi. Melek ona da:

-Ben seni tanır gibi oluyorum. Sen de bir zaman benim gibi kel değil miydin? dediyse o da:

-Hayır, ben anadan doğma böyleyim. Bu malları da çalışıp kazandım, dedi.

Melek:

-Eğer dediğin gibi değilse Allah seni eski haline döndürsün, deyip ayrıldı. En son üçüncüye gitti ve:

-Ben yolda kalmış biriyim. Parasız pulsuz, malsız mülksüz kaldım. Bana şu koyun sürüsünden bir koyun verir misin? deyince, adam:

-İstediğin koyun olsun. Ben bir zamanlar kör bir adamdım. Allah benim gözümü görür etti. Bana koyunlar verdi. Onlar çoğaldı, bu sürüler meydana geldi. Seç beğendiğini al, dedi.

Melek:

-Allah sizi imtihan etti. Diğerleri bu imtihanı kaybettiler, sen kazandın. Onlar da bu vesileyle içlerindeki kötü niyetlerini kendileri isbat etmiş oldular, dedi.

Ondan sonra alaca hastalığı olanla kel olanın ikisi de eski hallerine döndüler. Kısa zamanda malları da ellerinden gitti. Gözü görmeyen adamın ise malları çoğaldıkça çoğaldı, mesut ve rahat bir hayat sürdü.

Dini Hikayeler

Hz İsa, ashabı ile giderken yanlarından çamaşır yıkayıcısı bir adam selam verip geçer. O uzaklaştıktan sonra Hz İsa: -Dönüşte bu adamın cenazesine hazır olun, der. Biraz sonra dönerlerken bakarlar ki, adam yaşıyor. Buna hayret eden Hz İsa,

0

Hz İsa, ashabı ile giderken yanlarından çamaşır yıkayıcısı bir adam selam verip geçer. O uzaklaştıktan sonra Hz İsa:

-Dönüşte bu adamın cenazesine hazır olun, der.

Biraz sonra dönerlerken bakarlar ki, adam yaşıyor. Buna hayret eden Hz İsa, Cebrail aleyhisselam’a sebebini sorar, der ki:

-Ya Cebrail! Bu adamın öleceği bana bildirilmişti. Halbuki yaşıyor. Sebebi nedir?

Cebrail (a.s.) cevap verir:

-Ya İsa, o çamaşır yıkayıcısının çamaşırları arasında siyah bir yılan vardı. Geçici takdir olarak, onu sokup öldürmesi gerekiyordu. Fakat o adam bir sadaka verdi. Onun sebebinden adamın ömrü uzatıldı.

Adamın çamaşırlarının içine baktılar. Bir de ne görsünler, simsiyah bir yılan var. Ama ağzı bağlanmış.

Nitekim Peygamberimiz (sav) buyuruyorlar ki:

”Sadaka, belaları giderir ve ömrü uzatır.”

Dini Hikayeler

Rivayet ederler ki Hz Yusuf satılırken Mısırlılar onu almak için yanıp tutuştular. Alıcılar arttıkça, satıcı onun ağırlığının beş katı altın istedi. O sırada gönlü kan revan içinde olan ve bu maksatla birkaç yumak ip eğirmiş yaşlı bir kadın, telaşla herkesin ortasına geçti ve canhıraş bir çığlık atarak seslendi:

0

Rivayet ederler ki Hz Yusuf satılırken Mısırlılar onu almak için yanıp tutuştular. Alıcılar arttıkça, satıcı onun ağırlığının beş katı altın istedi.

O sırada gönlü kan revan içinde olan ve bu maksatla birkaç yumak ip eğirmiş yaşlı bir kadın, telaşla herkesin ortasına geçti ve canhıraş bir çığlık atarak seslendi: Ey şu yakışıklı Kenanlıyı elinde tutan satıcı! Ben bu delikanlının deli divanesi oldum! Onun için on yumak ip eğirdim! Al bunları, ver onu bana! El sıkışalım olsun bitsin!

Esirci gülmeye başladı ve yaşlı kadına dedi ki: Ey gönlü temiz! Bu nadir inci, hiç senin harem olabilir mi? Burada herkes onun için yüzlerce hazine vermeye hazır! Ey ihtiyar, buna ne senin gücün yeter, ne de yumaklarının!

İhtiyar kadın cevap verdi: Biliyordum elbet bu delikanlının bu bedele verilmeyeceğini! Dostlarım da düşmanlarım da, ”Şu kadın da alıcılar arasındaydı!” desinler istedim.

Mantıku’t Tayr – Feridüddin Attar

Hak Teala bir gün Hz Musa’ya gizlice şöyle dedi: İblis’ten bir öğüt talep et!

0

Hak Teala bir gün Hz Musa’ya gizlice şöyle dedi: İblis’ten bir öğüt talep et!

Hz Musa yolda İblis’le karşılaşınca, kendisine bilgece bir şey söylemesini istedi.

İblis dedi ki: Şu sözümü aklından hiç çıkarma: Eğer benim gibi olmak istemiyorsan asla ben deme!

***

Sende kıl kadar benlik kaldıkça, senin nasibin kafirlik olur, kulluk olmaz! Bu yolun sonu muradına erememektir, er kişinin şöhreti de, kötü şöhrettedir. Çünkü bu yolda murada erdim diyende, anında yüz ben dikilip baş gösterir.

Mantıku’t Tayr – Feridüddin Attar

Hz Musa zamanında gece gündüz ibadet eden bir sofu vardı. Fakat ibadetinden hiçbir haz ve zevk alamıyordu. Göğsüne Güneşten hiç ışık gelmiyordu.

0

Hz Musa zamanında gece gündüz ibadet eden bir sofu vardı. Fakat ibadetinden hiçbir haz ve zevk alamıyordu. Göğsüne Güneşten hiç ışık gelmiyordu.

O sofunun çok güzel bir sakalı vardı, onu sık sık özenle tarar dururdu.

Bu sofu uzaktan Hz Musa’yı gördü, koşarak yanına gitti ve şöyle dedi: Ey Tur dağının yüce kumandanı! Allah aşkına sor Rabbime! Acaba neden ibadetimden manevi bir neşve ve haz alamıyorum?

Hz Musa Tur’a çıktığında onun bu dileğini Rabbine arzetti. Hak Teala buyurdu: Benimle buluşup görüşme (vuslat) anı demek olan ibadet sırasında, Bizi değil de sakalını düşünenle ne işim olur Benim?

Hz Musa geri geldiğinde durumu ona olduğu gibi anlattı. Bunun üzerine sofu hıçkıra hıçkıra ağlamaya sakalını yolmaya başladı.

Cebrail aleyhisselam Hz Musa’ya gelip şöyle dedi: Senin sofu hala sakalıyla meşgul! Özene bezene tararken de sakalıyla meşguldü, şimdi yoluyor, yine onunla meşgul!

Mantıku’t- Tayr – Feridüddin Attar

Hz İlyas (a.s) ve Ba’l putuna tapan kavmine ne oldu?

0

”Şüphesiz İlyas da gönderilen peygamberlerdendir. Hani o kavmine şöyle demişti: ”Siz Allah’tan korkmaz mısınız? Yaratanların en güzeli olan, sizin Rabbiniz, daha önce Atalarınızın Rabbi bulunan Allah’ı bırakıp da ”Baal’ e mi tapıyorsunuz?” Fakat onlar İlyas’ı yalanladılar. Bu yüzden onlar elbette (cehenneme) götürüleceklerdir. Ancak Allah’ın ihlaslı kulları müstesnadır. Biz sonra gelenler arasında, ona da iyi bir nam bıraktık. İlyasine selam olsun! İşte biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız. Çünkü o, bizim mü’min kullarımızdandı.” (es-Saffat, 37/123/132)

(Alimler) dediler ki: Hz İlyas, Dımeşk (yani bugünkü Şam) şehrinin batı tarafında bulunan Ba’lebek halkına peygamber olarak gönderilmiştir. Hz İlyas, onları Yüce Allah’a (ibadet etmeye) ve onları ”Ba’l” adını verdikleri kendilerine ait bir puta tapmayı terk etmeye davet etti. Bir rivayete göre bu put, ”Ba’l” adında bir kadındı. Allah doğrusunu daha iyi bilir.

Onun put olduğu görüşü, daha sahihtir. İşte bu sebepledir ki, Hz İlyas, onlara; ”Siz Allah’tan korkmaz mısınız? Yaratanların en güzeli olan, sizin Rabbiniz, daha önce Atalarınızın Rabbi bulunan Allah’ı bırakıp da ”Baal’ e mi tapıyorsunuz?” buyurdu.

Fakat onlar Hz İlyas’ı yalanladılar, onu muhalefet ettiler ve onu öldürmek istediler. Denilir ki: Hz İlyas kavminden kaçıp gizlendi.

  • Ebu Ya’kub el-Ezrai, Yezid bin Abdussamed yoluyla, Hişam bin Ammar’ın şöyle dediğini nekletmiştir:

”Ben bir adamın, Ka’b İbnü’l-Ahbar’ın şöyle dediğini naklettiğini işittim: Hz İlyas, kavminin hükümdarından on yıl boyunca bir mağarada saklandı. Nihayet Yüce Allah bu hükümdarı öldürüp başkasını onun yerine geçirdi. Bunun üzerine Hz İlyas ona gelip İslam’ı teklif etti. (O da Müslüman oldu.) Kavminden on bin kişi hariç kavminden büyük bir topluluk da Müslüman oldu.”

İbn Kesir – Peygamberler Tarihi

Hz Muhammed (sav) – Yine (kıyamet günü) sahabilerimden bir kısım insanlar yakalanıp sol tarafa (cehennem tarafına) götürülürler. Ben: -‘Ashabım, Ashabım! derim. Bunun üzerine (bana):

0

Resulullah şöyle buyurmaktadır:

”Siz Allah’a yalınayak, çıplak, sünnetsiz olarak haşrolunacaksınız. Ardından ”Göğü kitap gibi dürer gibi dürdüğümüz gün, yaratmaya başladığımız gibi, katımızdan verilmiş bir söz olarak onu yeniden var edeceğiz. Doğrusu biz bunları yaparız!” (el-Enbiya,21/104) ayetini okudu.

(Sonra da şöyle buyurdu:) Kıyamet günü (peygamberlerden) ilk elbise giydirilecek olan İbrahim’dir.

Yine (kıyamet günü) sahabilerimden bir kısım insanlar yakalanıp sol tarafa (cehennem tarafına) götürülürler. Ben:

-‘Ashabım, Ashabım! derim. Bunun üzerine (bana):

-‘Sen onlardan ayrıldığından bu yana onlar geri dönüp inkar ettiler!’ buyuru(lu)r.

Ben de salih kul (olan İsa’nın) söylediği gibi: ”Ben onların içinde olduğum sürece onları görüp gözetlerim. Ancak, sen, beni katına aldığında onları gözetleyen sadece sendin. Sen herşeyi görensin. Eğer onlara azap edersen onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan sen güçlüsün, hikmet sahibisin” (el-Maide, 5/117/118) derim.

İbn Kesir – Peygamberler Tarihi

Bir talebe hocasına sordu: Hz Adem cennetten niçin kovuldu? Hoca cevap verdi: (Feridüddin Attar – Mantıku’t Tayr)

0

Bir talebe hocasına sordu: Hz Adem cennetten niçin kovuldu?

Hoca cevap verdi: Hz Adem asil ve yüce bir öze/cevhere sahipti. Ne var ki cennetle yetinip kaldı. Gaipten kendisine uyarıcı bir ses geldi: Ey cennetin yüz çeşit bağla kendisine bağladığı insan! Bilesin ki, iki cihanda da Bizim dışımızdaki bir şeyle yetinen kimse, Bize layık değildir! Biz onun kapılıp kaldığı şeylerin hepsini ortadan kaldırır yok ederiz! Çünkü insanın Dosttan gayri hiçbir şeye gönül bağlamaması gerekir!

O sevgilinin yanında yüz binlerce yer var, (sen oraya bak)! Sevgilinin bulunmadığı bir yerin ne değeri var?

Sevgiliden başka bir şey için yaşayan kişi, isterse Hz Adem olsun, kovulup atılır!

Cennetlikler bilirler ki vermeleri gereken ilk şey, kendi canlarıdır.

Cennetlik olmayanlarsa, (dünyaya bağlanıp) canlarını feda etmekten kaçınanlardır.

Mantıku’t Tayr – Feridüddin Attar

Azgın bir adam günahlar içinde yüzerken can verdi. Cenazesi musallaya götürülürken bir zahid böyle birinin cenaze namazının kılınmaması gerektiğini düşünerek oradan uzaklaştı. O gece rüyasında o adamı gördü. Cennetteydi ve yüzü güneş gibi ışıl ışıldı. Zahid sordu:

0

Azgın bir adam günahlar içinde yüzerken can verdi. Cenazesi musallaya götürülürken bir zahid böyle birinin cenaze namazının kılınmaması gerektiğini düşünerek oradan uzaklaştı. O gece rüyasında o adamı gördü. Cennetteydi ve yüzü güneş gibi ışıl ışıldı.

Zahid sordu: Evlat, böyle yüce bir makama nasıl erdin sen? Senin işin gücün günah işlemekti! Baştan ayağa kirliydin!

O azgın cevap verdi: Senin bana hiç merhamet göstermemen Allah’ın hoşuna gitmedi ve bu yüzden merhamet edip hata ve isyan içindeki ben kulunu bağışladı.

Mantıku’t Tayr- Feridüddin Attar

Bir gafil, bir zahidin yanına gitti ve İblis’ten uzun uzun şikayet etti. Dedi ki: İblis beni hileleriyle aldattı ve hilesiyle beni dinimden etti! Sufi şöyle dedi:

0

Bir gafil, bir zahidin yanına gitti ve İblis’ten uzun uzun şikayet etti.

Dedi ki: İblis beni hileleriyle aldattı ve hilesiyle beni dinimden etti!

Sufi şöyle dedi: A sevgili delikanlı! Az önce de İblis benim yanıma geldi. O da senden şikayet etti ve çok incindiğini söyledi. Senin haksızlığından gına getirmiş!

İblis diyordu ki: Bütün dünya benim egemenlik alanımdır. Dünyaya düşman olanla, benim hiç alakam olmaz! Sen o delikanlıya ‘Sen hemen (din) yoluna koyul, onun hükümranlık alanından elini çek!’ de! Çünkü o benim dünyama dört elle sarıldığı için, ben de onun ibadetlerini kendisine zorlaştırıyorum! Benim mülkümden elini ayağını çekenle benim hiç işim olmaz! Hepsi bu!

Feridüddin Attar – Mantıku’t- Tayr

Huzur ve saadetini Allah aşkında bulan mübarek bir zat, dört yüz yıl ibadet etmişti. Çitle çevrili bir yeri ve ortasında da bir ağacı vardı. Ağaca bir kuş yuva yapmıştı. Kuşun ötüşü hoş ve tatlıydı. Çıkardığı her seste yüzlerce sır gizliydi. O Allah adamı, kuşun şakıyışını dinlerken ondan çok hoşlandı ve ona gönülden bağlandı! Bunun üzerine Yüce Allah zamanın peygamberine şunları vahyetti:

0

Huzur ve saadetini Allah aşkında bulan mübarek bir zat, dört yüz yıl ibadet etmişti. Dünyadan elini eteğini çekmiş, perde arkasından Hakk’la sırdaş olmuştu.

Yoldaşı Allah’tı ve Allah ona yetiyordu. Yaşamasa, nefes bile almasaydı, Hakk’ın varlığı onun için kafi idi!

Çitle çevrili bir yeri ve ortasında da bir ağacı vardı. Ağaca bir kuş yuva yapmıştı. Kuşun ötüşü hoş ve tatlıydı. Çıkardığı her seste yüzlerce sır gizliydi.

O Allah adamı, kuşun şakıyışını dinlerken ondan çok hoşlandı ve ona gönülden bağlandı!

Bunun üzerine Yüce Allah zamanın peygamberine şunları vahyetti: O adama şunu söyle: Ne şaşılacak şey! Gece gündüz onca ibadet ettin, yıllarca Benim aşkımdan yandın yakıldın da, sonunda Beni bir kuşa sattın! Kemalinle asıl sen şakıyıp duran bir kuşken, tuttun bir kuşun şakıyışının kurbanı oldun! Ben seni satın alıp eğitmiştim, sense vefasızlık edip Beni sattın! Senin alıcın Benken, sen Beni sattın! Biz de senin sadakatini öğrenmiş olduk!

Ucuza satan satıcı olma! Bizler senin Yol arkadaşlarınız, Yol arkadaşsız kalma!

En kıymetli olanı, bu kadar az pahaya satma! Senin sırdaşın, mahreminim Ben, kendini Benden mahrum bırakma, dostsuz kalma!

Feridüddin Attar – Mantıku’t Tayr

Hz İsa bir gün berrak bir dereden su içti. Tadı gül şerbetinden daha hoştu. Biri testisini o dereden doldurup gitti. Derken Hz İsa o adamın yanına vardı ve testisinden bir yudum aldı. Bu sefer testinin suyu acıydı. Şaşırıp kaldı. Hak Tealaya seslendi:

0

Hz İsa bir gün berrak bir dereden su içti. Tadı gül şerbetinden daha hoştu. Biri testisini o dereden doldurup gitti. Derken Hz İsa o adamın yanına vardı ve testisinden bir yudum aldı. Bu sefer testinin suyu acıydı. Şaşırıp kaldı.

Hak Tealaya seslendi: Yarabbi, dedi, derenin suyu ile testinin suyu aynı su! Nedir bunun sırrı? Neden testinin suyu bu kadar acı ve diğeri baldan daha tatlı?

Testi Hz İsa’nın karşısında dile gelip şöyle dedi: Ey İsa, ben çok yaşlı bir adamım ve bu dokuz kubbeli göğün altında binlerce defa kah çömlek olmuşum, kah testi, kah ibrik!

Beni daha binlerce yeni şekle soksalar bile ölümün o acısını hep içimde taşıyacağım! İşte o ölüm acısından ötürü ben her zaman böyleyim, o yüzden de suyum hep acı olacak!

Mantıku’t-Tayr – Feridüddin Attar

Yüce Allah Hz Musa’ya şöyle seslendi: Karun ağlayıp sızlayarak sana yalvardı durdu, ”Ey Musa!” diye yetmiş kere seslendi! Hiç cevap vermedin! Eğer o şekilde ağlayarak

0

Yüce Allah Hz Musa’ya şöyle seslendi: Karun ağlayıp sızlayarak sana yalvardı durdu, ”Ey Musa!” diye yetmiş kere seslendi! Hiç cevap vermedin! Eğer o şekilde ağlayarak Bana bir kere yakarsaydı, onun ruhundan putçuluğun kökünü söker atar ve kendisine dinin şeref elbisesini giydirirdim!

Sense Ey Musa, onu yüzlerce acısıyla başbaşa bırakıp mahvettin, burnunu sürttün ve alçaltıp başını toprağa gömdün!

Eğer onun Yaradan’ı sen olsaydın, onun cezalandırılışı karşısında bu kadar duyarsız kalmazdın!

Merhametsizlere bile merhametini esirgemeyen Allah, merhametlileri elbette lütuf ve ihsanlarına boğar!

O’nun iyilik okyanusları, ret ve geri çevirme nedir bilmez! O merhamet okyanuslarına nispetle, işlenen bütün günahlar, buluttan düşen bir yağmur damlası kadardır!

Böylesine bir merhamet gösteren, bir lekeden (hata ve günahtan) incinir mi?

Feridüddin Attar – Mantıku’t-Tayr

İstanbul’un fethi açık unutulan bir kapıdan mı olmuştur?

0

Hammer’den Stefan Zweig’e kadar birçok batılı tarihçi ve edebiyatçı İstanbul’un son safhasını şu şekilde anlatırlar:

Surların arasında dolaşan bir kaç Türk askeri Edirnekapı ile Eğrikapı arasında bulunan ”Kerkoporta” denilen yayalara ayrılmış küçük kapılardan birisinin aklın alamayacağı bir unutkanlık yüzünden açık kaldığını görürler. Diğer askerlere de haber verilir ve Türkler bu kapıdan girerek İstanbul’u fethederler. Herkesin unuttuğu bir kapı olan Kerkoporta, küçücük bir rastlantı, dünya tarihinin gidişini değiştirmiştir.

Bu bilgi sadece Dukas Tarihi’nde vardır ve dönemin diğer kaynakları ile uyuşmaz. Dönemin Türk kaynakları ile Barbaro ve Dolfin incelendiğinde fethin son aşamasının hiç de bu şekilde olmadığı anlaşılmaktadır.

Açık kapı söylentilerinin gerçekle alakası yoktur. Fethin şokunu atlatmak ve şehrin Türklerin eline geçmesini küçümsemek için çıkarılmıştır. Bu rivayet batıda çok yaygındır. Ancak yerli ve yabancı tarihlerin çoğuna göre Türk askerleri bugünkü Topkapı’ya yakın bir yerden savaşarak şehre girmişlerdir. Nitekim bu bölgenin ismi de, surların gördüğü tahribat sebebiyle, fetihten sonra Top Yıkığu Mahallesi olarak anılmıştır.

Sorularla Osmanlı İmparatorluğu

Son Bizans İmparatoru İstanbul fethedilirken nasıl öldü? Durumun tehlikeli bir hal aldığını gören Bizans İmparatoru bir kısım adamlarıyla kaçarken,

0

Durumun tehlikeli bir hal aldığını gören Bizans İmparatoru bir kısım adamlarıyla kaçarken, yolda ganimet arayan Osmanlı askerlerine rastladı. Sayıca az olan Osmanlı askerleri şehit olurken, yaralı durumda bulunan bir tanesi üzerine saldıran İmparatoru öldürdü. Son İmparator kim vurduya gitmişti.

Fatih’in arattığı cesedi, daha sonra ölüler arasında bulundu. Kafası olmayan vücut Bizans kartalı işlemeli çoraplar ve zırhlarından tanınmıştı. İmparatorun cesedi Bizanslılara verildi.

Ancak onun gerçek imparator olup-olmadığı şüpheliydi. Vefa semtindeki isimsiz bir mezarın son Bizans İmparatoru Konstantin’e ait olduğu söylendi durdu.

Sorularla Osmanlı İmparatorluğu

Ye’cüc ve Me’cüc’ün soyu Hz Adem’e mi dayanıyor?

0

Bildiğimiz kadarıyla Ye’cuc ve Me’cuc, ihtilafsız olarak Hz Adem’in zürriyetindendirler. Buna delil, Buhari ve Müslim’in ”es-Sahih”lerinde A’meş yoluyla, Ebi Salih yoluyla, Ebu Said el-Hudri’den sabit olan şu hadistir.

”Resulullah buyurdu ki: Yüce Allah kıyamet günü:

– ‘Ey Adem, kalk ve zürriyetinden cehennem heyetini/kafilesini çıkar!’ buyuracak. Hz Adem de:

– ‘Ey Rabbim! Cehennem heyeti/kafilesi ne kadardır?’ diye soracak. Yüce Allah da:

– ‘Her 1000 kişiden 999 kişi cehenneme ve (sadece) biri cennete girecektir!’ buyuracak.

İşte o; küçük çocukların ihtiyarlayacağı ve her hamilenin karnındaki yavruyu düşüreceği zamandır. İnsanları sarhoş halde göreceksin. Aslında onlar, sarhoş değildirler. Fakat Allah’ın azabı şiddetlidir.

Bunun üzerine (orada bulunan( sahabiler:

– ‘Ey Allah’ın Resulü! Hangimiz o (1000 kişiden) birisiyiz?’ dediler. Resulullah da:

– ‘Size müjdeler olsun! Sizden bir kişiye (karşılık) Ye’cüc ve Me’cuc’den 1000 kişi cehenneme girecektir)!’ buyurdu.

İbn Kesir – Peygamberler Tarihi

Mecusilik dini Beştasb zamanında ortaya çıktı. Şöyle ki: İsmi ”Zerdüşt” olan bir kimse Ermiya peygamberle arkadaşlık etmişti. Zerdüşt adlı bu adam, (bir gün) Ermiya peygamberi kızdırdı. Bunun üzerine Ermiya peygamber

0

Mecusilik dini Beştasb zamanında ortaya çıktı. Şöyle ki: İsmi ”Zerdüşt” olan bir kimse Ermiya peygamberle arkadaşlık etmişti. Zerdüşt adlı bu adam, (bir gün) Ermiya peygamberi kızdırdı. Bunun üzerine Ermiya peygamber ona beddua etti. Zerdüşt de, alaca hastalığına yakalandı. Zerdüşt (Filistin topraklarından) gidip Azerbaycan diyarına yerleşti. Beştaşb ile arkadaşlık kurdu. -Allah’ın lanet ettiği- kendisinin uydurduğu ”Mecusilik” dinini Beştasb’a telkin eti. Beştasb da oun telkin ettiği bu dini kabul etti, insanları da bu dine girmeye yönlendirdi ve onları (bu dine girmeye) zorladı. Bu dine girmekten kaçınan kimselerden büyük bir topluluğu öldürdü.

Beştasb’dan sonra oğlu Bahman Fars/Sasani hükümdarı oldu. Bahman meşhur ve kahraman Fars/Sasani hükümdarlarındandır. Buhtunnasr, bu üçüne de naiplik yapmış ve uzun zaman hayat sürmüştür. Allah onu kahretsin…”

İbn Kesir – Peygamberler Tarihi

Ermiya Peygamber ile İsrailoğullarının çoğunu katleden Nebukadnessar arasında geçen konuşma

0

”Buhtunnasr, (İsrailoğulları’na) yapacağını yapınca, ona:

– ‘İsrailoğulları’nın bir adamı vardı. Onları, başlarına gelecek musibetler hususunda uyarıyor, seni onlara niteliyor ve anlatıyordu. Senin, İsrailoğulları’nın savaşçılarını öldüreceğini, zürriyetlerini esir edeceğini, ibadet yerlerini yıkacağını ve kiliselerini yıkacağını haber veriyordu. Fakat İsrailoğulları onu yalanladılar, (çeşitli ifadelerle) suçladılar, dövdüler, bağladılar ve hapse attılar!’ denildi.

Bunun üzerine Buhtunnasr, (Ermiya peygamberin hapisten çıkarılmasını) emretti. Ermiya peygamber de, hapisten çıkarıldı. Buhtunnasr, Ermiya peygambere:

– ‘Sen şu kavmi başlarına gelecek musibetleri uyarıyor muydun?’ diye sordu. Ermiya peygamber:

– ‘Evet!’ diye cevap verdi. Buhtunnasr:

– ‘Ben zaten bunu bilmekteydim!’ dedi. Ermiya peygamber devamla:

– ‘Allah beni onlara peygamber olarak gönderdi. Fakat onlar beni yalanladılar!’ dedi. Buhtunnasr:

– ‘İsrailoğulları seni yalanladılar, dövdüler ve hapse attılar öyle mi?’ dedi. Ermiya peygamber:

– ‘Evet!’ dedi. Buhtunnasr:

– ‘Peygamberlerini yalanlayan ve Rablerinin çağrısını yalanlayan topluluk ne kötü bir topluluktur! Benimle (Babil diyarına) gelme durumun var mı? (Eğer gelirsen) sana ikramda bulunurum ve iyi davranırım. Eğer kendi memleketinde kalmak istersen sana güvence veririm!’ dedi. Ermiya peygamber, ona:

– ‘Ben şimdiye kadar Allah’ın güvencesinden/emanından ayrılmadım. Hiçbir saat/an bile onun güvencesinden çıkmadım. Eğer İsrailoğulları Allah’ın güvencesinden çıkmamış olsalardı senden ve bir başkasından korkmazlardı. Senin onlar üzerinde bir otoriten olmazdı!’ dedi.

Buhtunnasr, Ermiya peygamberden bu sözleri işitince onu kendi haline bıraktı. Bunun üzerine Ermiya peygamber, kendi diyarı olan İlya/Kudüs şehrinde kaldı.

Peygamberler Tarihi – İbn Kesir

Hz İsa ile Hz Yahya (bir gün) çıkıp birlikte yürüyorlardı. Derken Hz Yahya, bir kadına çarptı. Hz İsa, ona:

0

”Hz İsa ile Hz Yahya (bir gün) çıkıp birlikte yürüyorlardı. Derken Hz Yahya, bir kadına çarptı. Hz İsa, ona:

– ‘Ey teyze oğlu! Sen bugün asla affedilmeyeceğini zannettiğin bir hata işledin!’ dedi. Hz Yahya da:

– ‘Nedir o, ey teyze oğlu!’ dedi. Hz İsa:

– ‘Sen bir kadına çarptın!’ dedi. Hz Yahya:

– ‘Vallahi, o kadını hissetmedim bile!’ dedi. Hz İsa:

– Subhanallah! Bedenin benimle, ruhun nerede?’ dedi. Hz Yahya:

– ‘Ruhum, Arş’ta asılıdır. Eğer kalbim Cebrail ile beraberliğe mutmain olsa göz açıp kapayacak kadar Allah’ı tanımış olmadığını kabul ederdim!’ dedi.

İbn Kesir – Peygamberler Tarihi

Buhtunnasr, iki aslanı (dövüştürmek için iyice) kızıştırdı. Sonra o iki aslanı bir kuyuya attı. Danyal peygamberi de getirip

0

Abdullah bin Ebi’l-Hüzeyl dedi ki:

”Buhtunnasr, iki aslanı (dövüştürmek için iyice) kızıştırdı. Sonra o iki aslanı bir kuyuya attı. Danyal peygamberi de getirip o iki aslanın yanına koydu. Fakat o iki aslan, Danyal peygambere saldırmadılar. Allah’ın dilediği kadar orada kaldı. Sonra insanların yiyecek ve içecekten canının çektiği kadar çekti. Bunun üzerine Yüce Allah, Şam bölgesinde bulunan Ermiya peygambere:

– ‘Danyal için yiyecek ve içecek hazırla!’ diye vahyetti. Ermiya peygamber:

– ‘Ben kutsal (yani Kudüs) topraklarındayım. Danyal ise Irak bölgesindeki Babil diyarında!’ dedi. Yüce Allah Ermiya peygambere:

– ‘Sana emrettiğimiz şeyleri hazırla! Biz sana hem seni ve hem de hazırladığın şeyleri taşıyacak birisini göndereceğiz!’ diye vahyetti.

Ermiya peygamber (kendisine emredilen şeyi) yaptı. Yüce Allah da ona hem kendisini ve hem de hazırladığı şeyleri taşıyacak birisini gönderdi. Öyle ki Ermiya peygamber, (Danyal’ın bulunduğu) kuyunun başına gelip durdu. Danyal peygamber:

– ‘Kim bu?’ diye sordu. Ermiya peygamber de:

– ‘Ben, Ermiya peygamber!’ dedi. Danyal peygamber:

– ‘Seni buraya getiren şey nedir?’ diye sordu. Ermiya peygamber de:

– ‘Beni sana Rabbin gönderdi!’ diye cevap verdi. Danyal peygamber:

– ‘Rabbim beni zikretti mi?’ dedi. Ermiya peygamber de:

– ‘Evet’ dedi.

İbn Kesir – Peygamberler Tarihi

Ermiya peygamber: -‘Ey Rabbim!… Kulların(ın hangisi) sana daha sevimlidir?’ diye sordu. Yüce Allah da:

0

Ermiya bin Halkıya peygamber:

-‘Ey Rabbim!… Kulların(ın hangisi) sana daha sevimlidir?’ diye sordu. Yüce Allah da:

– ‘Beni en çok zikredenlerdir. Çünkü onlar, mahlukatı değil beni anmakla meşgul olurlar. Onlara, fani olma vesveseleri gelmez. Baki kalmayı kendilerine empoze etmezler. Kendilerine dünya yaşantısı sunulduğu zaman onu terkederler. Dünya yaşantısı kendilerinden uzaklaştığında ise bundan dolayı sevinirler. İşte onlar, kendilerine muhabbetimi bahşettiğim ve istediklerinin üstündeki şeyleri verdiğim kimselerdir!’ buyurdu.

İbn Kesir – Peygamberler Tarihi

Hz Adem, ömründen 40 yıl hangi peygambere verdi?

0

”Müdayene/borçlenma ayeti (el-Bakara, 2/282) nazil olduğunda Resulullah şöyle buyurdu:

– ‘İlk inkar eden kişi, Hz Adem’dir. İlk inkar eden kişi, Hz Adem’dir. İlk inkar eden kişi, Hz Adem’dir. Allah, Hz Adem’i yaratırken sırtını sıvazladı. Onun bedeninden, kıyamete kadar meydana gelecek zürriyetini çıkardı. Zürriyetini ona göstermeye başladı. Adem, zürriyeti arasında pırıl pırıl parlamakta olan bir adam gördü ve:

– ‘Ey Rabbim! Bu kimdir?’ dedi. Allah:

– ‘Bu, oğlun Davud’dur!’ dedi. Hz Adem:

– ‘Ey Rabbim! Bunun ömrü ne kadardır?’ dedi. Allah:

– ‘Altmış yıldır!’ dedi. Hz Adem:

– ‘Ey Rabbim! Bunun ömrünü artır!’ dedi. Allah:

– ‘Hayır, olmaz. Yalnız senin ömründen alırsam olur!’ dedi.

Hz Adem’in ömrü bin yıldı. Bin yıldan kırk yılı alarak Hz Davud’un ömrüne ekledi. Allah, bunu Hz Adem’in hesabına yazdı ve meleklerini de buna şahit tuttu.

Hz Adem son nefese geldiğinde, ruhunu teslim almak için melekler yanına vardılar. Hz Adem:

– ‘Benim kırk yıllık ömrüm var!’ dedi. Melekler:

– ‘Sen o kırk yılı, oğlun Hz Davud’a bağışlamıştın!’ dediler. Hz Adem:

– ‘Hayır, ben öyle bir şey yapmadım!’ dedi.

Allah, ömrünün kırk yılını Davud’a bağışladığına ilişkin yazılı belgeyi ibraz etti, melekler de bu hususta tanıklık ettiler.”

Peygamberler Tarihi – İbn Kesir

Firavun’un iman etmesinin kabul edilmeyişinin sebebi – İbn Kesir

0

”Şimdi mi (inanıyorsun)? Oysa daha önce isyan etmiştin, bozgunculardan idin!” (Yunus, 10/91).

Bu, Firavun’un sözünü inkar etme ve Yüce Allah’ın ondan bunu kabul etmediğini belirtmek için yöneltilmiş bir sorudur. Bunun sebebi de -Allah daha iyi bilir ya- şudur: Eğer Firavun dünyadaki eski haline geri döndürülecek olsaydı yine üzerinde bulunduğu dinine geri dönerdi. Nitekim Yüce Allah, ateşi gören ve onu gözleriyle müşahade eden kafirlerin şöyle diyeceklerini haber vermektedir:

”Onların, ateşin karşısında durduruldukları zaman, ”Ne olurdu! Dünyaya geri döndürülseydik de, Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık ve mü’minlerden olsaydık!” dediklerini bir görsen!” (el-Ean’am, 6/27)

Buna cevap olarak ise Yüce Allah şöyle buyurdu:

”Hayır! Daha önce gizleyip durdukları şeyler karşılarına çıktı da ondan dolayı böyle söylüyorlar. Eğer dünyaya geri çevrilselerdi yine kendilerine yasak edilen şeylere dönerlerdi. Çünkü onlar gerçekten yalancıdırlar.” (el-En’am, 6/28)

İbn Kesir – Peygamberler Tarihi

Hz Muhammed (sav) – Şeytanın sordurduğu Allah’ı kim yarattı sorusundan kurtulmanın çaresi (Yaratılmış olan İlah olamaz)

0

Ebu Hureyre şöyle dedi: Allah Resülü (sav) şöyle buyurdu:

”Sizden birinize şeytan gelir ve:

Şunu böyle kim yarattı? Bu soruları çoğaltır hatta:

Rabbini kim yarattı?

diyerek vesvese verir.

Kimin başına böyle birşey gelirse seytandan Allah’a sığınsın (Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım desin) ve şeytanın tuzağı ve vesvesesine karşı uyanık olsun.”

Buhari ve Müslim’in İttifak Ettiği Hadisler

Hz Muhammed (sav) döneminde ganimetten mal çalan adamın sonu ne oldu?

0

Ebu Hureyre – Allah ondan razı olsun- şöyle dedi:

Hayber’i fethettik. Ancak ganimet olarak altın ve gümüş elde etmedik. Ganimet malları sığır, deve ve hurma bahçelerinden ibaretti. Sonra Allah Resülü ile beraber Kura vadisine gittik. Allah Resülü’nün beraberinde Dibab oğullarının hediye ettiği ve kendisine Mid’am denilen bir köle vardı. İşte bu köle, Allah Resülü’nün yolculuk eşyasını deveden indirdiği sırada ona, kimin attığı bilinmeyen bir ok geldi ve bu köleye isabet etti. Bunun üzerine insanlar:

Şehitlik ona mübarek olsun, dediler. Allah Resülü de:

”Hayır, nefsim elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, onun Hayber günü taksimleri yapılmamış ganimetlerden aldığı elbise kendi üzerinde tutuşup yanmaktadır” buyurdu.

Allah Rasülü’nün bu sözlerini duyan bir adam bir veya iki ayakkabı bağı getirdi ve:

Bunlar benim ganimet malları taksim edilmeden önce aldığım şeylerdir, dedi. Bunun üzerine Allah Rasülü:

”Ateşten bir veya iki ayakkabı bağı” buyurdu.

Buhari ve Müslim İttifak Ettiği Hadisler

Halid bin Velid Hz, Yemame Harbi’nde iken başındaki miğferi düşman safına düşürmüş ve canını tehlikeye atarak karşı saflara dalıp miğferini alıp geri dönmüştür. Bu manzarayı görenler,

0

Halid bin Velid Hz, Yemame Harbi’nde iken başındaki miğferi düşman safına düşürmüş ve canını tehlikeye atarak karşı saflara dalıp miğferini alıp geri dönmüştür. Bu manzarayı görenler,

”Ya Halid, bir miğfer için canını tehlikeye attın!”

dediklerinde, Halid bin Velid,

”Öyle demeyin. O miğferin içinde Peygamber Efendimiz’e ait üç mübarek saç teli vardı, onları kurtarmak için herşeye değerdi,” demiştir.

Sarayın Kutsalları – Talha Uğurluel

Adamın biri (gelip): ‘Ey Allah’ın Resulü! Babam nerede?’ diye sordu. O da: ‘Baban ateştedir! dedi. Adam dönüp gidecek olunca onu çağırıp:

0

Yine Müslim, Enes b. Malik’in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

”Adamın biri (gelip):

‘Ey Allah’ın Resulü! Babam nerede?’ diye sordu. O da:

‘Baban ateştedir! dedi. Adam dönüp gidecek olunca onu çağırıp: ‘Doğrusu senin baban da benim babam da ateştedir!’ dedi.

Derim ki: Resulullah’ın anne-babası ile dedesi Abdulmuttalib’in, cehennemlik olduğunu haber vermesi; çeşitli yollardan rivayet edilen ve fetret dönemi insanlarıyla çocuk, deli ve sağırların kıyamet gününde mahşer meydanında hesaba tutulacaklarını bildiren hadise ters düşmemektedir. Nitekim biz tefsir kitabımızda bunu ”Biz peygamber göndermedikçe kimseye azab etmeyiz” (el-İsra’, 17/15) ayetini tefsir ederken bu hadisin sened ve metnini uzun uzadıya nekletmiştik. Onlardan kimi, peygamberlerin davetine icabet etmiştir ve kimi de icabet etmemiştir. Bunlar, icabet etmeyenler zümresinden olabilirler ki, bu durumda herhangi bir çelişki söz konusu olmaz. Hamd ve minnet Allah’adır.

Süheyli’nin, Hz Aişe’den rivayet ettiği hadise gelince,bunda, Resulullah’ın anne ve babasını di,riltmesini Rabbinden dilediği, Rabbinin onları dirilttiği, onların da ona iman ettikleri anlatılmaktaysa da bu gerçekten münker olan bir hadistir. Böyle bir şeyin meydana gelmesi, her ne kadar Allah’ın kudreti açısından mümkünse de, buna ters düşen sahih hadisler vardır. Yine Yüce Allah doğruyu daha iyi bilir.

Hz Peygamber’in Hayatı – İbn Kesir

Sebe’ kavmi, Arim seline neden maruz kaldı?

0

Yüce Allah (bu konuyla ilgili olarak) şöyle buyurmaktadır:

”Doğrusu Sebe’ kavmi için oturduğu yerlerde büyük bir ibret vardır. (Onların,) biri sağda ve diğeri solda olmak üzere iki bahçeleri vardı. (Onlara:) ‘Rabbinizin rızkından yeyin ve O’na şükredin. İşte güzel bir memleket ve çok bağışlayan bir Rab!’ (dedik). Ama onlar, yüz çevirdiler. Bu yüzden üzerlerine Arim selini gönderdik. Onların iki bahçesini, buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde biraz sedir ağacı bulunan iki )harap) bahçeye çevirdik. Nankörlük ettikleri için onları böyle cezalandırdık. Biz nankörden başkasını cezalandırır mıyız! Onların yurdu ile, içlerini bereketlendirdiğimiz memleketler arasında, kolayca görünen nice kasabalar var ettik ve bunlar arasında yürümeyi konaklara ayırdık. ‘Oralarda geceleri, gündüzleri korkusuzca gezin dolaşın’ dedik. Bunun üzerine onlar: ‘Ey Rabbimiz! Aralarında yolculuk yaptığımız şehirlerin arasını uzaklaştır’ dediler ve kendilerine yazık ettiler. Biz de, onları, ibret kıssaları haline getirdik ve onları büsbütün parçaladık. Şüphesiz bunda, çok sabreden ve şükreden herkes için ibretler vardır.” (es-Sebe, 34/15-19)

Sebe’ halkının imrenilecek bir halde bol rızıkları, çok meyveleri ve bereketli ekinleri vardı. Bununla beraber onlar, doğru yolda ve hidayet üzere bulunuyorlardı. Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük ettikleri ve küfre saptıkları zaman Allah, onların helak yurduna kondurdu.

Asıl demek istediğimiz şey şudur: Sebe’ halkı, doğru yoldan çıkıp sapıklığa girdiler. Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiler. Bu sapıklıkları, Belkıs’tan önce başladığı gibi onun zamanında da devam etmişti. Arim seline maruz kalıncaya dek bu sapıklıklarını sürdürmüşlerdi.

Barajın/seddin genişliği, her kenarı bir fersah olacak şekilde uzundu. Sebe’ imrenilecek bir haldeydi. Bolluk ve refah içinde, güzel günler geçiriyorlardı.

Birçok kimse der ki: Allah, barajın/seddin gövdesinin altına fareleri musallat etti. Halk bunu fark edince oraya kedileri gözcü olarak dikti. Ama bu, onlara yarar sağlamadı. Çünkü kader ısınmış, tedbir fayda fayda vermemişti.

”Hayır, artık sığınacak yer kalmamıştı.” (el Kıyame 75/11)

Fareler, baraj gövdesinin altını oyunca duvar yıkıldı. Su, alçak yerlere akıp gitti. Irmaklar ve dere yatakları kapandı. Ağaçlar meyve vermez oldu. Ekinler ve ağaçlar mahvoldu. O güzelim ağaçlarla meyvelerin yerini, kalitesiz ürünler ve değersiz ağaçlar aldı. Nitekim Cebbar ve Aziz olan Allah bu hususta şöyle buyurmaktadır:

”Onların iki bahçesini, buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde biraz da sedir ağacı bulunan iki (harap) bahçeye çevirdik.” (es-Sebe, 34/16)

Hz Peygamber’in Hayatı – İbn Kesir

Hz Muhammed (sav)’in doğduğu yıl olan 571’de Ayasofya’nın kubbesi yıkılır ve hiçbir şekilde tamir edilemez. Hz Hızır, yaşlı bir adam kılığında rahiplere görünür. Kubbenin ayakta kalabilmesinin tek koşulunun,

0

Fetih sonrası Ayasofya’yla ilgili efsanelerin en önemlisi kuşkusuz, harcında Hz Muhammed’in tükürüğünün yer almasıyla ilgilidir. Efsaneyi ilginç kılan unsurlardan biri de Hızır’ın yönlendirmeleridir.

Hz Muhammed (sav)’in doğduğu yıl olan 571’de Ayasofya’nın kubbesi yıkılır ve hiçbir şekilde tamir edilemez.

Hz Hızır, yaşlı bir adam kılığında rahiplere görünür. Kubbenin ayakta kalabilmesinin tek koşulunun, zuhur eden ahir zaman peygamberini bulmaları, onun tükürüğünü zemzem suyu ile karıştırıp kirece katmaları olduğunu söyler. Rahipler yaşlı adamın Hz Hızır olduğunu anlar ve yollara düşer. Hz Peygamber (sav), tükürüğünü, ”Ümmetime nasip olsun” duasıyla rahiplere verir. Ruhbanlar, yanlarında Peygamber’in hokkadaki tükürüğü, yetmiş deve yükü zemzem suyu ve Mekke toprağıyla geri dönerler. Kubbe, bu karışımla yapılan harçla birlikte Ayasofya’nın Müslümanlara nasip olacağının işareti olarak sağlamlaştırılmış olur.

Aynı efsaneyi Evliya Çelebi de aktarmıştır. Bu mucizevi harçla yapılan kubbe, asla çökmeyecektir. Evliya Çelebi, Selimiye Camii’nin kubbesinin de Ayasofya’dan alınan kireçle yapıldığını rivayet eder.

Ayasofya’nın Gizli Tarihi

Tapınak Şövalyeleri ile Haşhaşiler nasıl yakınlaştı?

0

Haçlı seferleri sırasında kutsal topraklara giden Haçlılar arasında, Müslümanlarla en yakın ilişkileri kuran Tapınakçılardır. Ama tarikatın var olma amaçlarına uygun olarak Müslümanlığın içindeki en gizemli gruplarla ilişki içinde olduklarını söylemeliyiz. Özellikle İsmailiyye mezhebinden türeyen Haşhaşilerle.

Alamut Kalesi, sarp kayalıkların üzerinde olduğundan zapt edilmesi güç bir kartal yuvası görünümündedir. Hasan Sabbah aslında İsmailiyye mezhebine bağlıdır ancak tarikatını kendisi şekillendirmiş, dailer, refikler ve fedailerden oluşan gizemli bir öğreti oluşturmuştur. Dailer, mezhebe kabul edecekleri adayları sorgular ve müritleri yönetirdi, mezhebe girenler refikler olarak adlandırılırdı. Fedailer ise suikast timi, katiller ordusuydu. Suikast düzenledikleri kişiler kadar, kendi yaşamlarını da gözünü kırpmadan feda eden savaşçılardı.

Tapınak Şövalyeleri aynı coğrafyada komşu oldukları İsmailiyye mezhebi ile Haşhaşilerden ezoterik bilgiler edinmiş, bu sırları kendi tarikatlarına da taşımışlardır. Örneğin, Tapınakçıların ve daha sonra masonların el sıkışırken işaret parmaklarını karşısındakinin bileğine bastırarak ”ne olduklarını” anlatan parolası Haşhaşilerden alınmıştır.

Ayasofya’nın Gizli Tarihi

Ahit Sandığı’nın içinde ne var?

0

Ahit Sandığı’nın içinde sadece On Emir’in yazılı olduğu levhalar yoktur, Rabb’in isteğiyle içine başka kutsal eşyalar da konmuştur.

Bunlardan biri İsrailoğullarına Mısır’dan çıkarken çölde Rab tarafından sunulan ve ”Man” adı verilen mucize yiyecektir. Kuran, bu yiyecekten ”Menne/Kudret Helvası” diye söz eder.

Sandıkta ayrıca Hz Harun’un değneği de bulunur.

Ayasofya’nın Gizli Tarihi

Hz Muhammed (sav) – ”Cibril bana, elinde içinde siyah bir nokta bulunan beyaz bir ayna ile geldi” Sordum: ”Bu nedir ey Cibril?”

0

Enes (ra)’dan:

[Allah Resülü (sav) buyurdular ki:]

”Cibril bana, elinde içinde siyah bir nokta bulunan beyaz bir ayna ile geldi” Sordum:

”Bu nedir ey Cibril?”

”Bu Cuma’dır. Rabbin bunu sana ve senden sonra kavminin bayramı olsun diye sunuyor. (Böylece) sen ilk olacaksın, yahudi ve hristiyanlar senden sonra olacaklar. (Yani onların kutsal günleri senden sonra gelecek)” dedi.

Peygamber (sav) sordu:

”Peki onda ne gibi faydalar vardır?”

”Onda sizin için çok hayır ve fayda vardır. Onda öyle bir saat vardır ki, kim o saatte Rabbine hayır ile dua eder ve o hayır onun için kısmet kılınırsa (Allah) onu mutlaka verir, eğer kısmet kılınmamışsa istediğinden daha büyüğü onun için saklanır. Hakkında takdir edilen bir kötülükten O’na sığınırsa mutlaka onu ondan kurtarır, eğer takdir edilmemişse onu daha büyük bir şerden kurtarır” dedi.

”Peki içindeki bu siyah nokta nedir?”

”O Cuma gününün oluştuğu saattir. O, bize göre günlerin efendisidir. Biz ona ahirette ”Yevmu’l- Mezid” diyeceğiz.

”Neden ”Yemu’l-Mezid” diyeceksiniz?”

”Çünkü Rabbin Teala, cennette miskten daha güzel kokan bembeyaz bir vadi edinmiştir. Cuma günü olduğu zaman, Allah Teala İlliyyin’den Kürsi’si üzerine inecek. Kürsi’nin etrafını nurdan minberler saracak. Peygamberler gelip onların üzerine oturacaklar. Sonra cennet ehli gelip miskten kum yığınları üstünde oturacaklar. Rableri Teala onlara tecelli edecek ve onlar O’nun cemalini müşahade edecekler. Rableri de şöyle buyuracak:

”İşte ben vadini yerine getiren, nimeti üzerinizde tamamlayan (Rabbinizim). Burası, size bolca vereceğim bir yerdir. İsteyin Benden ne isterseniz!”

O’ndan hoşnutluk isteyecekler. O da şöyle buyuracak:

”Zaten sizi buraya yerleştiren Benim hoşnutluğumdur. Size daha bolca vereceğim, isteyin!”

Büyük Hadis Külliyatı – Rudani

Deccal’in fitnesinden birisi de bir bedeviye şöyle demesidir:  ‘Annen ile babanı diriltirsem, Rabbin olduğuma inanır mısın? O da: ‘Evet’ diyecek. Bunun üzerine iki şeytan onun anne ve babasının kılığına girerek ona görünecekler ve şöyle diyecekler: 

0

Deccal’in fitnesinden birisi de bir bedeviye şöyle demesidir:

‘Annen ile babanı diriltirsem, Rabbin olduğuma inanır mısın?

O da: ‘Evet’ diyecek. Bunun üzerine iki şeytan onun anne ve babasının kılığına girerek ona görünecekler ve şöyle diyecekler:

‘Yavrum ona tabi ol! O senin Rabbindir.’ ”

Mekke, Medine dışında yeryüzünde gitmedik ve dolaşmadık yer bırakmayacak. Mekke ile Medine’nin hangi köşesine varıp girmek isterse, elinde kılıç bir melek onu oradan kovalayacak. Sonunda çorak arazinin bulunduğu Zuraybu’l- Ahmer’e konaklayacak. Bunun üzerine Medine üç kere sarsılacak.

Erkek-dişi ne kadar munafık varsa hepsi oradan çıkıp ona gidecek. Böylece Medine onlardan, demirin körük ateşiyle temizlendiği gibi temizlenecektir. O güne: ‘Kurtuluş günü’ denilecek.”

Büyük Hadis Külliyatı – Rudani

Yecüc ve Mecüc kaç kişidir ve özellikleri nedir?

0

Onun Huzeyfe’den rivayeti:

[Allah Resülü (sav) buyurdular ki:]

”Ye’cüc bir ümmettir. Me’cüc de bir ümmettir. Her biri dörtyüz bin ümmettir. Onlardan her birinin soyundan eli silahlı bin erkek görmeden ölmez.” Dedim ki:

”Ey Allah Resülü! Onları bize anlatır mısın?” Şöyle buyurdu:

”Onlar üç sınıftır. Onların bir sınıfı erz gibidir.”

”Erz ne demektir?”

”O, Şam’da bir ağaçtır ki uzunluğu yüzyirmi arşındır. Göğe doğru yükselir” buyurdu ve ondan sonra Peygamber (sav) şunu ilave etti:

”Bunlara ne dağ dayanır, ne de demir. Onların ikinci sınıfı da kulaklarının birini serer, öbürünü de kendisine yorgan yapıp yatar. Fil, yabani hayvan, deve ve domuz ne görürlerse yerler. Birisi öldüğünde onu da yerler. Onların bir ucu Şam’da, bir ucu Horosan’da olacaktır ve Taberiye gölünü içip kurutacaklardır.”

Büyük Hadis Külliyatı – Rudani

Hz Muhammed (sav) – ”Hazen kuyusundan Allah’a sığının!” Dediler ki: Hazen kuyusu nedir?” Cevap verdi:

0

Ebu Hureyre (ra)’dan:

[Allah Resülü (sav) buyurdular ki:]

”Hazen kuyusundan Allah’a sığının!”

Dediler ki: Hazen kuyusu nedir?” Cevap verdi:

”O, cehennemin günde yüz kere (Allah’a) sığındığı bir vadidir.”

”Peki o vadiye kimler girecek?”

”Amelleriyle riyakarlık eden kurra (Kuran okuyucuları)dırlar.”

Büyük Hadis Külliyatı – Rudani

Hz Muhammed (sav) – Kıyamet günü, kulun ayakları Rabbinin huzurundan, şu beş şey soruluncaya kadar bir yere kıpırdamaz:

0

”Kıyamet günü, kulun ayakları Rabbinin huzurundan, şu beş şey soruluncaya kadar bir yere kıpırdamaz:

Ömrünü nasıl harcadığından,

gençliğini nerede harcayıp yıprattığından,

malını nereden kazanıp nereye harcadığı ve

ilmiyle amel edip etmediğinden sorulacaktır.”

Büyük Hadis Külliyatı – Rudani

Ölüm alaca bir koç şeklinde Kıyamet günü getirilecek. Bir münadi şöyle seslenecek:

0

”Ölüm alaca bir koç şeklinde Kıyamet günü getirilecek. Bir münadi şöyle seslenecek:

”Ey Cennet ehli!” Hemen hepsi ayağa kalkıp dikkatle bakacaklar.

”Bunu tanıyor musunuz?”

Daha önce gördükleri için ”Evet” diyecekler.

Sonra Cehennem ehline seslenecek. Onlar da hemen kalkıp heyecanla bakacaklar ve onlara da: ”Ey Cehennem ehli! Bunu tanıyor musunuz?” denilecek. Onlar da daha önce gördükleri için onu tanıyacaklar ve ”Evet” diyecekler.

Sonra o, cennet ile cehennem arasında boğazlanacak. Sonra şöyle diyecek: ”Ey Cennet ehli! Artık bir daha ölüm yok, siz burada ebedisiniz.”

Sonra: ”Ey Muhammed! Onları pişmanlık ve üzüntü günü hakkında uyar. Çünkü onlar bir gafletin içine dalmış oldukları halde ve henüz iman etmemişken (bakarsın) iş olup bitmiştir” mealindeki ayeti (Meryem, 19/39) okudu ve eliyle dünyayı gösterdi.

Büyük Hadis Külliyatı – Rudani

Kıyamet günü insanlar Hz Adem, Hz Nuh, Hz İbrahim, Hz Musa, Hz İsa’ya şefaat için gidecekler. Bu büyük peygamberler onları neden geri çevirecek?

0

Ebu Hureyre (ra)’dan:

”Peygamber (sav) ile birlikte bir davetteydik. Yemekte pek hoşlandığı kızartılmış bir koyun budu vardı. Ondan bir kez ısırdı ve şöyle buyurdu:

‘Kıyamet günü bütün insanların efendisi olacağım; neden biliyor musunuz? Allah ilk ve son insanları düz bir arazide toplayacak. Bir münadi çağırdığı zaman onu herkes duyacak. Kişinin gözü mahşer halkını bir bakışta görecek. Güneş onlara son derece yaklaşacak; tahammül edemeyecekleri bir keder onları kaplayacak. İnsanlar sonunda şöyle diyecek:

‘İçinde bulunduğumuz bu perişan durumumuzu görmüyor musunuz? Rabbiniz katında şefaat edecek birini arayıp bulsanız iyi olur. ‘Birbirlerine diyecekler ki: ‘Bu işi Adem babamız halleder.’ Derhal Adem (as)’a gidecekler. Ona şöyle diyecekler: ‘Ey Adem! Sen insanların babasısın. Allah seni bizzat kendi eliyle yarattı, sana ruhundan üfledi. Melekleri sana secde ettirdi ve seni cennete yerleştirdi. İçinde bulunduğumuz durumu ve bize ulaşan musibeti görüyorsun, ne olur Rabbin katında bize şefaat et!’

Şöyle cevap verecek: ‘Rabbim bugün çok öfkelendi. Şimdiye kadar hiç böyle öfkelenmemişti. Biliyorsunuz O beni bir ağaçtan nehyetmiş ve ben O’na asi gelmiştim. Vay nefsim, vay nefsim, vay nefsim! Siz benden başkasına gidin. Nuh’a gidin. Hemen Nuh’a varacaklar ve ona: ‘Ey Nuh! Sen yeryüzüne gönderilen peygamberlerin ilkisin. Allah sana ‘Çok şükreden kul’ adını verdi. İçinde bulunduğumuz durumu görmüyor musun, başımıza gelenleri görmüyor musun? Ne olur Rabbin nezdinde bize şefaat et!’ Şöyle diyecek: ‘Rabbim bugün çok öfkelendi. Ne bundan önce böyle öfkelendiği görülmüştür, ne de bundan sonra böyle bir öfkesi görülecektir. Bana bir dua hakkı verilmişti; ona kavmime karşı beddua olarak kullandım. Vay nefsim, vay nefsim! En iyisi benden başkasına gidin, İbrahim’e gidin!’

Bunun üzerine hemen İbrahim’e varacak ve şöyle diyecekler: ‘Sen Allah’ın nebisi ve yeryüzündeki dostusun. Rabbin katında bize şefaat et! Durumumuz sence ma’lum, çok perişanız.’ Onun cevabı şöyle olacak:

”Rabbim bugün çok öfkelidir. Bundan önce böyle öfkelenmemişti ve bundan sonra da böyle öfkelenmeyecektir. Biiliyorsunuz ben O’na üç kez yalan söyledim’ diyecek ve o yalanları anlatıp ‘Vay nefsim, vay nefsim, vay nefsim! Benden başkasına, Musa’ya gidin!’ diyecek.

Derhal Musa (as)’a varacaklar ve şöyle diyecekler: ‘Sen Allah Resülüsün! Allah seni risaletiyle ve konuşmasıyla üstün kıldı. Durumumuz sence malum, ne olur Rabbin nezdinde bize şefaat et!’

Şu cevabı verecek: ‘Rabbim bugün çok kızmıştır. Ne bundan önce böyle kızmıştır, ne de bundan sonra böyle kızacaktır. Sonra bana emredilmediği halde bir insan öldürdüm. Vay nefsim, vay nefsim! Siz en iyisi İsa’ya gidin!’

Hemen İsa’ya gelip şöyle diyecekler: ‘Ey İsa! Sen Allah’ın Resülüsün. Onun Meryem’e ilka ettiği kelimesi ve Ruhusun. İnsanlarla daha beşikteyken konuştun Durumumuzu görüyorsun, çok perişan bir haldeyiz. Ne olur Rabbin nezdinde bize şefaat et!’

Cevabı şu olacak: ‘Bugün Rabbim çok kızgın. Bundan önce böyle kızmadığı gibi, bundan sonra da böyle kızmayacaktır.’ İsa herhangi bir günahını zikretmedi.

En iyisi siz benden başkasına, Muahmmed’e gidin!’ Hemen Muhammed (sav)’e gelip şöyle diyecekler: ‘Ey Muhammed! Sen Allah’ın Resülü’sün! Üstelik peygamberlerin sonuncusun. Allah senin geçmiş ve gelecek tüm günahlarını bağışlamıştır. Durumuzu görmektesin, ne olur Rabbin nezdinde bize şefaat et!’

Hemen Arş’ın altına varacağım orada Rabbime secdeye kapanacağım. Allah daha önce hiç kimseye nasip etmediği hamd çeşitlerini bana ilham edecek. O kelimelerle Allah’a yalvaracağım. Bana şöyle denilecek:

‘Ey Muhammed! Başını kaldır! İste, istediğin sana verilecek, şefaat yetkisi dile, o da sana ilham edilecek!’

Büyük Hadis Külliyatı – Rudani

”İbrahim (as) babasını, Kıyamet günü tozlanmış ve yüzü karalara bürünmüş olarak görecek de ona şöyle diyecektir: 

0

Ebu Hureyre (ra)’dan:

[Allah Resülü buyurdular ki:]

”İbrahim (as) babasını, Kıyamet günü tozlanmış ve yüzü karalara bürünmüş olarak görecek de:

”Bana asi gelme dememiş miydim?” diyecek.

Babası:

”Bugün sana asla asi gelmem” diye cevap verdiğinde, İbrahim (as) Allah’a şöyle diyecek:

”Ya Rabbi! Bana Kıyamet günü beni rezil etmeyeceğini vadetmiştin. Babamın rezilliğinden daha büyük rezillik olabilir mi?”

Allah şöyle buyuracak:

”Cenneti kafirlere haram kıldım.” Sonra şöyle buyuracak: ”Ey İbrahim! Ayaklarının altında ne var bir bak bakalım.”

Bakacak ve kana bulanmış bir sırtlan görecek. (Azer’in dönüştürüldüğü bu çirkin süretli hayvan) derhal ateşe atılacak.”

Büyük Hadis Külliyatı – Rudani

Deccalin cenneti ve cehennemi nasıldır?

0

Huzeyfe (ra)’dan:

[Allah Resülü (sav) buyurdular ki:]

”Deccalin yanında yeralanları ondan bile iyi bilirim:

Onun yanında iki nehir akmaktadır. Biri görünürde bembeyaz sudur. İkincisi görünürde alevli ateştir. 

Ora erişen kimse alevli ateş olarak gördüğü nehrin yanına gelsin. Sonra gözlerini kapayarak başını eğip ondan içsin. 

Çünkü o ateş değil buz gibi soğuk sudur. Deccalin gözü kapalıdır.

Gözünün üzerinde ‘Kafir’ yazılıdır. Okur yazar olsun, olmasın her mü’min onu rahatlıkla okuyacaktır.”

Büyük Hadis Külliyatı – Rudani

Deccal’in ortaya çıkışı ve Kıyamet nasıl kopacak?

0

İbn Amr b. el-As’dan:

[Allah Resülü (sav) buyurdular ki:]

”Deccal ümmetimin içinde çıkacak ve kırk (zaman) kalacak, kırk gün mü, kırk ay mı ya da kırk yıl mı bilmiyorum. Derken Allah İsa (as)’ı Urve b. Mes’ud kılığında gönderecek. Onu (Deccali) arayıp bulacak ve öldürecek.

Sonra insanlar yedi yıl dostça yaşayacaklar. Aralarında en ufak bir düşmanlık ve kırgınlık olmayacaktır.

Sonra Allah, Şam tarafından soğuk bir rüzgar gönderecek. Kalbinde zerre kadar iyilik veya iman bulunan herkesi öldürecek. Hatta sizden biri bir dağın içine bile girse, onu bulup orada öldürecektir. 

Buna karşılık insanların kötüleri, kuş hafifliğinde yabani hayvanların tabiatında kalacaklar. Ne marufu emredecekler, ne de münkerden alıkoyacaklar. Şeytan onlara görünecek ve şöyle diyecek:

‘Bana icabet etmezmisiniz?’

Bize ne emrediyorsun ki? dediklerinde onlara putlara tapmayı emredecek. Onlar o durumdayken rızıkları bol verilecek, yaşantıları güzel olacak.

Sonra sura üfürülecek; hemen herkes ona boyun eğecektir. Onu ilk duyan, devesinin havuzunu sıvayan adam olacak. Oracıkta ölecektir. Oracıkta ölecek, insanlar da ölecektir. 

Sonra Allah, çiği gibi veya gölge gibi (bunlardan hangisi olduğunda şüphe eden hadisin ravilerinden Nu’man’dır) bir yağmur gönderecek ve onların cesetlerini bir bitki gibi yerden bitirecek. İkinci bir sur üfürülecek. İnsanlar hemen dirilip ayağa fırlayacaklar. Sonra onlara şöyle denilecek:

‘Ey insanlar! Rabbinize gelin bakalım! Bunları durdurun! Çünkü onlar sorguya çekilecekler.’ 

Büyük Hadis Külliyatı – Rudani

Hz Muhammed (sav) – Deccal şöyle diyecek: ‘Ne dersiniz acaba, şu adamı öldürüp diriltsem durumumdan şüphe edermisiniz?” 

0

Ebu Said (ra)’dan:

”Peygamber (sav) bize Deccal’den bahsetti. Anlattıkları arasında şunlar da vardı:

‘Deccal gelecek. Ama Medine’nin yollarına girmesi yasaklanacaktır. Medine’nin bazı işlenmemiş tarlalarında konaklayacak. O gün ona karşı insanların en hayırlısı çıkacak ve şöyle diyecek:

‘Şehadet ederim ki sen, Allah Resülü’nün bize bildirdiği Deccal’sin.’ Deccal da topluluğa şöyle diyecek:

‘Ne dersiniz acaba, şu adamı öldürüp diriltsem durumumdan şüphe edermisiniz?” 

‘Hayır’ diyecekler ve Deccal adamı öldürüp diriltecek. Deccal onu diriltirken adam şöyle diyecek:

‘Vallahi kendimi bugünkü kadar basiretli görmemiştim.’

Deccal yine:

‘Onu öldüreyim mi? diyecek ama öldüremeyecek.’

Büyük Hadis Külliyatı – Rudani

Ye’cuc-Me’cuc nasıl helak olacak?

0

Sonra Allah, İsa’ya:

”Ben bazı kullarımı çıkardım ki kimse onlarla savaşamaz. Haydi kullarımı Tur dağına götür!’ diye vahyedecek. Sonra her tepeden akın edip gelen Ye’cuc-Me’cuc’u gönderecek. Onların ilk bölümü Taberiye gölüne gidip oradaki suyun hepsini içecek. Sonradan gelenler orada su bulamayarak şöyle diyecekler:

‘Hani bir zaman burada su vardı, şimdi ne oldu?’

İsa ile ashabı (Tur dağında) muhasara altına alınacaklar. Hatta o gün onlardan biri için bir öküzün başı bugünkü yüz dinarınızdan daha değerli olacak.

Bunun üzerine İsa ve arkadaşları Allah’a yalvaracaklar. Allah Ye’cuc ve  Me’cuc’un boyunlarına deve musallat kılacak ve hep birlikte tek kişinin ölümü gibi yere serilip ölecekler. İsa ve arkadaşları tepeden indiklerinde onların leşleri ve pis kokularından başka bir şey ile karşılaşmayacaklar. Allah’dan onların oradan bir an önce kaldırılmasını dileyecekler. Allah da oraya deve boynu gibi büyük kuşlar gönderecek ve onları alıp Allah’ın dilediği yere götürüp atacaklar.

Büyük Hadis Külliyatı – Rudani

Hz Süleyman’ın yüzüğündeki sır neydi?

0

Hiçbir değerli taş, Hz Süleyman’ın yüzüğündeki kadar kıymetli olamaz! Onun bütün itibarı ve şanı da, o yüzükten geliyordu, çünkü kaştaki taş, topu topu yarım kırat ağırlığındaydı. Hz Süleyman o değerli taşı kendi mührü yapınca her şey onun hükümranlığı altına girdi.

Süleyman (a.s.) devletinin uçsuz bucaksızlığına, cihanın her yanının kendisinin emri altında bulunmasına ve sarayı her yanının kendisinin emri altında bulunmasına ve yayılıyor ve sarayı kırk fersah gelmesine (sarayı kırk fersahlık alana yayılıyor, rüzgar onun keyfine göre sarayını her yere taşıyordu) rağmen, temellerinin sadece yarım kıratlık bir taşa dayandığını görünce, şöyle dedi:

Böylesi hükümranlık ve saltanıtımın bütün ihtişamı, bu kadar minnacık taşa bağlıysa eğer, neyleyim ben bu dünyada da, öte alemde de böylesi bir saltanatı! Yarabbi ben bu saltanatın afetlerini kesin ve net bir şekilde gördüm! Ahiret saltanatının yanında bunun hiçbir değeri yok! Bundan böyle, böyle bir saltanatı asla kimseye verme! Ne orduyla işim olsun istiyorum, ne de imparatorlukla. Sepet öreyim daha iyi!

Hz Süleyman o kıymetli taş sayesinde hükümdar olmuşsa da, onun manevi yolda ilerleyişini de yine o kıymetli taş olmuştur. O yüzden Adn cennetinin yüzünü diğer peygamberlerden beş yüz sene sonra görebilecektir!

O taş, Hz Süleyman’a bunu yaparsa, senin gibi bir şaşkına neler yapmaz? Mademki mücevher basit bir taştan ibarettir, bırak maden ocağını kazıp da onu aramayı! Rabbinin yüzünü görebilmek için çabalamanın dışında öyle fazlaca üzme canını! Ey asıl Cevheri arayan sen! Kıymetli taşlara gönlünü kaptırmaktan kurtar! Sen her daim Mücevhercinin peşinde ol!

Mantıku’t Tayr – Feridüddin Attar

4. Murad devrinde ünlü hiciv şairi Nef’i neden öldürüldü?

0

Nef’i Osmanlı tarihinin en ünlü hiciv şairlerindendir. Aslen Erzurum Hasankaleli olup adı Ömer’dir. Nef’i mahlasını kendisine ünlü entelektüel tarihçi Gelibolulu Ali Mustafa Efendi takmıştı. İstanbul’a geldikten sonra 1. Ahmed’in beğenisini kazanan, daha sonra 4. Murad’ın has nedimleri arasına giren Nef’i, kasideleri ile caizeler alırken hicivleriyle de birçok kişinin nefretini kazanmıştı. 4. Murad da onun bu yergilerinden hoşlanırdı. Ancak 25 Haziran 1630 günü Beşiktaş sarayında bu şairin ünlü Siham-ı Kazası’nı okurken yanına yıldırım düşmesi ve kitabı parçalaması üzerine Nef’i’ye bir daha hiciv yazmayacağına dair tövbe ettirmişti. Bu ünlü şairin tövbe ile ilgili beyiti şöyledir:

Bu günden ahdim olsun kimseyi hicv etmeyim amma

Vireydün ger icazet hicv ederdim baht-ı na-sazı

Fakat onun sözünü tutamayıp hicivlere devam etmesi, Vezir Bayram Paşa’yı, hatta Sultan Murad’ı hicvetmesi mukadder akıbetini yaklaştırdı. Sultan Murad bu ünlü şairi, cezasını vermek üzere Bayram Paşa’ya teslim etti. O da o sırada cizye muhasebecisi olan Nef’i’yi çağırarak 27 Ocak 1635 günü konağının odunluğunda Çavuşbaşı Boynueğri Mehmed Ağa eliyle boğdurulup bir rivayete göre cesedini denize attırdı. Ölümüne hicivlerinden bıkmış ulemanın sevindiği nakledilir. Ölümüyle ilgili en çok bilinen beyit şudur:

Gökten Nazire indi Siham-ı Kaza’sına

Nef’i diliyle uğradı Hakk’ın belasına

4. Murad Şarkın Sultanı – Abdülkadir Özcan

4. Murad yolsuzluk yapanlara ne yapıyordu?

0

Maaşlarını almak için İstanbul’a gelen sipahilerin ulufelerinin, Gümrük Emini Mehmet Çavuş’un yolsuzluğu yüzünden ödenemediği öğrenilince adı geçen görevlinin Bab-ı Hümayun önünde başı vuruldu. Yerine getirilen yeni Gümrük Emini Ali Çelebi’nin de eskisini aratmayacak bir zalim olduğu nakledilir. Çeşitli yolsuzluklara bulaşmış Koyun Emini Sarı Katip’in de başı yine Bab-ı Hümayun önünde kesildi. Keza ölen yeniçerilerin kaydını silmeyip dışarıdan ocağa asker alımları yapan, bu münasebetle de açıktan para alan Yeniçeri Katibi Osman Efendi de aynı akıbete uğradı. Mısır askerini geç gönderme ve neferlere maaş zamlarını vermeme suçlamasıyla Vali Kara Ahmed Paşa da katledilenler arasındaydı.

4. Murad Şarkın Sultanı – Abdülkadir Özcan

Firavun denizde yolların açıldığını görünce bunun Allah Teala’nın eseri olduğunu anladı, çekindi. Tam o sırada Cebrail (a.s.) bir atın üzerinde belirdi.

0

Yüce Allah denizi kendi halinde ve olduğu gibi bıraktı. Nihayet Firavun da, (kıyıya) vardı. (Denizde yolların açıldığı) o dehşetli hayret verici manzarayı, tüm olanları gözüyle gördü ve müşahede etti. Bunun, büyük Arş’ın Rabbi Allah’ın bir eseri olduğunu iyice anladı, çekindi, (bir adım bile) ilerleyemedi. İsrailoğulları’nı takip etmeye çıktığına pişman oldu. Fakat pişmanlığı, kendisine hiçbir yarar sağlamadı. Ordularına karşı metanetli görünmek zorunda kaldı ve onlara düşmanların davranışını sergiliyordu. İnkarcı ve ahlaksız karakteri, küçümseyip itaati altına aldığı, batıl davasının peşinden koşturduğu kavmine:

– ‘Bakın, ülkemden ve itaatten çıkan ve elimden kaçan kölelerime yetişmem için deniz nasıl önüme açıldı?’ dedi.

Firavun, içinden İsrailoğulları’nın ardından gitmeyi düşünmeye başladı. Kurtulacağını umuyordu. Fakat kurtuluş artık çok uzaktı. Bu şekilde bir adım ileri, birkaç geri atıyordu.

Anlattıklarına göre Cebrail, uzun zamandır, gebe kalmamış bir beygirin üzerine bir süvari suretinde göründü. Bu şekilde Firavun’un erkek atının önünden geçti. Derken Firavun’un atı ona doğru yönelip kişnedi. Cebrail onun önünden hızlıca ilerleyerek denize daldı. Firavun’un atı da onun peşinden hızlı bir şekilde ilerleyerek denize daldı. Firavun’un atı da onun peşinden hızlı bir şekilde gitti. Bütün bunlar olurken, Firavun, kendisi için ne bir zarar ve ne de bir yarara sahip durumda değildi. Kendisini bile kontrol edemiyordu. Orduları onun denizde ilerlediğini görünce, onlar da onun arkasından denize girdiler. Onların en önde olanları tam denizden çıkmak isterken, Yüce Allah, Kelim olan Hz Musa’ya; asasıyla denize vurmasını emretti. O da asasıyla denize vurdu ve deniz önceden olduğu gibi onların üzerlerine kapandı. Onlardan tek bir insan bile kurtulmadı.

İbn Kesir – Peygamberler Tarihi

Hz Muhammed (sav)’in Necaşi’ye gönderdiği mektup

0

Beyhaki ”ed-Delail” adlı eserinde ”Peygamber’in Necaşi’ye gönderdiği Mektup Bahsi’nde şöyle der:

”Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Bu Resulullah Muhammed (sav)’den, Habeş büyüğü Necaşi Ashame’ye gönderilen bir mektuptur. Hidayete uyup Allah’a ve Resulü’ne iman eden, Allah’tan başka hiçbir ilah bulunmadığına, ortaksız olduğuna, eş ve çocuk edinmediğine, Muhammed’in de O’nun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik eden kimseye selam olsun. Seni, Allah’ın daveti ile davet ediyorum ki; ben O’nun elçisiyim. Müslüman ol, selamete gir. ‘De ki: Ey kitap ehli! Bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin: Yalnız Allah’a kulluk edelim. O’na hiç bir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da kiminiz kiminizi ilahlaştırmasın. Eğer yüz çevirirlerse: ‘Bizim Müslüman olduğumuza şahit olunuz!’ deyiniz.’ (Al-i İmran, 3/64).

Eğer bu davete icabet etmezsen, kavminden olan Hristiyanların vebali senin üzerinedir!” 

Nitekim bu arada Bizans İmparatoru Herakliyus’a, Farsların Kisra’sına, Mısır hükümdarına ve Necaşi’ye mektup yazmıştır. İşte bu mektup, Ca’fer b. Ebi Talib ile arkadaşlarına iyi davranan birinci Necaşi’ye değil de, ondan sonra gelen (Habeşistan) Necaşi’sine yazılmıştır.

İbn Kesir – Peygamberler Tarihi

Mekke’de ilk puta tapma olayı Amr b. Luhayy liderliğinde nasıl gerçekleşti?

0

Huzaalılar, Kabe’nin yönetimini üç yıl veya beş yüz yıl kadar sürdürdüler. Allah doğrusunu daha iyi bilir. Onlar, Kabe’nin idaresini uğursuz bir dönemde sürdürdüler. Çünkü Hicaz’da putlara tapılma ilk olarak onların zamanında ortaya çıktı.

Bu durum, lanetli reisleri Amr b. Luhayy vesilesiyle gerçekleşmişti. Çünkü ilk defa onları puta tapmaya çağıran kişi Amr b. Luhayy idi.

Gerçekten Amr b. Luhayy, çok zengin bir kimse idi. Anlatıldığına göre Amr b. Luhayy, yirmi devenin gözünü oyup çıkarmıştır. Bu da, onun yirmi bin deveye sahip olduğunu gösterir.

Bir kimsenin bin devesi varsa, nazardan korunmak için Arap adetine göre bir devenin gözünü oyup çıkarması gerekirdi.

İbn Hişam der ki: İlim ehlinden bazı kimselerin anlattıklarına göre; Amr b. Luhayy, bazı işlerini görmek üzere Mekke’den Şam bölgesine çıkıp gitmiş, dönüşünde Belka’ diyarına uğramış, o zamanlar orada İmlak’ın ya da İmlik b. Laviz. Sam b. Nuh’un oğulları olan Amalika Kabilesi ikamet ederdi. Amr b. Luhayy, onların putlara tapmakta olduklarını görünce onlara:

”Tapmakta olduğunuzu gördüğüm şu putlar da neyin nesi?” diye sordu. Onlar da, ona:

”Biz bu putlara tapıyoruz. Çünkü biz onlardan yağmur yağmasını istediğimizde bize yağdırıyorlar ve zafer istediğimizde de bize zafer kazandırıyorlar” şeklinde cevap verdiler. Bunun üzerine Amr b. Luhayy, onlara:

”Öyleyse bana da bir put verseniz, onu (alıp) Arap diyarına götürsem, oradaki insanlar da ona tapsalar olmaz mı?” dedi.

Bunun üzerine ”Hübel” adında bir put verdiler. O da, onu Mekke’ye götürerek bir şeyin üzerine yerleştirdi. Sonra da insanlara, ona tapmalarını ve saygı göstermelerini emretti.

Burada anlatılmak istenilen husus şudur: Amr b. Luhayy – Allah’ın laneti onun üzerine olsun- dinde onlar için bazı bid’atlar çıkarmış, bu bid’datlar hususunda ona uymuşlar; böylece apaçık, çirkin ve kötü bir sapıklığa düşmüşlerdir.

Hz Peygamber’in Hayatı – İbn Kesir

Cebrail (a.s.), Firavun’a son nefesini verirken ne yaptı?

0

”Yüce Allah, Firavun’u (Kızıldeniz’de) boğunca Firavun parmağıyla işaret edip sesini yükselterek:

-‘İsrailoğulları’nın kendisine iman ettiği (ilahtan) başka bir ilah olmadığına iman ettim!’ dedi.

(Devamla) dedi ki: Bunun üzerine Cebrail, Firavun hakkında Allah’ın rahmetinin gazabını geçmesinden korktu ve kanatlarıyla (denizin) çamurundan alıp Firavun’un yüzüne çarptı ve onu (denizin dibine) batırdı.

Bazı rivayetlerde ise şu ifade yer almaktadır: ”Cebrail (a.s.) dedi ki: Ben, ”Ben sizin en büyük Rabbinizim!” (en-Naziat, 79/24) diyen Firavun’a buğzettiğim kadar hiçbir kimseye buğzetmedim. Firavun, (iman ettiğine dair) sözünü söylediğinde onun ağzını çamurla doldurdum.”

İbn Kesir – Peygamberler Tarihi

Firavun’un amcasının oğlu nasıl müslüman oldu? O anda, inancını o güne kadar gizlemiş olan Firavun ailesinden bir mü’min şöyle haykırdı:

0

”O anda, inancını o güne kadar gizlemiş olan Firavun ailesinden bir mü’min şöyle haykırdı: “Rabbim Allah’tır dediği için, bir adamı öldürecek misiniz? Oysa O size Rabbinizden açık belgeler, kesin deliller getirmiştir. Eğer O bir yalancı ise, yalanı kendi aleyhine dönecektir. Ama gerçeği söylüyorsa, sizi uyardığı azabın bir kısmı başınıza gelecek. Çünkü Allah, ölçüyü taşıran ve çok yalan söyleyeni hidayete erdirmez.Ey kavmim, bugün saltanat sizin, üstünsünüz yeryüzünde, fakat Allah’ın azabı gelince kim kurtaracak bizi? Firavun dedi ki: Ben size hangi reyi işaret ediyorsam o, tamamıyla doğrudur ve ben sizi, doğrudürüst yoldan başka bir yola sevketmiyorum.” (Mümin, 40/28-29)

*Bu adam, Firavun’un amcasının oğludur. O kişi iman ettiğini kavminden gizliyordu. Çünkü onların kendisine bir kötülük etmelerinden korkuyordu.

Abdullah bin Abbas şöyle demiştir:

”Hz Musa’ya; Kıptilerden sadece bu adam, şehrin en uzak yerinden koşup gelen adam ile Firavun’un hanımı iman etti.

Darekutni şöyle dedi: ”Firavun’un ailesinden iman eden kişi dışında adı ”Şem’an” olan başka bir kimse yoktur.” Bunu da, Süheyli anlatmıştır.

Burada anlatılmak istenilen husus şudur: (Firavun’un ailesinden olan) bu kişi, imanını gizlemekteydi. Firavun, Hz Musa’yı öldürmek isteyip de buna kesin karar vererek ileri gelenlerine bu meseleyi danışınca, bu mü’min kişi Hz Musa hakkında korkuya kapıldı. Firavun’u bu düşüncesinden vazgeçirmek için dikkatli ve nezaketli davranarak öyle sözler söyledi ki, onun söylediği sözlerde hem teşvik etme ve hem de korkutma olmakla birlikte bu sözlerini sanki Firavun’a danışıyor ve doğru gördüğü bir görüşü açıklıyor gibi söylemişti. Nitekim bir hadiste geçtiğine göre Resulullah şöyle buyurmaktadır.

”Cihadın en faziletlisi, zalim bir hükümdarın yani idarecinin yanında adalet(i ifade eden) söz söylemektir.

İbn Kesir – Peygamberler Tarihi

Yüce Allah, Hz Musa’ya Tuva Vadisi’nde nasıl seslendi?

0

Gerçekten Hz Musa, ailesine oradan bir haber getirdi hem de ne haber?!.. Ateşin yanında hidayet/yol gösterici buldu, hem de ne hidayet/yol gösterici?!.. Ondan bir (ilahi) nur/ışık aldı, hem de ne nur?!…

”Oraya gelince, o kutsal yerdeki vadinin sağ kıyısındaki ağaçtan kendisine şöyle seslenildi: ‘Ey Musa! Ben, kuşkusuz alemlerin Rabbi olan Allah’ım!” (el-Kasas, 28/30).

Yüce Allah Neml süresinde ise bununla ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

”Oraya varınca şöyle seslenildi: ‘Ateşin bulunduğu yerde ve çevresinde olan kimseler mübarek kılınmıştır! Alemlerin Rabbi olan Allah, eksikliklerden uzaktır!” (Neml, 27,8). Yani dilediğini yapan ve dilediği hükmü veren Allah, her türlü noksanlıktan münezzehtir.

”Ey Musa, gerçek şu ki mutlak üstün, tam hikmet sahibi olan Allah benim!” (Neml, 27,9)

Yüce Allah, Taha süresinde ise konuyla ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

”Ateşin yanına varınca kendisine şöyle seslenildi: ‘Ey Musa! Ben, evet ben senin Rabbinim! Pabuçlarını çıkar! Çünkü sen Kutsal Vadi’de, Tuva’dasın. Ve ben seni seçtim, şimdi vahyolunanı dinle. Gerçekten ben, evet ben Allah’ım. Benden başka hiçbir ilah yoktur. Bana kulluk et, beni anmak için namaz kıl! Çünkü kıyamet saati mutlaka gelecektir. Onun vaktini gizli tutuyorum ki, herkes yaptığı şeyin karşılığını bulsun! Sakın kıyamete inanmayıp, heva ve hevesine uyan kimse seni, ona iman etmekten alıkoymasın; sonra helak olursun!” (Taha, 20/11-16

İbn Kesir – Peygamberler Tarihi

Yüce Allah, Hz Musa’ya elini koynuna koymasını emretti. Sonra da elini çıkarmasını emretti. Bir de ne görsün, cilt hastası olmadığı halde

0

Sonra Yüce Allah, Hz Musa’ya elini koynuna koymasını emretti. Sonra da elini çıkarmasını emretti. Bir de ne görsün, cilt hastası olmadığı halde eli ay gibi bembeyaz olmuş ve ışıl ışıl parlıyordu. İşte bu sebepledir ki Yüce Allah şöyle buyurdu: ”Elini koynuna sok ki kusursuz, bembeyaz olarak çıksın! Korkudan açılan kollarını kendine çek.” (el-Kasas, 28//32) Bunun manasının şöyle olduğu da söylenmiştir: Korktuğun zaman elini kalbinin üzerine koy ki, kalbin sakinleşsin.

Her ne kadar bu, Hz Musa’ya özgü bir şey olsa da onun peygamberliğine iman etmenin bereketinin gereği olarak her kim korktuğu zaman elini kalbinin üzerine koyarsa peygamberlere uyduğu için bundan fayda görür ve korkusu yok olup gider.

Yine Yüce Allah, Neml süresinde bu konuyla ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

”Elini koynuna sok, kusursuz bembeyaz çıkacaktır. Dokuz mucize ile Firavun’a ve kavmine git. Çünkü onlar fasık bir kavim oldular.” (Neml, 27/12)

Yani (Hz Musa’ya verilen ve peygamberliğini ispatlayan) bu iki delil/mucize; asa ve el… İşte Yüce Allah’ın ”İşte bunlar, Firavun ve ileri gelenlerine karşı, Rabbinden sana verilen iki mucizedir. Çünkü onlar, yoldan çıkan bir kavim olmuşlardır!” (el-Kasas, 28/32) ayetinde (”bu ikisi” diye) işaret edilen iki burhan/mucize, bunlardır.

İbn Kesir – Peygamberler Tarihi

Hz Musa dilinin üzerine koymuş olduğu ateş koru sebebiyle dilinde pelteklik oluşmuştu. Şöyle ki:

0

Denildi ki: Hz Musa dilinin üzerine koymuş olduğu ateş koru sebebiyle dilinde pelteklik oluşmuştu. Şöyle ki: Hz Musa, daha küçük çocuk iken Firavun’un sakalından tutup çekmişti. Bundan dolayı Firavun, onu öldürmek istedi. Derken Asiye, Hz Musa’nın öldürülmesinden korktu ve: ‘O, daha küçük bir çocuktur. İstersen onun önüne bir meyve ve bir de ateş koru koymak suretiyle onu imtihan et!’ dedi. Firavun da onu bu şekilde imtihan etti. Hz Musa meyveyi almaya yöneldi, fakat melek onun elini ateş koruna çevirdi. O da ateş korunu alıp onu dilinin üzerine koydu. (Dilinin üzerine koyduğu) ateş koru sebebiyle dilinde pelteklik oluştu.

İşte bundan dolayı Hz Musa, söylediği sözü anlayacakları miktarda bu peltekliğin bir kısmının yok olup gitmesini istemiş, tamamen yok olup gitmesini istememişti.

Bundan dolayıdır ki, Firavun Hz Musa’yı ayıplamak için ”Neredeyse meramını bile anlatamayan…” (el-Zuhruf, 43,52) demişti. Yani neredeyse maksadını açıklayamıyor ve gönlünden geçen manaları ifade edemiyor.

İbn Kesir – Peygamberler Tarihi

Yüce Allah Hz Yunus’u balığın karnında alıkoymak istediğinde balığa ‘Yunus’u al, fakat onun

0

”Yüce Allah Hz Yunus’u balığın karnında alıkoymak istediğinde balığa ‘Yunus’u al, fakat onun etini tırmalayıp parçalama, kemiklerini de kırma!’ diye vahyetti. Balık, Hz Yunus’u yutup denizin dibine götürünce Hz Yunus orada bazı sesler işitti. (Kendi kendine:)

-‘Bu da ne?’ diye sordu. Balığın karnındayken Yüce Allah ona:

-‘Bu duyduğun ses, deniz hayvanlarının tesbihatıdır!’ diye vahyetti.

Bunun üzerine Hz Yunus, balığın karnında olduğu halde o da tesbihata başladı. Melekler, Hz Yunus’un tesbihatta bulunduğunu duyduklarında:

-‘Ey Rabbimiz! Tuhaf bir yerden gelen cılız bir ses işitiyoruz. (Bu neyin sesidir?) diye sordular. Yüce Allah da:

-‘O benim kulum Yunus’dur. Bana karşı çıktı, ben de onu denizdeki bir balığın karnında alıkoydum!’ buyurdu. Melekler:

-‘Her gün ve her gece salih amelleri sana arz edilen salih bir kul halen hapiste midir? diye sordular. Yüce Allah da:

-‘Evet!’ diye cevap verdi.

Bunun üzerine melekler, Hz Yunus’a şefaatçi oldular. Yüce Allah da o balığa emretti. Balık da, Allah’ın buyurduğu gibi, onu sahile attı. Bu sırada hasta idi.

İbn Kesir – Peygamberler Tarihi

Hz Yunus bu balığın karnına yerleşince kendisinin öldüğünü zannetti. (Vücut) organlarını hareket ettirince organları hareket etti. Böylelikle hayatta olduğunu anladı. (Balığın karnında) Yüce Allah’a secdeye kapandı ve:

0

Burada anlatılmak istenilen husus şudur: Hz Yunus kavmin(in inkarın)a kızması sebebiyle (onlara) öfkelenmiş vaziyette (onların yanından ayrılıp) gidince, denizde bir gemiye bindi. Derken gemi (denizde) gemi halkını (götürmek için) yol aldı. (Seyir halinde iken) gemi sarsıldı, onları dalgalar kuşattı ve gemi, içindeki (yükleri taşımada) zorlandı. Müfessirlerin anlattıklarına göre neredeyse boğulacaklardı.

Bunun üzerine kur’a çekme meselesini kendi aralarında istişare ettiler. Buna göre kura kime çıkarsa yüklerini hafifletmek için onu gemiden denize atacaklar. Derken kura çektiklerinde bu kura Allah’ın peygamberi Hz Yunus’a çıktı. Fakat onu (denize atmaya gönülleri) razı olmadı. İkinci defa tekrar kura çektiler, kura yine Hz Yunus’a çıktı. Bunun üzerine Hz Yunus, elbiselerini çıkarıp kendisini (denize atmaları için) hazırlandı. Fakat onlar Hz Yunus’u (denize) atmaktan kaçındılar. Sonra üçüncü defa kurayı yenilediler. Kura yine Yunus’a çıktı. Aslında Yüce Allah bununla büyük bir şeyi(n gerçekleşmesini) istiyordu.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: ”Şüphesiz Yunus da gönderilen peygamberlerdendir. Hani o bir zaman dolu bir gemiye binip kaçmıştı. Gemilerdekiler kur’a çekmiş ve Yunus Kur’ayı kaybedenlerden olmuştu. Derken (denize atılmış ve) kendisini balık yutmuştu. O (kendi nefsini) kınıyordu.” (el-Saffat 37/139-142)

Kur’a Hz Yunus’a çıkınca denize atıldı. Yüce Allah Hint Okyanusundan büyük bir balık gönderdi. Balık da Hz Yunus’u yuttu. Yüce Allah bu büyük balığa; Hz Yunus’un etini yememesini, kemiğini kırmamasını ve onun kendisi için bir rızık olmadığını emretti. Bunun üzerine bu balık, Hz Yunus’u alıp bütün denizleri dolaştırdı.

Bir rivayete göre bu balık, kendisinden daha büyük başka bir balık tarafından yutulmuştur.

Hz Yunus bu balığın karnına yerleşince kendisinin öldüğünü zannetti. (Vücut) organlarını hareket ettirince organları hareket etti. Böylelikle hayatta olduğunu anladı. (Balığın karnında) Yüce Allah’a secdeye kapandı ve: ”Ey Rabbim! Ben öyle bir yerde secdeye kapandım ki, hiçbir kimse böyle bir yerde sana ibadet etmemiştir!’ dedi.

İbn Kesir – Peygamberler Tarihi

Firavun’un Hz Musa’ya sorduğu ”Öyleyse, daha önceki nesillerin durumu nedir?” sorusunun cevabı:

0

Yüce Allah, Firavun’un durumunu haber vererek şöyle buyurdu:

”Firavun, ”Ey Musa! Sizin Rabbiniz kimdir?” dedi. Musa dedi: ”Bizim Rabbimiz, her şeye yaratılış özelliğini veren, sonra da doğru yolu gösterendir.” Firavun, ”Öyleyse, daha önceki nesillerin durumu nedir?” dedi… Musa dedi: ”Onlar hakkındaki bilgi, Rabbimin katındaki bir kitaptadır. Gerçek şu ki, benim Rabbim ne yanılır ne de unutur. (Taha 20/49-55)

Yüce Allah burada Firavun’un, Yüce yaratıcının varlığını inkar ettiğini ”Firavun, ‘Ey Musa! Sizin Rabbiniz kimdir?’ dedi. Musa dedi: ‘Bizim Rabbimiz, her şeye yaratılış özelliğini veren, sonra da doğru yolu gösterendir.” (Taha, 20/49-50) diyerek dediğini bildirmektedir. Yani (bütün) mahlukatı yaratan, onlara davranışlar, rızıklar ile eceller ve bunları ”Levh-i Mahfuz”da yazan, sonra da her mahluku, onun için takdir ettiği şeye kavuşturan Allah’tır. Böylece Allah’ın ilmi, kudreti ve kaderi mükemmel olup eksiksizdir.

”Firavun, ”Öyleyse, daha önceki nesillerin durumu nedir?” dedi..” (Taha 20/51). Firavun, Hz Musa’ya şöyle diyor: Eğer yaratan, takdir eden ve mahlukata takdirine uygun bir şekilde yol gösteren senin Rabbin ise; bundan dolayı O’ndan başkası ibadet edilmeye müstehak değilse o halde neden bizden öncekiler O’ndan başkasına ibadet ettiler ve senin de bildiğin gibi yıldızlara ve putları neden O’na ortak koştular. Neden bizden öncekiler, senin anlattığın şeye yol bulamadılar?

”Musa dedi: ‘Onlar hakkındaki bilgi, Rabbimin katındaki bir kitaptadır. Gerçek şu ki, benim Rabbim ne yanılır ne de unutur.” (Taha, 20/50) Yani onlar, her ne kadar O’ndan başkasına ibadet etmiş olsalar bile bu durum senin için bir kanıt teşkil etmez. Bu, benim dediğimin aksini göstermez. Çünkü onlar da, senin gibi cahillerdir ve onların yaptıkları her şey, küçük olsun büyük olsun sahifelerde onların aleyhine yazılıdır. Yüce Rabbim, onları cezalandıracak ve Rabbim hiç kimseye zerre ağırlığı zulmetmeyecektir.

İbn Kesir – Peygamberler Tarihi

Hz Adem, Allah Teala’ya kör, alacalı ve çeşitli hastalıklı insanları niye yarattın diye sormuş?

0

”Yüce Allah, Hz Adem’i yaratırken cennetlik kimseleri onun göğsünün sağ tarafından çıkardı, cehennemlik kimseleri de göğsünün sol tarafından çıkardı.

Hz Adem’in bedeninden çıkarılan bu zürriyeti, yeryüzüne atıldılar. Onların içerisinde kör, alacalı ve çeşitli hastalıklara müptela kimseler vardı.

Bunun üzerine Hz Adem:

-‘Ey Rabbim! Çocuklarımı hep eşit kılsaydın olmaz mıydı?’ dedi. Allah:

-‘Ey Adem! Ben senin şükretmeni istedim!’ dedi.

İbn Kesir – Peygamberler Tarihi

Hz Muhammed (sav) – ”Allah’ın (Arşının) gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı (kıyamet) gün(ün) de Allah, şu yedi kimseyi gölgelendirecektir. (Bu yedi kişi şunlardır):

0

1- Adaletli imam.

2- Tenhada Allah’ı anıp gözleri yaşaran kimse.

3- Gönlü mescidlere bağlı adam. (Bu kişi) mescidden çıktığında, oraya tekrar dönünceye kadar (gönlü oraya bağlı kalır.)

4- Allah rızası için birbirini seven iki adam. Bunlar, Allah’ın rızasına uygun olarak bir araya gelir, yine onun rızasına uygun olarak birbirlerinden ayrılırlar.

5- Sağ elinin verdiğini sol eli bilmeyecek şekilde gizleyerek sadaka veren adam.

6- Allah’a ibadet ederek yetişen genç.

7- Mevki ve güzellik sahibi bir kadının kendine çağırması durumunda ‘Ben Allah’tan korkarım!’ diyen adam.”

Buhari

Yüce Allah Hz Eyyub’ (afiyet verince ona) cennetten bir takım elbise giydirdi. Derken Hz Eyyub (bulunduğu yerden az) uzaklaşıp bir kenarda oturdu. Bu sırada hanımı geldi onu tanıyamadı. Hanımı: -‘Ey Allah’ın kulu! Burada bulunan şu musibete maruz kalmış adam nereye gitti? Belki de köpekler ve kurtlar onu kapıp götürdü!’ dedi.

0

”Yüce Allah Hz Eyyub’ (afiyet verince ona) cennetten bir takım elbise giydirdi. Derken Hz Eyyub (bulunduğu yerden az) uzaklaşıp bir kenarda oturdu. Bu sırada hanımı geldi onu tanıyamadı. Hanımı:

-‘Ey Allah’ın kulu! Burada bulunan şu musibete maruz kalmış adam nereye gitti? Belki de köpekler ve kurtlar onu kapıp götürdü!’ dedi.

Hanımı bir müddet onunla konuşmayı sürdürdü. Hz Eyyub:

-‘Yazıklar olsun sana! Ben Eyyüb’üm!’ dedi. Hanımı:

-‘Sen benimle alay mı ediyorsun, ey Allah’ın kulu?!’ dedi Hz Eyyüb:

-‘Yazıklar olsun sana! Ben, Eyyüb’üm! Allah bana bedenimi geri verdi!’ dedi.

Abdullah bin Abbas devamla dedi ki: Yüce Allah Hz Eyyüb’a mallarını ve evlatlarının aynılarını ve bir o kadarını geri verdi.”

Vehb bin Münebbih dedi ki: ”Yüce Allah Hz Eyyüb’a ‘Ben sana aileni ve malını ve bir o kadar da beraberlerinde geri verdim. Şimdi su suyla yıkan. Çünkü senin şifan bu sudadır. Ashabın içinde bir kurban kes ve onlar için mağrifet dile. Çünkü onlar senin hakkında bana asi oldular’ diye vahyetti.”

İbn Kesir – Peygamberler Tarihi

Şeytan bir gün hekim kılığında Hz Eyyüb’ün hanımına gelerek şöyle demiştir:

0

”Eline bir demet sap al ve onunla (eşine) vur da yeminini bozma!” Gerçekten biz Eyyub’u sabırlı bulduk. O, ne iyi bir kuldu, daima Allah’a yönelirdi.” (Sad, 38/44).

Bu, Yüce Allah’ın, hanımına yüz değnek vuracağına dair yemin eden kulu ve peygamberi Hz Eyyub’a verdiği bir ruhsattır.

1- Bir rivayete göre Hz Eyyub, hanımı saç örgülerini sattığı için bu şekilde yemin etmiştir.

2- Bir rivayete göre ise şeytan bir hekim suretinde onun hanımına görünerek Hz Eyyub için bir ilacı niteledi. Hanımı da Hz Eyyub’a gelip ona bunu haber verdi. Hz Eyyub onun şeytan olduğunu anladı ve hanımına yüz değnek vuracağına yemin etti.

Yüce Allah Hz Eyyub’a sağlığını kavuşturunca, eline bir demet sap almasını ve onunla bir defa hanımına vurması için Hz Eyyub’a fetva/ruhsat verdi. Bu da, hanımına yüz değnek vurması yerine kabul edildi. Böylelikle yeminini yerine getirmiş ve yeminini bozmamış olacaktı.

İşte bu, Allah’tan korkan ve O’na itaat eden kimse için bir çıkış ve kurtuluş yoludur. Özellikle de bu husus; ecrini Allah’tan bekleyerek sabreden, bütün sıkıntılara göğüs geren, sıddıka, iyi ve olgun olan Hz Eyyub’ün hanımı hakkındadır. Allah o kadından razı olsun…

İbn Kesir – Peygamberler Tarihi

Peygamberleri olan Hanzala bin Safvan’ı öldürüp kuyuya atan Ress kavmi nasıl helak edildi?

0

Yüce Allah Furkan suresinde konuyla ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

”Ad’ı, Semud’u, Ress halkını ve bunların arasında daha birçok kavimleri helak ettik! Onların herbirine öğüt olarak meseller anlattık. (Öğüt almadıkları için de) hepsini kırıp geçirdik!” (el-Furkan 25/38-39)

”Ashab-ı Ress, (Yemen’de bir belde olan) Hadavvar/Hadur’da yaşıyorlardı. Yüce Allah onlara Hanzala bin Safvan adında bir peygamber gönderdi. Onlar, bu peygamberi yalanladılar ve onu öldürdüler. Bunun üzerine Ad bin Avs bin İrem bin Sam bin Nuh, çocuklarıyla Ress’den ayrıldı ve ”Ahkaf” (denilen yer)e yerleşti. Yüce Allah da Ress halkını helak etti. Onlar bütün Yemen’e dağıldılar. Bununla birlikte bütün yeryüzüne yayıldılar. Öyle ki Cebrun bin Said Ad bin Avs bin İrem bin Sam bin Nuh gidip Dımeşk/Şam şehrine yerleşti, oğulları da Dımeşk/Şam şehrini inşa ettiler ve ona ”Cebrun” adını verdiler. İşte direkleri yüksek İrem şehri burasıdır. Hiçbir yerde Dımeşk/Şam şehrinden daha fazla taş direkler yoktur. Bundan dolayı Yüce Allah Hz Hud peygamber olarak gönderdi. Onlar Hz Hud’u yalanladılar. Allah da onları helak etti.

Görüldüğü üzere bu, Ashab-ı Ress’in, Ad kavminden uzun asırlar önce (yaşadığını) gerektirmektedir.

İbn Ebi Hatim, İkrime yoluyla Abdullah bin Abbas’ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:

”Ress, Azerbaycan’da bulunan bir kuyudur.

İkrime’nin şöyle dediğini nakletmiştir:

”Ress, içerisine peygamberlerini atarak gömdükleri bir kuyudur.”

Süheyli dedi ki: ‘‘Adı Hanzala bin Safvan olan o peygambere uykudayken vahiy gelirdi. Halk ona saldırdı. Onu öldürüp kuyuya attılar. Kuyunun suyu çekildi. Önceleri bol bol su içerken susuz kaldılar, ağaçları kurudu, ürünsüz kaldılar. Yurtları harap oldu. Etrafları insanlarla şenlenmiş iken ortalarda kimseler görünmez oldu. Yanlızlığa itildiler. Son fertlerine kadar helak edildiler. Evlerinde, cinler ile vahşi hayvanlar yaşamaya başladı. Yaşadıkları yerde cinlerin fısıldaşmasından, aslanların kükremesinden ve sırtlanların ulumalarından başka bir ses duyulmaz oldu.

İbn Kesir – Peygamberler Tarihi

Yasin süresinde bahsedilen ”Habib bin Murra” yı nasıl öldürdüler?

0

”Antakya halkının bir hükümdarı vardı. Onun adı, Antihus idi. Bu kral putlara tapıyordu. Bundan dolayı Yüce Allah ona üç peygamber gönderdi. Bu peygamberler; Sadık, Saduk ve Şalom idi. Fakat bu hükümdar bunları yalanladı.”

Bununla birlikte Kur’an’da zikredilen bu şehir halkı, helak oldular. Nitekim kıssanın sonunda onlar elçileri tasdik edeni öldürdükten sonra şöyle buyurdu:

”Sadece korkunç bir çığlık oldu, onlar da hemen sönüverdiler!” (Yasin, 36/29).

Şehir halkı onları onların kendileri gibi insan olduklarını ileri sürerek reddettiler. Nitekim (bütün) kafir toplumlar, elçilerine aynı şeyi söylemişlerdir. Onlar Allah’ın elçi/peygamber göndermiş olabileceğini uzak görüyorlardı. Elçiler, onlara; ‘Allah, bizim size gönderilmiş elçiler olduğumuzu biliyor. Eğer, biz, Allah adına yalan uyduracak olursak O bizi cezalandırır ve en şiddetli bir şekilde bizden intikamını alır. ”Bize düşen apaçık bir tebliğdir!” (Yasin, 36/17). Yani bize düşen ancak kendisiyle gönderildiğimiz şeyi size tebliğ etmemizdir. Dilediğini hidayete erdiren ve dilediğini saptıran sadece Allah’tır. ”Onlar dediler ki: ”Doğrusu biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık” (Yasin, 36/18) Yani bize getirdiğiniz hususları uğursuz belledik. ”Eğer bu işten vazgeçmezseniz, andolsun ki sizi taşlarız” (Yasin, 36/18) yani sözlerle, fiillerle (taşlarız). ”Ve mutlaka bizden size acıklı bir azap dokunur!” (Yasin 36/18) denilmesi, birinci görüşü desteklemektedir.

”O sırada şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi” (Yasin, 36/20). Yani elçilere yardım etmek için ve onlara iman ettiğini açıklamak için (şehrin öbür tarafından koşarak geldi).

Daha sonra bu kişi, elçilere hitap ederek: ”Şüphesiz ki ben, sizin Rabbinize iman ettim. Gelin beni dinleyin!” (Yasin, 36/25)

İşte tam bu esnada şehir halkı, o adamı öldürdüler. Bir rivayete göre onu taşlayarak, bir rivayete göre onu ısırarak ve rivayete göre ise bütün şehir halkı tek bir adam gibi onun üzerine çullandılar ve böylelikle onu öldürdüler.

İbn İshak Abdullah bin Mesud’un şöyle dediğini anlatmıştır:

”O adamı ayaklarıyla çiğnediler. Öyle ki adamın makatından bağırsakları çıktı.”

”Bu kişinin adı, ”Habib bin Mura” idi.

İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurdu:

”(Sonra ona) ”Haydi gir cennete!” denildi.” (Yasin, 36/26). Yani kavmi onu öldürünce, Allah onu cennete girdirdi. O, cennette bulunmanın neşesiyle ”O da dedi ki: ‘Ne olurdu kavmim bilseydi! Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikram edilen kullarından kıldığını” (Yasin36 /26-27)

Katede de dedi ki: ”Hayır, Allah’a yemin olsun ki, onu öldürdükten sonra Allah onun kavmini azarlamadı. ”Sadece korkunç bir çığlık oldu, onlar da hemen sönüverdiler!” (Yasin, 36/29)”

İbn Kesir – Peygamberler Tarihi

Hz Yusuf’un vefatı nasıl olmuştur?

0

Nihayet vadesi dolup ölüm döşeğine yattığında Hz Yusuf, kardeşlerine cesedini, Mısır’dan çıktıkları zaman beraberlerinde alıp götürmelerini ve atalarının yanına gömmelerini vasiyet etti.

Derken Hz Yusuf vefat etti. Kardeşleri cesedini (Mısır’da) bir tabuta koydular. Nihayet Hz Musa, (Hz Yusuf’un) cesedini alıp atalarının yanına gömdü.

Rivayete göre Hz Yusuf, 110 yaşındayken vefat etmiştir.

*Bu, onların (yani Ehl-i kitabın) naklettiğidir. Ben de bunu bu şekilde gördüm. İbn Cerir et-Taberi de bunu bu şekilde nakletmiştir.

*Mübarek bin Fadale, Hasan (el-Basri’n)in şöyle dediğini nakletmiştir. ”Hz Yusuf on yedi yaşındayken kuyuya atılmıştı. 80 sene babasından ayrı kaldı. Bundan sonra da 23 sene yaşadı. 120 yaşındayken vefat etti.”

Birçok kimse de dedi ki: ”Hz Yusuf, kardeşi Yahuza’ya vasiyette bulundu (ve onu kendi yerine bıraktı.)”

Allah’ın salat ve selamı üzerine olsun…

İbn Kesir – Peygamberler Tarihi

Hz Yusuf, Mısır’da nasıl satıldı?

0

”Mısır’dan onu satın alan kişi, hanımına dedi ki: ”Buna iyi bak, bize faydalı olabilir, ya da onu evlat ediniriz.” (Yusuf, 12/21).

Bu, Allah’ın Hz Yusuf’a bir lütfu, bir rahmeti ve bir ihsanı idi. Böylece Allah Hz Yusuf’u kendi lütfuna etkin kılmak ve dünya ve ahiretin hayırlarını ona vermek istiyor.

Dediler ki: Mısır halkından onu satın alan kimse, Mısır’ın azizi olup Mısır’ın hazinelerinden sorumlu hazine bakanı idi.

İbn İshak dedi ki: ”Onun adı, Kıtfır İbn Ruhayb idi. O zaman Mısır’ın Firavun’u, Amelika kabilesinden bir adam olan Reyyan İbnü-l Velid idi. Aziz’in karısının adı ise Rail binti Remayil idi.

Birçok kimse de dedi ki: ”Onun adı, Zeliha idi. Açıkçası ”Züleyha”, onun lakabıdır.” Onun adının, Feka binti Yenus olduğu da söylenmiştir.

Sonra denildi ki: Mısır azizi, Hz Yusuf’u yirmi dinar altına satın aldı.

Hz Yusuf’u ağırlığınca misk, ağırlığınca ipek ve ağırlığınca gümüş karşılığında satın aldığını söyleyenler de vardır… Allah doğrusunu daha iyi bilir.

”Böylece Yusuf’u oraya (Mısır’a) yerleştirdik.” (Yusuf, 12/21). Yani Mısır azizi ile eşini Yusuf’un hizmetine verdik, onlar da ona iyi davrandılar ve itina gösterdiler. Mısır yurdunda Yusuf’a bir imkan hazırladık.

”Ona olayları yorumlama ilmini öğrettik.” (Yusuf, 12/21). Yani Yusuf’a, sözü anlama kabiliyeti verdik, rüya yorumu da bunun bir parçasıdır.

”Allah buyruğunu yerine getirendir.” (Yusuf 12/21). Yani bir işi yapmak istediğinde bunun sebeplerini ve kulların (anlamayacağı) işlerini takdir edip yoluna koyar. İşte bu sebepledir ki Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: ”Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yusuf, 12/21)

İbn Kesir – Peygamberler Tarihi

Hz Yusuf’un gördüğü rüyanın anlamı

0

Müfessirler ve diğerleri dediler ki: Hz Yusuf, daha ergenlik çağına ermemiş küçük bir çocuk iken rüyasında şunu gördü: Sanki on bir yıldız (ki bunlar, on bir kardeşine işarettir) ve güneş ve ayın (ki bu da babası ve annesine işarettir) kendisine secde etmekteydiler. Bu durum onu çok ürküttü. Uyandığında bu rüyasını babasına anlattı. Babası, onun dünyada ve ahirette yüce bir makama ve yüksek bir mertebeye ulaşacağını, böyle bir makam sahibi olması dolayısıyla da babasının ve kardeşlerinin kendisine boyun eğeceklerini anladı. Bundan dolayı rüyasını gizlemesini ve kardeşlerine anlatmamasını emretti. Bunun sebebi ise kardeşlerinin, kendisini kıskanmamaları, ona kötülük etmemeleri ve çeşitli hilekarlık ile kurnazlıkla tuzak kurmamaları içindir.

İşte bu, bizim (daha önce) söylediğimize delalet etmektedir. İşte bu sebeple rivayetlerin birisinde konuyla ilgili olarak şu ifade yer almaktadır:

”İhtiyaçlarınızı gidermek için (ihtiyaçlarınızı) gizlemek suretiyle avantaj sahibi olunuz. Çünkü her nimet sahibi kimse, (başkaları tarafından) haset edilir.”

”İşte böyle Rabbin seni seçecek…” (Yusuf 12/6). Yani bu büyük rüyayı sana gösterdiği gibi, sen bu rüyayı tuttuğun zaman ”Rabbin seni seçecek” (Yusuf 12/6). Yani seni lütuf ve rahmetinin her türlüsüne mazhar kılacaktır.

”Sana olayların yorumu ile ilgili bilgi öğretecek.” (Yusuf 12/6). Yani sana sözün manalarını ve başkalarının (yorumlamayı) anlayamadığı rüya tabirini kavratacaktır.

İbn Kesir – Peygamberler Tarihi

Feridüddin Attar – Sürekli olmayan 4 şey

0

Dört şey kısa sürelidir. Ey dini bütün ve sevimli adam, neymiş onlar sen gel de benden öğren:

Devlet başkanlarının zulmü uzun süre devam edemez.

Dostların aslında iyi ve hoş olan kınamaları da geçicidir.

Kadınların gösterdiği sevgi ve kaba saba adamların sohbeti kısa sürelidir.

Vatandaşlarına kötü davranan lider, iktidarı uzun süre elinde tutamaz, çabuk gider.

Bir dosttan gelen kınama ve paylamalar da, su üstüne yazı yazmak gibi gelir geçer.

Hakiki bir aşkla tutkun görünse de bir kadın, sevgilisinin imkanları azalınca, çok geçmeden açar ağzını yumar gözünü.

Bayağı insanlarla düşüp kalkan kişi, kar değil zarar ettiğini çabucak görür. Gülün kokusundan hiç hazzetmeyen karga, bülbülün dostluk ve yoldaşlığından elbette uzak durur.

Dürüst olmayan insanların bulunduğu meclis, ruh için bir eza ve cefa yeridir. Bu, herkesçe bilinen ve kabul edilen bir hakikattir.

Evladım, o türden insanları gördüğünde, yel gibi hızla uzaklaş oradan!

Feridüddin Attar – Pendname

Ölçü ve tartıda hile yapan Medyen kavmi nasıl helak oldu? Yüce Allah hareketleri durduracak şiddetli bir titremeyi, sesleri kısacak bir çığlığı, her tarafından ve yönünden insanlara ateş kıvılcımı saçan bir gölgeyi

0

Yüce Allah (onların helak ediliş durumuyla ilgili olarak) şöyle buyurdu:

”Derken o müthiş sarsıntı onları yakalayıverdi. Yurtlarında diz üstü çökekaldılar.” (el-Araf, 7/91).

Araf süresinde geçtiği üzere onları bir titreme yakalamış, yani üzerinde yaşamakta oldukları yer şiddetli bir sarsıntıyla sallanarak onları titretmişti. Bu sarsıntı ve titreme, onların cesetlerindeki ruhu çıkarmış; o yerin canlıları, cansız varlıklara dönüşmüştü. Cüsseleri de cansız, hareketsiz ve hissiz olarak dizüstü çökük vaziyette kalmıştı.

Yüce Allah onlara çeşitli azap, işkence ve belayı birarada vermişti. Pis ve çirkin nitelikleri taşıdıkları için Yüce Allah hareketleri durduracak şiddetli bir titremeyi, sesleri kısacak bir çığlığı, her tarafından ve yönünden insanlara ateş kıvılcımı saçan bir gölgeyi onlara musallat kıldı.

Yalnız (Medyen halkının durumuyla ilgili geçen) her surede Yüce Allah, cümlelerin dizisine ve ifadelerin akışına uygun olarak onların durumlarını haber vermiştir.

Örneğin Araf süresinde geçtiği üzere onlar, Allah’ın peygamberi Hz Şuayb’ı ve taraftarlarını korkutmuşlar/titretmişler, onları memleketlerinden kovmakla tehdit etmişler, memleketlerinde kalmak istiyorlarsa eski dinlerine dönmeleri gerektiğini kendilerine bildirmişlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah şöyle buyurdu: ”Derken o müthiş sarsıntı onları yakalayıverdi. Yurtlarında diz üstü çökekaldılar.” (el-Araf 7/91)

Evet… Titretmeye karşı titremeye, korkutmaya karşı da korkuya yakalanıverdiler. Bu da cümlenin gelişine uygun ve önceki ifadelerin de akışına bağlıdır.

Hud süresinde geçtiği üzere; Medyen halkını bir çığlık yakalayıvermişti de bunun üzerine yurtlarında dizüstü çökük vaziyette helak olmuşlardı. Çünkü onlar, tahkir edici ve küçümseyici bir tavırla Allah’ın peygamberi Hz Şuayb’a şöyle demişlerdi:

”Ey Şuayb! Atalarımızın taptıklarını terketmemizi veya mallarımızda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve aklı başında bir kişisin!” (Hud, 11/87).

Güzel ve düzgün konuşan güvenilir peygambere karşı kullandıkları bu çirkin kelimeleri sarfetmekten onları menedici bir çığlıktan burada bahsetmek münasip olmuştur. Bu nedenledir ki onları durgunlaştıracak bir titremenin yanı sıra, kendilerini susturan bir çığlık da geldi.

Şuara süresinde geçtiği üzere Medyen halkını, bulutlu bir günün azabı yakalamıştı. Bu da onların istediklerini yerine getirmek arzuladıkları şeye kendilerini yaklaştırmak için olmuştu. Onlar, Şuayb’a şöyle demişlerdi:

”Onlar şöyle dediler: ”Sen, büyülenmiş birisin! Sen de ancak bizim gibi bir insansın. Biz seni ancak yalancılardan biri sayıyoruz. Şayet doğru söyleyenlerden isen, üzerimize gökten bir parça düşürüver!” Şuayb, ”Rabbim yapmakta olduklarınızı daha iyi bilir!” dedi.” (Şuara, 26/185-188).

Her şeyi işiten işiten ve bilen olan Yüce Allah, (onların bu sözlerine karşılık) şöyle buyurdu:

”Onu yalancı saydılar da o gölge gününün azabı onları yakalayıverdi! O gerçekten büyük bir günün azabı idi!” (eş-Şuara, 26/189)

İbn Kesir – Peygamberler Tarihi

Open