Ana Sayfa Blog

Emir Timur’un Ahmed Yesevi’ye olan bağlılığı kendi dilinden şöyle anlatılır: ”Rum ülkesine (Anadolu’ya yöneldiğim vakit, Hz. Şeyh Yesevi hikmetlerinden bir işaret aradım ve ilk açtığım sayfada müjde veren şu dörtlüğe rastladım. Her ne zaman bir zorlukla karşılaşsanız bu dörtlüğü okuyun:

0
PAYLAŞ:

Menkıbenin devamında, Emir Timur’un Ahmed Yesevi’ye olan bağlılığı kendi dilinden şöyle anlatılır: ”Rum ülkesine (Anadolu’ya yöneldiğim vakit, Hz. Şeyh Yesevi hikmetlerinden bir işaret aradım ve ilk açtığım sayfada müjde veren şu dörtlüğe rastladım. Her ne zaman bir zorlukla karşılaşsanız bu dörtlüğü okuyun:

Uzun geceyi kandil gibi aydınlatan

Bir anda cihanı gül bahçesi eden

Ne zaman güç işim düşse kolay eden

Ey herkesin güçlüğünü kolay eden Allah’ım

Timur şöyle devam eder: ”Ben bu dörtlüğü ezberledim. Bayezid’in askerleri ile karşılaştığım zaman bunu 70 defa okudum, zafer hasıl oldu.”

Bu menkıbe ve sözler, Emir Timur’un Hoca Ahmed Yesevi’ye duyduğu saygıyı ve onun manevi tasarrufuna olan inancı açıkça göstermektedir.

Tarihi – Tasavvufi Menkıbeler ve Yorumları

PAYLAŞ:

Timur’un rüyasına giren Ahmed Yesevi, Timur’a ne dedi?

0
PAYLAŞ:

Rivayetlere göre Ahmed Yesevi’nin ölümünden sonra kerametleri devam etmiştir. Hoca Ahmed, kendisinden iki asır sonra yaşayan Emir Timur’un rüyasına girerek ona Buhara’nın fethini müjdeler. Bu işaret üzerine Buhara’yı fetheden Timur, bir nevi şükran duygusu ile, Ahmed Yesevi’yi ziyaret için Yesi’ye gelir. Ziyaretten sonra bir türbe yapılmasını emreder. Türbeye eklenen mescid, dergah, mutfak ve diğer hizmet binaları ile muhteşem bir külliye ortaya çıkar. Türbenin ve dergahın ihtiyaçları için de, çevredeki araziyi ve Yesi’deki sulama kanallarının gelirini oraya vakfeder.

Tarihi – Tasavvufi Menkıbeler ve Yorumları

PAYLAŞ:

Hz İlyas ateşten bir ata binip gökyüzüne nasıl uçtu?

0
PAYLAŞ:

Görünüşe göre daha Peygamber zamanında Müslümanlarca bilinen bu hikayeye göre, Allah, Hzkıyel Peygamber’in ölümünden sonra İsrailoğulları arasında fitne ve fesadın çoğalması üzerine, onlara Tevrat’ın hükümlerini hatırlatacak bir peygamber gönderdi. Bu İlyas’tı. İsrailoğulları Baal adlı bir puta tapmaya başlamışlardı. İlyas Peygamber onlara Baal’i terk edip gerçek Tanrı olan Allah’a yönelmelerini bildirdi; fakat onu şiddetle reddettiler. O da beddua ederek Allah’tan ülkeye kuraklık vermesini niyaz etti. Gerçekten tam üç yıl kuraklık oldu; halk aç kaldı. İsrailoğulları İlyas Peygamber’i bulup yalvarmaktan başka çare olmadığını gördüler; aramaya başladılar. Ancak onların kendisini öldüreceklerinden korkan İlyas Peygamber, ihtiyar bir kadının evine saklandı. Kadının Elyasa adında hasta bir oğlu vardı. Onu iyileştirdi. Çocuk onun peygamberliğine iman ederek hizmetine girdi. Bir süre sonra İlyas Peygamber bedduasından vazgeçerek İsrailoğullarını yeniden imana davet etti. Davet bu defa kabul gördü ve İsrailoğulları puttan vazgeçtiler. Yeniden bolluğa kavuştular. Lakin bir süre geçince eskisinden beter oldular. Onlardan bıkan İlyas Peygamber Allah’a dua ederek kendisini bu beladan kurtarmasını diledi. Allah binmesi için ona ateşten bir at gönderdi. O da yerine Elyasa’ı bırakarak ata bindi ve gökyüzüne çekilerek bir daha dönmemek üzere dünyadan ayrıldı.

Hızır Yahut Hızır İlyas Kültü

PAYLAŞ:

Hz Ömer Halife olduğu zaman, etraftan insanlar gelip, ”Halife kimdir?” diye sorarlar, ”Koyunlar kurtlarla birlikte

0
PAYLAŞ:

Bir gün Resü-i Ekrem (sav) meclisinde Hz Ömer oturuyordu. Fahr-i Alem kendisine şöyle buyurdu:

-Ey Ömer! Adalet nurunu Ömer’e ver diye bana Allah’dan emir geldi. Şimdi onu sana veriyorum. Yeryüzünde adaletle hükmetmek senin nasibindir.

Hz Ömer Halife olduğu zaman, etraftan insanlar gelip, ”Halife kimdir?” diye sorarlar, ”Koyunlar kurtlarla birlikte su içiyorlar, beraber dolaşıyorlar” derlerdi. Hz Ömer o derece adalet sahibi idi ki, kimsesiz, dul kadınların suyunu kendisi getirirdi. Cariye ve hizmetçilerine yardım ederdi. Unu kendisi alıp götürürdü. Hamallara yardım ederdi. Geceleri Abdurrahman bin Avf ile kervan beklerdi.

Dört Büyük Halife – Şemsüddin Ahmed Sivasi

PAYLAŞ:

Yolda bir fırtına yüzünden Zülkarneyn ve Hızır askerlerden ayrı düşerler; bir süre sonra Karanlıklar Diyarı’na gelirler. Zülkarneyn

0
PAYLAŞ:

Nuh Peygamber’in torunu Yunan’ın soyundan gelen İskender-i Zülkarneyn, ebedi hayat veren ve insanüstü güçler kazandıran bir hayat çeşmesinden söz edildiğini duyar ve aramaya karar verir. Rivayete göre Allah bunu Sam’ın soyundan birine nasip edecektir. Zülkarneyn, halasının oğlu olup Hızır diye anılan Elyesa ile askerlerinin refekatinde yolculuğa başlar. Hayat çeşmesi, ”Karanlıklar Diyarı”ndadır. Yolda bir fırtına yüzünden Zülkarneyn ve Hızır askerlerden ayrı düşerler; bir süre sonra Karanlıklar Diyarı’na gelirler. Zülkarneyn sağa, Hızır sola giderek yollarını belirlemeye çalışırlar. Bu sırada uzun maceralar yaşar tehlikeler atlatırlar. Günlerce yol aldıktan sonra Hızır ilahi bir ses duyar ve bir nur görür. Bunların kendisini çektiği yere gidince de orada hayat çeşmesini bulur; suyundan içer ve yıkanır. Böylece hem ebedi hayata kavuşur hem de insanüstü güçler, kabiliyetler kazanır. Sonra Zülkarneyn’le karşılaşırlar. Zülkarneyn durumu öğrenir ve çeşmeyi ararsa da bulamaz; kaderine razı olur; bir süre sonra da ölür, işte ana hatlarıyla efsanenin İslami versiyonu da bu şekildedir.

Hızır Yahut Hızır-İlyas Kültü

PAYLAŞ:

Hz Musa ile arkadaşının yanlarına azık olarak aldıkları kurutulmuş tuzlu balık nasıl dirildi? Bu hadise göre, ”Hızır’la buluşacakları o kayanın dibinde bir kaynak (ayn) vardı ki, buna

0
PAYLAŞ:

Bu ayrıntı, Hz Musa ile arkadaşının yanlarına azık olarak aldıkları kurutulmuş tuzlu balığın nasıl dirildiğine dairdir. Ne Kur’an-ı Kerim’de ne de bir teki dışında anılan hadis kaynaklarında balığın nasıl dirildiğine dair açıklama vardır. Sadece Buhari’de mevcut bir varyantta bunun sebebi açıklanmıştır. Bu hadise göre, ”Hızır’la buluşacakları o kayanın dibinde bir kaynak (ayn) vardı ki, buna ”hayat kaynağı” (aynu’l hayat) deniyordu; hiçbir şey yoktu ki, suyundan isabet etsin de dirilmesin. Balığa da bu sudan isabet etmişti.

İşte sonraki kısımlarda sözü edilecek olan meşhur mitolojik ”hayat suyu” İslam ilahiyatı kaynaklarında muhtemelen ilk defa burada rastlamaktayız.

Hızır Yahut Hızır-İlyas Kültü

PAYLAŞ:

Hz Ömer halifeliği zamanında birkaç bin askeri harbe gönderdi. Savaşa giden askerlerin evlerine adam gönderip ailesinin durumunu sordurmasını adet edinmişti. Kendisi de her gece şehri gezerdi. Bir gece şehri gezerken, bir evden bir kadın sesi işitti. Kadının sesine kulak verip dinledi. Kadın:

0
PAYLAŞ:

Hz Ömer halifeliği zamanında birkaç bin askeri harbe gönderdi. Savaşa giden askerlerin evlerine adam gönderip ailesinin durumunu sordurmasını adet edinmişti. Kendisi de her gece şehri gezerdi. Bir gece şehri gezerken, bir evden bir kadın sesi işitti. Kadının sesine kulak verip dinledi. Kadın:

-Halife benim kocamı savaşa gönderdi. Ben ise burada aç ve susuz kaldım. Yarın gidip halifenin kapısına çocuklarımı bırakayım, deyip ağlıyordu. Hz Ömer kadının sözlerini dinleyince, tahammülü kalmadı. Ağlayarak eve geldi ve bir çuval unu omuzuna alıp ağlayan kadının evine götürdü. Kendi mübarek elleriyle odun yarıp ateş yaktı. Su getirip, ekmek pişirdi ve kadının önüne koyarak özür diledi. Kadına, ”Kusurlarımızı bağışla, zira bu durumdan haberimiz yoktu. Bundan böyle durumunuzu bize bildirin” deyip gitti. Kadın hayret edip, Hz Ömer’e hayır duada bulundu. Bu kısım Taberi Tarihi’nde nakledilmiştir.

Dört Büyük Halife – Şemsüddin Ahmed Sivasi

PAYLAŞ:

Hz Ömer’in büyük kerameti – Hz Ömer Nil Nehri’ne ne yazıp attı?

0
PAYLAŞ:

”Şevahiddü’n-Nübüvve” adındaki kitapta nakledilmiştir: Hz Ömer, Amr bin As’ı Mısır’ı fethetmek için gönderdi. Amr bin As, Mısır’ı fethedince, O’nu oraya vali tayin etti. Birkaç aydan sonra Mısır halkı Amr bin As’ın huzuruna çıkarak:

-Bu Nil nehrinin bir adeti vardır ki, o adet yerine getirilmedikçe nehir taşmaz, suyu çoğalmaz, suyu kesilir.

Amr bin As:

-Adeti nedir? dedi. Halk:

-İçinde bulunduğumuz ayın on ikisinde gece bir kız çocuğu buluruz. Ana ve babasını para ve mal ile razı kılar, kıza güzel elbiseler giydirip süsleriz. Sonra Nil nehrine atarız, dediler.

Amr bin As Hz:

-Bu kötü bir harekettir. Dinimiz böyle kötü adetleri yasak kılmıştır.

Bu tarihten sonra aradan üç ay kadar bir zaman geçmişti. Nil nehrinin suyu fazlalaşmadı. Bunun için Mısır halkı başka bir yere göç etmeye karar verdi. Amr bin As Hz, bu durumu Hz Ömer’e bildirdi. Hz Ömer, Amr bin As’ın yazdığı mektuba şöyle cevap verdi:

-İyi etmişsin. Yaptığın iş çok doğrudur. Mektubumun içine bir kağıt parçası koydum. Onu Nil nehrine at.

Mektup Amr bin As’a ulaştığı zaman, mektubu açıp içindeki kağıda bakınca Hz Ömer’in kağıt üzerine, ”Ömer bin Hattab’dan Mısır Nil’ine. Bundan sonra, eğer sen kendi isteğinle akıyorsan akma. Eğer seni bir ve Kahhar olan Allah akıtıyorsa, seni akıtmasını O’ndan diliyoruz.” diye yazılmış olduğunu gördü. Amr bin As hemen o kağıdı Nil nehrine attı. Ertesi gün Nil nehrinin suyu onaltı arşın yükselerek akmaya başladı. O andan itibaren Mısır halkı bu kötü adetten kurtuldu.

Dört Büyük Halife – Şemsüddin Ahmed Sivasi

PAYLAŞ:

Bir Yahudi, Resül-i Ekrem (sav)’in huzuruna gelerek dedi ki: -Ey Allah’ın Resülü! Gökten sana hangi melek gelir? Peygamber aleyhisselam: -Cebrail gelir, buyurdular. Yahudi: -Eğer Mikail geleydi sana iman ederdim. Çünkü

0
PAYLAŞ:

-(Habibim) de ki: Kim Cebrail’e düşman olursa, (kahrından gebersin). Çünkü kendinden evvelki (kitab)ları tasdik edici (ve doğrultucu) ve mü’minler için ayn-ı hidayet ve müjde olan (Kur’an)’ı Allah’ın izni ile senin kalbinin üstüne o indirmiştir.

Kim Allah’a ve meleklerine, peygamberlerine, Cebrail’e, Mikail’e düşman olursa şüphesiz Allah da o (gibi) kafirlerin düşmanıdır. (Bakara 97-98)

Bu ayet-i celilerin gelmelerinin sebebini, Abdullah İbni Abbas şöyle anlatmaktadir:

Bir Yahudi, Resül-i Ekrem (sav)’in huzuruna gelerek dedi ki:

-Ey Allah’ın Resülü! Gökten sana hangi melek gelir?

Peygamber aleyhisselam:

-Cebrail gelir, buyurdular.

Yahudi:

-Eğer Mikail geleydi sana iman ederdim. Çünkü Cebrail bizim düşmanımızdır, dedi ve şöyle anlatmaya başladı:

-Allah Teala bizim peygamberimize Beytü-l-Mukaddes’in Buht-i Nasr tarafından harap edileceğini haber verdi. Bu haberi Peygamberimiz bize ulaştırdı. Biz de kuvvetli ve cesur bir adamı, Buht-i Nasr’ı öldürmek için ona gönderdik. O adam Buht-i Nasr öldüreceği sırada Cebrail gelip onu ölümden kurtarmış. Bunun üzerine Buht-i Nasr da birçok insanları toplayıp gelmiş Beytü’l Mukaddes’i harap etmiş.

Yahudilerin bir başka uydurma hikayeleri şöyledir: Onların Cebrail aleyhisselama:

-Peygamberliği bize getir, demişler. Cebrail aleyhisesselam da başkasına götürmüş. Bunun için onu kendilerine düşman biliyorlar.

Dört Büyük Halife – Şemsüddin Ahmed Sivasi

PAYLAŞ:

Atatürk’ün son sözleri neydi? – Atatürk’ün son komaya girişini Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’ın anlattığını ifade eden Güler,

0
PAYLAŞ:

Atatürk’ün son komaya girişini Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’ın anlattığını ifade eden Güler, “Özel hekimi Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp Atatürk’ten dilini uzatmasını istiyor ama Atatürk dilini içeri çekiyor. Kafasını sağa çevirip, biriyle konuşur gibi “Aleykümesselam” diyerek 8 kasım 1938 saat 19.00’da komaya giriyor. Vefat edene kadarki 38.5 saat boyunca ise konuşmuyor” dedi.

PAYLAŞ:

Hz Ali’yi şehit eden Abdurrahman b. Mülcem’in cesedini Müslümanlar neden yaktı?

0
PAYLAŞ:

Hz Ali aldığı kılıç yarasının etkisiyle, üç gün sonra, H. 40 yılın Ramazan ayının 17. cuma günü şehit oldu. Hz Hasan ve Hz Hüseyin, babalarının cenazesini yıkayıp, üç parça kefen ile kefenlediler. Cenaze namazını, Hz Hasan kıldırdı ve Küfe’de Sultan Sarayı ile mescit arasında defnederek mezarının yerini belirsiz ettiler. Kabrini gizli tutmaktan gaye onu Harici’lerden korumak idi. Çünkü belli bir yerde defin etseydiler Hariciler kabrini kazıp cesedini çıkaracaklardı.

Hz Ali’nin defnedilmesinden bir gün sonra katili Abdurrahman b. Mülcem’i öldürüldü. Müslümanlar Abdurrahman b. Mülcem’in cesedini alarak hasırlara sarıp ateşe verdiler.

İkinci bir rivayete göre, Hz Ali Küfe civarında, bu şehri Fırat nehrinin taşımalarından koruyan setler yakınında bir yere gömülmüş idi ki, daha sonra burada Necef şehri inkişaf etti.

Üçüncü bir rivayete göre, Hz Ali Medine’de Fatıma’nın mezarı yanına yani bugünkü Cennet’ül Baki kabristanlığına defnedilmişti.

Dördüncü rivayet ise, Hz Ali’nin mezarı Kasr el-İmara civarında olduğu rivayet edilmektedir. Buna göre, Necef’teki mezar, gerçekte Hz Ali’nin mezarı değil de, İslam’dan önceki devirden kalma mukaddes bir mezar olabilir; zaten burada Adem ve Nuh’un mezarlarının bulunduğu da söyleniyordu.

PAYLAŞ:

Hz Ali’yi rüyada gören Selçuklu Hükümdarı Sultan Sencer ve Timur’un torunlarından Hüseyin Baykara’ya Hz Ali ne dedi?

0
PAYLAŞ:

Hz Ali’nin cenazesini taşıyan beyaz devenin mucizevi bir şekilde yediye ayrılmasıyla, Türklerin yaşadığı bölgelerde her biri bir ziyaretgah haline dönüşecek yedi mezarın ortaya çıktığına inanılır. Günümüzde Afganistan’a bağlı Mezar-ı Şerif’teki (tarihi Belh şehri) türbe o günlerin hatırasıdır. Türbe, önce Selçuklu Sultanı Sencer sonra da Timur’un torunlarından Hüseyin Baykara tarafından inşa edilmiştir. Bölgede anlatılan efsanelere göre Hz Ali her iki sultanın rüyasına girerek mezarının yerini söylemiştir. İki Türk hükümdarının Hz Ali’nin türbesini inşa etmesi, Türklerin ona duydukları sevginin açık tezahürüdür. Türk hükümdarlarındaki Ali sevgisi Hüseyin Baykara’nın dedesi Timur’da da müşahede edilir. O, soyunu efsanevi bir şekilde Hz Ali’ye ulaştırır. Türk ülkelerinin en ücra köşelerine kadar Hz Ali’nin etkisinin yayıldığına dair en çarpıcı örneklerden biri de Sibir hanlarından Küçüm Han’ın babasının isminin Murteza oğullarından birinin adının ise Ali olmasıdır.

Ebu’l Gazi Bahadır Han, Türk’ün Soy Ağacı Türk Şeceresi

PAYLAŞ:

Hz Peygamber’in ”Bana Cebrail geldi, elinde yeşil bir yaprak vardı. Üzerinde

0
PAYLAŞ:

Hz Peygamber’in ”Bana Cebrail geldi, elinde yeşil bir yaprak vardı. Üzerinde Ali b. Ebi Talib’i sevmenin, mahlukat için bir borç olduğu yazılmıştı. Benden bunu tebliğ etmemi istedi” hadisinde de yeşil motifi kullanılmıştır.

Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal Menakıbnamesi

PAYLAŞ:

Yavuz Sultan Selim Han zamanında çok fakir bir adam borçlarını ödeyemeyince zora düşmüş ve sabah soluğu Yavuz Sultan Selim’in yanında almış, demiş ki: — Sultanım, bana bir kese altın verecekmişsiniz. Selim Han:

0
PAYLAŞ:
Yavuz Sultan Selim Han zamanında çok fakir bir adam borçlarını ödeyemeyince zora düşmüş ve sabah soluğu Yavuz Sultan Selim’in yanında almış, demiş ki:
— Sultanım, bana bir kese altın verecekmişsiniz.
Selim Han:
— Vereyim vermesine de bir neden söyleyecek misin?
Fakir adam:
— Ben, 63 yaşında, İstanbul eşrafından Mehmet. Ben çok zengindim sultanım. Lâkin bir süre önce başıma gelen bir musibet sonucu malımı, mülkümü, neyim varsa kaybettim. Ne ettimse kurtulamıyorum borç batağından. Dün gece herkesin yattığı o mukaddes teheccüd saatinde kalktım, iki rekat namaz kıldım, sonra koydum alnımı secdeye. “Ya Rabbi, beni eşime, çocuklarıma ve dostlarıma mahçup etme. Derdi veren de sensin, dermanı veren de.” dedim ve yattım. Rüyama Resûlullâh Efendimiz sallâllahu aleyhi ve sellem geldi, dedi ki: “Ey Mehmet, niye hüzünlenirsin evladım? Yarın ilk işin, saraya git, Selim’ime selam söyle, sana bir kese altın versin. Eğer sebebini sorarsa, her gece okuduğu, benim ruhuma hediye ettiği 100 salâvatı dün gece okumayı unuttu; okumadığı salâvatlar hürmetine seni mutlu etsin.” dedi. Der demez, Selim Han hemen bir kese altın çıkartıp vermiş adama ve demiş ki:
— Ne olur, tekrar söyle! Ne dedi Habîbullah?
Mehmet amca tekrarlamış:
— “Selim’ime selâm söyle, sana bir kese altın versin, her gece okuduğu 100 salâvatı dün gece okumayı unuttu, okumadığı salâvatlar hürmetine seni mutlu etsin.” dedi, demiş.
Çıkartıp adama bir kese daha vermiş. Ama durmamış Yavuz Selim:
— Söyle, ne olur, ne dedi Resûlullâh sallallâhu aleyhi vesellem?
Mehmet amca tekrar etmiş:
— “Selim’ime selâm söyle…” diyerek tekrardan söylemiş Resûlullâh sallâllahu aleyhi vesellemin söylediklerini.
Çıkarıp bir kese altın daha vermiş. Ama durmamış Yavuz Selim:
— Ne olur bi daha söyleeee, ne dedi Muhammed Mustafa sallâllâhu aleyhi ve sellem?
Adam tekrar etmiş yine. Yavuz Selim bir kese altın daha vermiş. Her kesede 100 altın var. Tam on yedi kese altın ederince tekrarlatmış.
Mehmet amcanın kucağında 1700 altın. Bir servet. Ama Yavuz Selim Han kendini kaybetmişçesine durmuyor:
— Ne olur söyle, ne dedi Kâinatın efendisi?
Selim Han’ın nedîmi Hasancan bunu fark etmiş ve:
— Sultanım, Mehmet amca getirdiği heber vesilesi ile mes’ûd oldu. Aldığınız haberle siz de mes’ûd oldunuz. İsterseniz Mehmet amcayı gönderelim, başı sıkıştığında tekrar gelsin, ne dersiniz? deyip adamı göndermiş.
Hasancan adamı uğurlayıp döndüğünde Yavuz Selim’i yerde secde eder vaziyette görünce ona bişey oldu düşüncesiyle omzuna dokunmuş; Yavuz Sultan Selim başını kaldırmış ki gözleri kan çanağı…
— Duydun mu Hasancan, Resûlullâh benim için “Selim’im” demiş, duydun mu?..
— Duydun mu Hasancan, Habibullâh benim için “Selim’im” demiş, duydun mu?.. Binlerce şükür olsun, bizi bu şerefe nail etti Rabbime Hamd olsun.
Ve devam etmiş Yavuz Selim Han:
— Ey Hasancan, eğer sen o amcayı göndermeseydin, değil malımı mülkümü, tâcımı, tahtımı, sarayımı Resûlullâh’ın bana “Selim’im” demesine feda edecektim.
Allahüteala Cümlemizi cennette Peygamber Efendimize “sallâllahu aleyhi ve sellem” komşu olanlardan eylesin inşâallah
PAYLAŞ:

”Dönemin yükselen bir başka korsanı da Turgud Reis’tir… Modern tarih yazımında Barbaros’un halefi gibi gösterilir. Ancak durum bu kadar basit değildir.” Durum tam olarak nedir Turgud Reis kimdir?

0
PAYLAŞ:

Sultan’ın Casusları’nda şöyle bir ifadeniz vardı: ”Dönemin yükselen bir başka korsanı da Turgud Reis’tir… Modern tarih yazımında Barbaros’un halefi gibi gösterilir. Ancak durum bu kadar basit değildir.” Durum tam olarak nedir hocam ve Turgud Reis kimdir?

Turgud Reis Türk asıllıydı. Gelibolulu bir aileden geliyor. Barbaros’tan bağımsız olarak Cerbe ve İtalya’ya saldırmayı tercih ediyordu. Sonradan Trablusgarp’a beylerbeyi atanacak. Dolayısıyla Turgud, Barbaros’un yaveri gibi lanse edilmemeli. Beraber sefere çıktıkları olmuştur evet, ama korsanlık kariyerleri farklı gelişmiş.

Başka bir problem şu; Barbaros öldükten sonra Turgud direkt onun yerine geçmedi, zaten 1540’ların sonunda Osmanlı ile de arası bozuktu. Çünkü Osmanlılar, İspanyollar ile barış yaptığı halde Turgud korsanlık yapmaya devam etti ve İstanbul’u dinlemedi; zira ekmeğini oradan kazanıyor. Benzer tutumları Avusturya serhaddinde de görebiliriz. Buradaki akıncılar savaşın bitmesine rağmen yağmaya devam eder, çünkü adamların başlıca geçim kaynağı o. Bu yağma belirli bir ölçüde kaldığı sürece iki başkent tarafından da hoş görülür, buna ”Kleinkrieg” yani ‘ufak savaş’ denirdi. Ancak Turgud işi büyütüp Tunus sahillerindeki Mehdiye’yi fethedince problem çıkacak ve Habsburg donanmasını üstüne çekecek. 1550’de bu donanma Mehdiye’ye saldırınca da Osmanlılar sessiz kalamıyor ve iki büyük imparatorluk arasındaki barışı bozan Turgud oluyor.

Emrah Safa Gürkan

PAYLAŞ:

Bu kardeşler Batılı kaynaklarda Barbaros kardeşler olarak mı geçiyordu yoksa sadece Hızır’a mı Barbaros denilmişti?

0
PAYLAŞ:

Bu kardeşler Batılı kaynaklarda Barbaros kardeşler olarak mı geçiyordu yoksa sadece Hızır’a mı Barbaros denilmişti?

Aslında ilk başta Oruç’a Barbaros deniyor. Yani bunlar beraber hareket ettikleri için karıştırılıyorlar. Sürekli Barbaros dedikleri kişi Oruç’tu. Bununla ilgili çeşitli teoriler var. Kırmızı sakalından geldiği söyleniyor Barbaros’un, böyle bir imparator da var. Halil İnalcık bunun Baba Oruç’tan geldiğini söyler ama kesin bir şey söylemek zor… Olabilir mi? Evet, çünkü bazen s ile ç yer değiştirebilir ama kesin bir şey yok. Oruç ölünce Tlemsen’de 151’de Barbaros Hayreddin yani Hızır, ”Barbaros’ olarak devam ediyor. Kendi de bu lakabı üstlenmiş ki kendisine adanan kitap Gazavat-ı Hayreddin Paşa’da da bazen Barbaroşo diye geçer.

Emrah Safa Gürkan

PAYLAŞ:

Timur Türk müdür? Timur’un soyu nereye dayanıyor?

0
PAYLAŞ:

Timur’un aile şeceresi, üzerinde herkesin ittifak ettiği bir şecere değildir. Bazı Arap kaynakları onun annesi Tekina’nın Cengiz Han soyundan geldiğini yazarlar. Açıkçası doğru olsa bile bunun çok da önemli olduğu düşüncesinde değilim. Zaten Timur’un kariyerinde bu duruma ilişkin bir atıf da yoktur. Yine babası ile ilgili olarak da kaynaklar ikiye bölünmüş durumdadır. Bir tarafta soylu bir kabilenin (Barlasların) reisi, diğer tarafta ise sıradan bir kimse olduğuna dair kayıtlar vardır.

Öte yandan Timur’un torunu Uluğ Bey’in Karşı’dan getirip Semerkand’da işlettiği daha sonra da dedesinin mezarına koyduğu siyah yeşim taşının üzerinde bulunan kitabede yer alan şecerede Timur’un soyu birkaç kuşak öncesinde Cengiz Han ile birleşmektedir. Tabii bu kitabenin uydurma olup olmadığı tartışmalıdır…

Neticede Timur’un böyle bir iddiada bulunduğunu bilmiyoruz, hatta hayatı bize bulunmadığını söylüyor. Fakat öte yandan büyük tarih alimimiz merhum Zeki Velidi Togan şecerenin uydurma olmadığını savunur.

Mustafa Alican

PAYLAŞ:

Yavuz Sultan Selim döneminde Kürtler Osmanlı’ya neden katılıyor?

0
PAYLAŞ:

Yavuz Sultan Selim döneminde Kürtlerin Osmanlılara katılmalarını ve onun biraz öncesinde Şah İsmail’e karşı ortak hareket etmelerini nasıl açıklarız?

Her ikisi için ortak bir düşman söz konusu. Halbuki kendilerini idare etmeleri için imkan veriliyor. Ama kıyamet ilk ne zaman kopuyor? 19. yüzyılda Tanzimat Dönemi’nin reformlarıyla, merkezileşmeyle birlikte bu aşiretlerin hoşlarına gitmeyen mükellefiyetler ve yeni yapılanmalar ortaya çıkıyor. İşte o zaman Yezdan’ı Şeref veya Şeyh Ubeydullah ayaklanmaları oluyor. Tanzimat Devri’nin Türkiye tarihindeki en büyük özelliği, göçebe yahut yarı göçebe aşiretlerin yerleştirilmesidir. Bunun ne kadar zor olduğunu, ne kadar büyük tepkiler yarattığını Doğu’dan evvel Orta Anadolu’da ve bilhassa Çukurova’da görüyoruz. Bütün o aşiretler hareketleniyor. Çünkü Türkiye merkezileşiyor ve toprak kıymetleniyor. Toprağa yerleşiyorlar ve toprak işleniyor, bu çok önemli bir noktadır ki asıl çalkantı orada başlıyor.

İlber Ortaylı

PAYLAŞ:

Oruç Reis nasıl esir düşüyor ve nasıl kurtuluyor?

0
PAYLAŞ:

Ailede ilk başta dikkat çeken kişi Oruç Reis olsa gerek… Fırtınalı bir hayatı olmuş. Biraz ondan söz eder misiniz?

Gençken denizciliğe başlayan ve bir noktada ticarete atılan biri. Daha sonra Rodos Şövalyeleri’ne esir düşüyor. Bunlar Saint-Jean Tarikatı diye bilinen, ta Haçlı Seferleri döneminde ortaya çıkmış bir tarikat. Bu tarikatın görevi aslında hacca giden insanlara tıbbi destek sağlamaktı. Ama sonra oradan kovulunca Rodos’a yerleşip korsanlık yapmaya başlıyor ve Müslüman gemi kıyılarına saldırıyorlar. Oruç işte bunlara esir düşünce Hayreddin de Bodrum’a gidiyor ve uzun pazarlıklardan sonra fidyesini ödeyip abisini serbest bıraktırıyor. Daha sonra iki kardeş tekrar denize açılıyorlar.

Emrah Safa Gürkan

PAYLAŞ:

Timur, her biri bin beş yüz insan başından oluşan yirmi sekiz tane kule diktirdi mi?

0
PAYLAŞ:

Bir başka örnek vereyim hocam. İsfahan’da anlaşmaya rağmen karşı taraf ihanet ediyor ve vergi tahsili ile görevli askerlerini öldürüyorlar. Bunun üzerine şehre girince sadece Timur’un askerlerini koruyan iki mahalle hariç bütün şehir halkını kılıçtan geçirtiyor. Her biri bin beş yüz insan başından oluşan yirmi sekiz tane kule dikildiği yazılıyor… Burada hem bir öfke var ama bir yandan da söze bağlılık ve adamlarına olan vefası da var diyebilir miyiz?

Evet. Timur öfkeli, daha doğrusu ilkeli bir adam olduğunu biliyoruz. Yine adamlarına çok bağlı olduğunu ve başarısının temelinde onlarla kurduğu ”himayeci” ilişkinin bulunduğunu da… Timur için adamları önemliydi. Mesela ganimet paylaşımlarında hiçbir zaman kendini öncelikli görmez, kendisine hizmet eden asker ve komutanlarını memnun etmeyi her şeyden üstün bir fazilet olarak telakki ederdi. Sadık adamları olmayan bir hükümdarın en nihayetinde başarılı olamayacağının farkındaydı. Dolayısıyla da adamlarına yapılmış bir kötülüğü doğrudan kendisine yapılmış bir kötülük olarak değerlendir ve tavrını da buna göre takınırdı. İsfahan’da yaşananları da bu zaviyeden ele almak mümkündür.

Mustafa Alican

PAYLAŞ:

Atatürk’ün hayran olduğu komutan kimdi?

0
PAYLAŞ:

Yeni Türkiye Cumhuriyeti, tarih araştırmaları yaparken Timur’a ayrı bir önem vermiş gibi. Atatürk’ün takdir ettiği hükümdarlardan birisi de Timur’du. Hatta Esenboğa Havalimanı’nın adı da Timur’un komutanlarından birinin adıdır denilir. Doğru mudur bu bilgiler?

Yani evet, Atatürk’ün Timur’a hayran olduğunu biliyoruz. Bunu yakınında olan Mahmut Esat Bozkurt ya da Afet İnan gibi isimlerin yazdıklarından anlıyoruz. Yine Cumhuriyetimizin kurucusunun ona ilişkin övgü dolu sözleri de var. Burada tabii Cumhuriyetin bir özdeşleşme eğilimi olduğunu sezebiliriz. Timur, devlet idaresini aralarından tevarüs etmiş bir hanedan mensubu değil, kendi gayreti ile sıfırdan devlet kurmuş bir hükümdar… Cumhuriyet elitlerinin de yeni Türk devletine ilişkin bakışları bu zemine yaslanıyor. Dolayısıyla Timur’a dönük bu bakışın gayet tabii olduğunu söylemek lazım.

Esenboğa isminin, Timur’un komutanlarından biri olup Ankara Savaşı’nda önemli bir figür olarak kendini gösteren İsen Buka’dan geldiğini biliyoruz. Bununla birlikte, bu (gibi) isimlerin (genellikle) belirli bir ilgi ya da hayranlık dolayısıyla özel olarak buralara verilmiş isimler değil zaman içerisinde oluşan, şekillenen, dönüşen ve değişik ağız biçimlerine uyum sağlayarak bugünlere ulaşan isimler olduğunu vurgulayalım. Nitekim Anadolu’nun birçok yerinde gerek Moğollardan gerekse bu bölgelerde yaşamış Türkmen topluluklarından ya da bunların komutanlarından veya beylerinden hareketle yer adına dönüşmüş pek çok isim vardır.

Mustafa Alican

PAYLAŞ:

Hz Ömer bir gün mescidde oturuyordu. Rum imparatorunun elçisi, bazı hediyeler, bir doğan, bir tazı ve bir şişe zehirle Ömer’in yanına geldi ve şöyle dedi:

0
PAYLAŞ:

Hz Ömer bir gün mescidde oturuyordu. Rum imparatorunun elçisi, bazı hediyeler, bir doğan, bir tazı ve bir şişe zehirle Ömer’in yanına geldi ve şöyle dedi:

-Ey Halife! Bu bir tazıdır ki, önünden asla av kurtulmaz. Bu doğan’ın da pençesinden herhangi bir kuş asla kurtulamaz. Bu şişedeki zehir öyle bir zehirdir ki, ondan bir damlasını herhangi bir kimse içerse derhal ölür. Hiçbir ilaç tesir etmez. Kurtulması asla mümkün olmaz. Bunlar çok acayip şeylerdir ve bir hükümdarın hazinesinde kalmaları icap eder. Bunun için Rum imparatoru bunları size gönderdi.

Hz Ömer kuşun bağlarını çözüp salıverdi. Tazının da zincirini açıp serbest bıraktı. İçinde zehir bulunan şişeyi adı. ”Benim, dünyada nefsimden başka düşmanım yoktur’‘, diyerek zehiri Besmele çekerek içti. Bu hali gören elçi sevincinden mest oldu. Bir zaman sonra geldiğinde Hz Ömer’i sıhhat ve afiyette olup otururken gördü. Bunun üzerine hemen Hz Ömer’in mübarek ayaklarına kapanıp, yüzünü gözünü sürdü ve Müslüman oldu. Müslüman olan bir elçi bir daha Rum imparatorluğuna geri dönmedi. Geri kalan ömrünü Hz Ömer’in hizmetinde geçirdi.

PAYLAŞ:

Hz Musa, yolda bir çobanla karşılaştı. Çoban, ”Ey Allah’ım neredesin” diyordu. ”Senin kulun olayım, elbiseni yıkayayım, çarığını dikeyim, elini ayağını öpeyim.” diyordu. Musa: ”Kime söylüyorsun bu sözleri?” diye sordu.

0
PAYLAŞ:

Hz Musa, yolda bir çobanla karşılaştı. Çoban, ”Ey Allah’ım neredesin” diyordu. ”Senin kulun olayım, elbiseni yıkayayım, çarığını dikeyim, elini ayağını öpeyim.” diyordu.

Musa: ”Kime söylüyorsun bu sözleri?” diye sordu.

”Bizi yaratan Allah’a.”

”Bu ne küfür dolu sözler, bu ne küstahlık! Allah böyle kulluk kabul etmez! Sen amcan ya da dayınla konuştuğunu mu sandın?”

Musa’nın bu sözleri karşısında, çoban çok mahcup ve pişman halde:

”Ey Musa, söylediklerime pişman ettin beni.” dedi.

Sonra oradan hızla çöllere doğru uzaklaştı. Bunun üzerine Musa’ya vahiy geldi:

”Senin görevin ayırmak değil, birleştirmektir. Ama kulumu benden ayırdın. Onun için doğru olan, senin için doğru olmayabilir. Ona bal olan, sana zehir olabilir. Biz dile değil, cana bakarız. Aşıklar her solukta farklı yanarlar.”

Musa, hemen yola düşüp o çobanı aramaya başladı. Onu bulunca:

”Gönlüne ne gelirse, söyle. Söylediklerime aldırma, çekinmeden çöz kalbinin dilini.” dedi.

Ama çobanın hali değişmişti artık:

”Ben eski ben değilim, ondan geçtim artık.”

Mesnevi

PAYLAŞ:

Hz İsa, ardında bir aslan varmış gibi hızlı bir şekilde dağa doğru kaçıyordu. Bunu gören biri, nedenini merak edip peşinden gitti. Zor yetişti, hızlı hızlı koşan İsa Peygambere bağırarak seslendi:

0
PAYLAŞ:

Hz İsa, ardında bir aslan varmış gibi hızlı bir şekilde dağa doğru kaçıyordu. Bunu gören biri, nedenini merak edip peşinden gitti. Zor yetişti, hızlı hızlı koşan İsa Peygambere bağırarak seslendi:

”Kimden kaçıyorsun böyle?”

”Beni tutma, bir ahmaktan kaçıyorum.” diye cevap verdi İsa. Adam,

”Sen Mesih değil misin? Sen körleri iyileştiren, ölüleri dirilten değil misin? Öyleyse niçin korkuyorsun?”

”Bütün gücümü kullandım ama ahmağa etki etmedi.”

Mesnevi

PAYLAŞ:

Hz Ömer’in zamanında, cönk çalan yaşlı ve zengin bir çalgıcı vardı. Bülbülü bile kendinden geçiren güzel bir sesi vardı. Çalgıcı yaşlanınca, o benzeri olmayan sesi de çirkinleşti. Artık kimse ilgilenmiyordu onunla. Yıldızların bile kıskandığı o ses, yaşlı eşeğin sesine dönmüştü. Sonunda kazancı kesildi, yoksul oldu. ”Ey Allah’ım…” dedi çalgıcı,

0
PAYLAŞ:

Hz Ömer’in zamanında, cönk çalan yaşlı ve zengin bir çalgıcı vardı. Bülbülü bile kendinden geçiren güzel bir sesi vardı. Onu dinleyen herkes keyiflenir, mutlu olurdu. Mucizelere neden olan bir sesi vardı.

Çalgıcı yaşlanınca, o benzeri olmayan sesi de çirkinleşti. Artık kimse ilgilenmiyordu onunla. Yıldızların bile kıskandığı o ses, yaşlı eşeğin sesine dönmüştü. Sonunda kazancı kesildi, yoksul oldu.

”Ey Allah’ım…” dedi çalgıcı, ”Bana uzun bir ömür ve birçok fırsat verdin. Bense günah işledim, ama sen rızkımı kesmedin. Artık yalnız senin için cönk çalacağım.”

Çalgısını eline aldı, mezarlığa gitti. Hem çalıyor, hem ağlıyordu. Böylece bir mezarın başında uyuya kaldı. Tam o sırada Allah, Hz Ömer’e derin bir uyku verdi. Uykusunda Allah, Hz Ömer’e seslendi:

”Mezarlıkta, sevgili bir kulumuzun yardıma ihtiyacı var, ona hazineden para götür.”

Bunun üzerine Hz Ömer, uykudan uyanır uyanmaz yola çıktı, mezarlığa geldi. Yaşlı çalgıcıyı gördü, ama içinden, ”Bu olamaz!” diye geçirdi. ”Şu yaşlı çalgıcı nereden Allah’ın sevgili kulu olsun ki?”

Ama orada başka hiç kimse yoktu, sonunda yaşlı adama yaklaştı, dürterek onu uyandırdı. Karşısında Hz Ömer’i gören adam, heyecanlandı ve korkmaya başladı.

”Korkma…” dedi Hz Ömer. ”Sana bir müjdem var.” Ona olanları anlattı ve parasını verdi. Yaşlı çalgıcı ağlamaya başladı. Elindeki sazı alıp parçaladı ve dedi ki:

”Demek yıllardır Allah ile arama giren perde senmişsin. Yıllarımı boş yere senin yüzünden harcadım.”

Adamın bu perişan halini gören Hz Ömer:

”Hala geçmişine takılıp kalma, geçmiş de gelecek de Allah ile arandaki perdedir” dedi.

Bunun üzerine yaşlı adam ağlamayı kesti, pişmanlığı bıraktı. İçine düşen merak onu öyle bir arayışa düşürdü ki, denize daldı gitti.

Mesnevi

PAYLAŞ:

Münafıklar, bir mescid yaptırdılar. Allah’ın Elçisi’ni çağırmak istediler. Amaçları, inananları bölmekti. Mescidi süsledikten sonra, Resulullah’a haber gönderdiler, gelip mescidi şereflendirmesini istediler.

0
PAYLAŞ:

Münafıklar, bir mescid yaptırdılar. Allah’ın Elçisi’ni çağırmak istediler. Amaçları, inananları bölmekti. Mescidi süsledikten sonra, Resulullah’a haber gönderdiler, gelip mescidi şereflendirmesini istediler.

Allah’tan gelen vahiy, onların amaçlarını bildirdi. Allah’ın Elçisi bunun üzerine , onların gerçek niyetlerini açıkladı. Münafıklar inkar edip iyi niyetleri üzerine yemin ettiler.

Allah’ın Elçisi, ”Sizin sözünüze mi inanayım yoksa Allah’ın sözüne mi?” dedi ve o mescide ayak basmadı.

Resulullah’ın verdiği sözü tutmadığını gören bir adam, bu duruma çok şaşırdı. İçine bir kuşku düştü. Kendi kendine, ”Neden Resulullah bu insanları utandırdı? Oysa Peygamberler ayıpları örtmez mi?” dedi.

Ardından da böyle düşündüğü için tövbe etti. Ama içine düşen kuşku onu bırakmadı. Gece rüyasında o mescidin pislikle dolu olduğunu gördü. Pisliğin çıkardığı duman, adamın boğazını yakıyordu. Korkuyla uyandı. Sonra mescidin yıktırılması emredildi. Sahibi de mescidin kendisi gibi sahte idi.

Mesnevi

PAYLAŞ:

İnsan iradesini inkar eden, kaderci adamın feci sonu – İnsan iradesini inkar eden, kendini, rüzgarın önündeki yaprak misali kaderin mahkumu görüp, işlediği suçları kadere yükleyen cebriyeci bir adam, yolda giderken güzel bir hurma bahçesine rastladı. ”Kader bu bahçeyi karşıma çıkardığına göre, ona girmemin bir sakıncası yok.” diye düşünerek bahçeye girdi. Meyveleri olgun bir ağacın tepesine çıkıp hem yiyor, hem de sorumsuzca ağacı silkeleyip meyvelerini döküyordu. Bahçe sahibi onu görüp koşarak geldi ve:

0
PAYLAŞ:

İnsan iradesini inkar eden, kendini, rüzgarın önündeki yaprak misali kaderin mahkumu görüp, işlediği suçları kadere yükleyen cebriyeci bir adam, yolda giderken güzel bir hurma bahçesine rastladı.

”Kader bu bahçeyi karşıma çıkardığına göre, ona girmemin bir sakıncası yok.” diye düşünerek bahçeye girdi. Meyveleri olgun bir ağacın tepesine çıkıp hem yiyor, hem de sorumsuzca ağacı silkeleyip meyvelerini döküyordu.

Bahçe sahibi onu görüp koşarak geldi ve:

”A alçak adam, Allah’tan korkmuyor musun? Bu bağ kimin? Bu yaptığın ne?” diye bağırdı.

Hırsız, çok normal bir şey yapıyormuş gibi gayet pişkin bir halde dedi ki:

”Bağ Allah’ın bağı, ben Allah’ın kulu, hurmalar da Allah’ın ikramı! Allah’ın bağından, Allah’ın ikramı olan meyveleri, Allah’ın bir kulu yiyorsa, bunda kınanacak ne var? Sen niye öyle adice bağırıyorsun. Alllah’ın ihsanını mı kıskanıyorsun?”

Bahçe sahibi, biraz ötedeki hizmetçisine seslenerek:

”Aybek!” dedi. ”Bir ip getir de şu küstah adama cevap vereyim.”

Aybek ipi getirdi ve efendisine yardım ederek adamı ağaca bir güzelce bağladılar. Sonra bahçe sahibi eline sopayı alıp arkasına, ayaklarına vurarak hırsızı adamakallı dövmeye başladı. Canı iyice yanan hırsız:

”Yahu!” dedi feryat ederek, ”Allah’tan utan! Ne diye vurup duruyorsun? Bu suçsuz, günahsız kulu öldürecek misin?” 

Bahçe sahibi, hiç aldırmadan vurmaya devam ederken:

”Allah’ın bir kulu, Allah’ın sopasıyla, Allah’ın bir başka kulunu dövüyor. Niye kaderine razı olmuyorsun da feryat ediyorsun? Döven de dövülen de dövme aracı da Allah’ın değil mi? Benim ne günahım var?” diye cevap verdi.

Nihayet hırsız, ”Tamam!” dedi, ”Cevabımı aldım. Cebirden tövbe ettim. İnsanın irade sahibi olup yaptıklarından sorumlu olduğunu anladım.”

PAYLAŞ:

Zaman zaman insan suretinde peygamberlerle görüşen Azrail, Hz Süleyman’ın ziyaretine gitmişti. O sırada orada bulunan bir gence manalı ve hayret dolu gözlerle baktı. Kısa süren bir sohbetten sonra da izin isteyip ayrıldı. Genç, Hz Süleyman’a onun kim olduğunu sordu. Hz Süleyman,

0
PAYLAŞ:

Zaman zaman insan suretinde peygamberlerle görüşen Azrail, Hz Süleyman’ın ziyaretine gitmişti. O sırada orada bulunan bir gence manalı ve hayret dolu gözlerle baktı. Kısa süren bir sohbetten sonra da izin isteyip ayrıldı.

Genç, Hz Süleyman’a onun kim olduğunu sordu. Hz Süleyman, ”Azrail’di.” diye cevap verdi. Birden gencin içine korku düştü. Yüzü sarardı ve tir tir titremeye başladı. Hz Süleyman bu durumu görünce, ”Ne oldu sana? Nedir bu halin? Metin ol, o senin için gelmedi, zaman zaman yanıma gelir.” dedi. Genç:

”Bana çok tuhaf ve manalı gözlerle baktı. İçime bir korku düştü.” dedi ve şu dilekte bulundu:

”Ey adaletli hükümdar! Allah, rüzgarı emrine verdi. Ne olur, rüzgara emret de beni Hindistan’a götürsün. Azrail’den uzak olmak istiyorum. Bir müddet orada kalıp dönersem, içimi dolduran bu korkudan kurtulurum.”

Hz Süleyman, gencin ricasını kabul etti ve rüzgara emretti. O da onu Hindistan’ın Seylan adasına uçurdu. Ertesi gün Azrail yine uğrayınca Hz Süleyman, bir gün önce olanları hatırlatıp gencin durumunu sordu. Azrail şöyle cevap verdi:

”Ey Allah’ın peygamberi! Benim o gence manalı bakmamın nedeni, onu burada görünce şaşırmamdandı. Çünkü Allah bana, o günün gecesinde onun ruhunu Hindistan’da almamı emretmişti. Bu adamın yüz tane kanadı olsa ,yine de o vakte kadar Hindistan’a gidemez, diye düşündüm. O yüzden kendisine tuhaf tuhaf baktım. Fakat Hindistan’a gidip tam vaktinde onun da oraya gelmiş olduğunu görünce, emri yerine getirdim ve Allah’ın takdirine hayran oldum. Sana bugün tekrar uğramamın nedeni de bu işin sırrını ve dün benden sonra olanları öğrenmek içindi.”

Hz Süleyman, ”O güya senden uzak olmak ve ölümden kurtulmak için oraya gitmek istemişti.” dedi ve olanları anlattı.

Mesnevi

PAYLAŞ:

Bir gün Allah Hz Musa’ya, ”Ey Musa, hastalandım, niçin bana gelmedin?” diye seslendi. Bunu duyan Hz Musa, çok şaşırdı. Allah’a:

0
PAYLAŞ:

Bir gün Allah Hz Musa’ya, ”Ey Musa, hastalandım, niçin bana gelmedin?” diye seslendi.

Bunu duyan Hz Musa, çok şaşırdı. Allah’a:

”Allah’ım, bu sözün hikmetini bana söyle!” diye sordu.

”Benim bir kulum hasta olduğunda, onun hastalığı benim hastalığımdır.” diye buyurdu Allah.

Mesnevi

PAYLAŞ:

Hz Musa uyurken asasını çalmaya çalışan büyücülere ne oldu?

0
PAYLAŞ:

Firavun bütün büyücüleri çağırttı. Musa’nın asasıyla mücadele edebilecek çareler istedi. O zamanın en büyük iki büyücüsüne görev verildi. Onlar da çare bulmak üzere ölü babalarının mezarına giderek ondan yardım istediler. Babaları şöyle dedi:

”Musa uyurken asasını almaya çalışın. Eğer büyücüyse, uyurken büyü yapamaz. Ama o uykudayken bile onunla baş edemezsiniz, bilin ki o adam bir Peygamberdir. O zaman ona hiçbir şey yapamazsınız.”

Bunun üzerine Musa’yı takip edip, o uyurken asasına yaklaştılar. Ama asa ejderhaya dönüştü ve onları kovalamaya başladı. Büyücüler, bu olaydan sonra Musa’ya teslim oldular. Musa onları bağışladı ve Firavun’a geri yolladı. Dedi ki, ”Beni tanımamazlıktan gelin, Firavun’a belli etmeyin.”

Mesnevi

PAYLAŞ:

Bir Yahudi, bir Hristiyan ve bir Müslüman birlikte yola çıkmışlardı. Bir konağa geldiler. Bir hayırsever onlara helva getirdi. Müslüman o gün oruçluydu, diğer ikisi de karınlarını iyice doyurdular. İftar vakti, Müslüman helvayı yemek istedi ama diğerleri tok oldukları için, helvayı ertesi güne bırakmayı önerdiler. Müslüman:

0
PAYLAŞ:

Bir Yahudi, bir Hristiyan ve bir Müslüman birlikte yola çıkmışlardı. Bir konağa geldiler. Bir hayırsever onlara helva getirdi. Müslüman o gün oruçluydu, diğer ikisi de karınlarını iyice doyurdular.

İftar vakti, Müslüman helvayı yemek istedi ama diğerleri tok oldukları için, helvayı ertesi güne bırakmayı önerdiler. Müslüman:

”Öyleyse paylaşalım ve herkes istediğini yapsın.” dedi.

Bunun üzerine ona, ”Pay eden ateştedir.” sözünü hatırlatarak yemesine engel oldular.

Asıl niyetleri ona dert çektirmekti. O gece yatıp uyudular. Kalktıktan sonra birbirlerine rüyalarını anlatmaya karar verdiler, ‘‘En güzel düşü gören helvayı alsın.” diye sözleştiler. Önce Yahudi başladı:

‘Yolda karşıma Musa Peygamber çıktı. Peşinden gidip Tur dağına geldim. Derken, ışıktan bir kapı açıldı ve birlikte ışığın içinde kaybolup gittik. Sonra dağ üç parçaya ayrıldı ve bir parçası denize düştü. Deniz suyu tatlı oluverdi. Bir parçası yere düştü., yerden tatlı sular fışkırdı. Bir parçası da Arafat Dağı oldu. Sonra bir ara kendimden geçtim. Ayıldığımda baktım ki, dağ da yerinde. Musa da… Sonra dağın altındaki ovada bir sürü insan gördüm, peygamberlerdi bunlar. Böylece onların birliğini anladım.”

Sıra Hristiyan’a gelmişti:

”Rüyamda Mesih’i gördüm. Onunla göğün dördüncü katına çıktık. Öyle şeyler gördüm ki, dünyada benzerini görmek mümkün değil.”

Sıra Müslümanın rüyasına gelmişti:

”Rüyamda Resulullah’ı gördüm. Bana, bir dostumun Tur Dağına çıktığı, değerinin ise İsa Peygamber ile göğün dördüncü katına çıktığını, böylece o hünerli kişilerin üstünlüklerine layık yerlere vardıklarını söyledi. Sonra da benim gibi geride kalmış bön bir kişinin ancak helva yiyebileceğini bildirdi. Ben de en yüce peygamber olan Allah’ın Elçisi’nin buyruğuna karşı çıkmayacağım için kalkıp helvayı yedim.”

Bunun üzerine diğer ikisi en üstün düşün bu düş olduğunu kabul ettiler.

PAYLAŞ:

Bir gün bir adam Şuayb Peygamber’e, ”Çok günahlar işledim ama Yüce Allah beni affetti.” dedi. Allah’tan Hz Şuayb’a şöyle bir vahiy geldi:

0
PAYLAŞ:

Bir gün bir adam Şuayb Peygamber’e, ”Çok günahlar işledim ama Yüce Allah beni affetti.” dedi.

Allah’tan Hz Şuayb’a şöyle bir vahiy geldi:

”Ey benim kulum, Allah beni bağışladı diyorsun, halbuki sana kaç kere ceza verdim, haberin yok.”

Hz Şuayb duyduklarını ilettikten sonra adam, ”Bu cezaların belirtisi nedir?” diye sordu. Allah bunun üzerine vahiyle, ”Bir tanesini bildireyim: Kulluk ediyor, oruç tutuyor, namaz kılıyor, dua ediyor ve başka birçok şey yapıyor ama bir zerre olsun tad alamıyorsun. Cevizler güzel ama içleri boş.” buyurdu.

Mesnevi

PAYLAŞ:

Bir gün Resül-i Ekrem (sav) buyurdular ki: Ümmetim bana rüyamda gösterildi. Önümde birer birer geçerlerken onları seyrettim. Kiminin gömleği dizinde, kiminin de dizinden aşağı, kiminin de dizinden yukarı idi. Bazısının da gömleği göğsüne çıkmıştı. Fakat Ömer’i öyle bir gömlek ile gördüm ki, onunkisi yerde sürünüyordu. Ashab:

0
PAYLAŞ:

Bir gün Resül-i Ekrem (sav) buyurdular ki: Ümmetim bana rüyamda gösterildi. Önümde birer birer geçerlerken onları seyrettim. Kiminin gömleği dizinde, kiminin de dizinden aşağı, kiminin de dizinden yukarı idi. Bazısının da gömleği göğsüne çıkmıştı. Fakat Ömer’i öyle bir gömlek ile gördüm ki, onunkisi yerde sürünüyordu. Ashab:

-Ey Allah’ın Resülü! Bu rüyayı nasıl tabir buyurursunuz? dediler:

Peygamber aleyhisselam:

-Ben bunu, din-i mübin ile tabir ederim. Çünkü O’nun hilafeti zamanı uzanır, İslam dini yeryüzüne yayılır.

PAYLAŞ:

Hz Ömer nasıl şehid edildi? – Hz Ömer seher vakti mescide namaz kılmaya giderken Ebu Lü’lü karanlıktan

0
PAYLAŞ:

Bir rivayette ise, hadise şöyle cereyan etmiştir:

Hz Ömer seher vakti mescide namaz kılmaya giderken Ebu Lü’lü karanlıktan istifade ederek Hz Ömer’i karnından bıçakladı. Mü’minlerin Emiri Hz Ömer etrafına seslendi. Mübarek sesini duyanlar gelip kendisini görünce ağladılar ve hemen evine götürüp yarasını tedavi etme cihetine gittiler.

Bu kötü haber kısa zaman içinde etrafa yayılmıştı. Hadiseyi duyan ashab-ı güzin Ömer’in çevresini sardılar. Hz Ömer etrafında oturan sahabilere hilafet ve dini hususları vasiyet ederken, namaz vakti geldiği için müezzin ezan okudu. Hz Ömer yarasını tedavi etmeye çalışan cerraha:

-Abdest alıp namaz kılsam, ne olur. Yarama zarar verir mi? diye sordu.

Cerrah:

-Eğer yerinden kıpırdarsan, diktiğim yerden yaran sökülür ve ölümüne sebep olur, dedi. Hz Ömer:

-Namazı terk etmektense, ölmek daha iyidir, diyerek birisini Hz Aişe validemize gönderdi ve ”İzin verirse Ravza-i Muhahhara’da Hz Muhammed’in yanında yatayım” diye sordurdu. Hz Aişe validemiz ağlayarak haberi getirene şöyle dedi:

-Ey Nazlı Ömer, babamın yadigarı Ömer ahirete gidiyor. Orasını ben kendim için ayırmıştım, fakat onlara bağışlıyorum; Resül-i Ekrem’in ve babamın yanına gittiği zaman onlara selamımı iletsin…

Hz Ömer, oğlu Abdullah’a şöyle buyurdu:

-Ashab-ı kiram namazımı kıldıkları zaman yine git, Aişe’den oraya defnedilmem için izin iste. Olur ki pişman olmuş olur. 

Namaz vaktinin son anlarında gelindiğinde müzeezzin kamet edince, abdest almak istedi. Ayağa kalkınca yaranın dişleri söküldü ve Hz Ömer yere düştü. O anda ashaba şöyle buyurdu:

-Elveda, hakkınızı helal edin. Sizlerle bir daha görüşmek kıyamete kaldı, deyip mübarek Cenab-ı Hakk’a teslim eyledi.

PAYLAŞ:

Günün birinde Öküz Mehmet Paşa’nın çadırında çok sayıda insanın olduğu bir zamanda bir öküzün içeri bakıp böğürdüğü görülmüş. Orada bulunanlar bu tablo karşısında gülünce Paşa, şöyle demiş:

0
PAYLAŞ:

Osmanlı tarihinin en renkli simalarından biri de Mehmet Paşa’dır. Onu çekemeyenler tarafından ”Öküz” lakabı yaygınlaştırılmıştır.

Günün birinde Öküz Mehmet Paşa’nın çadırında çok sayıda insanın olduğu bir zamanda bir öküzün içeri bakıp böğürdüğü görülmüş.

Orada bulunanlar bu tablo karşısında gülünce Paşa, şöyle demiş:

”Biliyor musunuz, o, bana ne dedi?” 

Hiç kimse bir şey demeden meraklı bakışlarla Mehmet Paşa’ya bakmaya devam etmişler.

Paşa, şöyle sürdürmüş sözlerini:

”Bana, bu eşeklerle burada ne yapıyorsun” dedi.

PAYLAŞ:

Yavuz Sultan Selim’i Büyük İskender’den ayıran özellik

0
PAYLAŞ:

Makedonya kralı Büyük İskender’in, Mısır’ı işgal ettiği zaman kendisinin Yunanlılar için haşa ilah kabul edilen Jüpiter yıldızından geldiğini iddia ederek, uluhiyet davasında Firavun’u taklit etmiştir.

Buna mukabil Yavuz Sultan Selim’in, Mısır tahtına nail olduğu zaman,

”Mülk, Allah’ındır. Şayet benim veya başka bir kimsenin yeryüzünde parmak ucu kadar toprağı olsa bu Allah’la ortaklık değil midir?” diyerek kulluk şuuruyla secde-i şükre kapanmıştır.

PAYLAŞ:

Yıldırım Bayezid ile Korkusuz Jean arasında geçen yemin olayı – Yıldırım Bayezid üzerine gelen Haçlı ordusunda en mükemmel  cinsten on bin Fransız  süvarisi vardı ve bunlara  Burgondinya dukasının henüz yirmi iki yaşındaki oğlu, gayet mağrur Prens Korkusuz Jean kumanda ediyordu. Fransızlar:

0
PAYLAŞ:

Yıldırım Bayezid üzerine gelen Haçlı ordusunda en mükemmel  cinsten on bin Fransız  süvarisi vardı ve bunlara  Burgondinya dukasının henüz yirmi iki yaşındaki oğlu, gayet mağrur Prens Korkusuz Jean kumanda ediyordu.

Fransızlar:

Gök düşecek olsa mızraklarımızın ucunda tutarız! diyorlardı.

Korkusuz Jean da Yıldırım Bayezid’i esir edeceğini söylüyor;  ona neler yapacağı hakkında yüksekten atıp tutuyordu.

Niğbolu Muharebesi Türk ordusunun zaferiyle bitti.

I.Korkusuz Jean ve daha birçokları esir düştüler.

Yıldırım, onlara iyi davrandı. Memleketlerine gönderirken bir daha kendisine karşı silah kullanmayacakları hakkında yemin ettirdi. Bununla beraber Korkusuz Jean’a dedi ki:

Bu yemini sana geri veriyorum. Eğer şerefli bir adamsan silahını yeniden ve mümkün olduğu kadar çabuk eline al;  benimle harp için bütün hükümdarlarla birleş. Bu hoşuma gider, zira bana parlak bir zafer daha kazanmak fırsatını vermiş olursun.

PAYLAŞ:

Sultan 2. Bayezid Han rahmetullahi aleyh, her seferden dönüşünde elbisesine bulaşan tozları toplar ve bir kavanozda biriktirdi. Yine bir harp dönüşüydü. Bayezid  Han elbisesini çıkartmış, üzerindeki tozları toplamaya başlamıştı. Hanımı Gülbahar  Hatun, merakla sordu:

0
PAYLAŞ:

Sultan 2. Bayezid Han rahmetullahi aleyh, her seferden dönüşünde elbisesine bulaşan tozları toplar ve bir kavanozda biriktirdi.

Yine bir harp dönüşüydü. Bayezid  Han elbisesini çıkartmış, üzerindeki tozları toplamaya başlamıştı. Hanımı Gülbahar  Hatun, merakla sordu:

Padişahım, merakımı hoş görün, ama o tozları niçin biriktirdiğinizi  sorabilir miyim?  Padişah:

Elbette Gülbahar Hatun, diye karşılık verdi ve devamla, benim senden gizlim yoktur. Bu tozlardan bir tuğla döktürüp mezarıma koyulmasını  vasiyet edeceğim. Çünkü Allah, ayakları Hak yolunda tozlananları cehennem ateşinden koruyacağını buyurmaktadır.  İşte Hak yolunda küffarla savaşırken üstümüze bulaşan tozları bu yüzden topluyoruz. Vasiyetimdir; öldüğümüzde bu tozları kabrime koysunlar.

Sultan II.Bayezid Han, biriktirdiği bu tozlardan bir tuğla yaptırdı. Bu tuğla, vasiyeti gereğince, öldüğü zaman kabrine kondu.

PAYLAŞ:

Ruslar Enver Paşa’yı nasıl öldürdü? Pamir Dağı eteklerinde sisin aralanmaya başlamasıyla Yarkov topçu birliklerine ateş emri verdi. Enver Paşa yatağından fırlayarak uyandı. Kılıcını kınından çekerek

0
PAYLAŞ:

”O gün ölümü aradım. Ama onu bulmak için nereye koşsam, şimşek gibi kaçıyordu. Allah’ın beni başka bir şey için sakladığını bilmiyordum.”

Ermeni asıllı Kızıl Ordu Komutanı  Yarkov Arkadiyeviç Melkumov, 1500 kişilik atlı süvari, piyade kuvvetleri, toplar ve mitralyözlerden oluşan bir birlikle harekete geçti. Ermeni komutan Yarkov bayramın ikinci günü sabaha karşı dağın eteğinde bulunan Çeğen yöresine vardı. Kırmızı sarıklı askerlerin nöbet tuttuğunu gördüğünde  Enver Paşa’nın buraya karargah kurduğundan emin oldu.

Enver Paşa derme çatma karargahın küçük bir odasında inzivaya çekilmiş, dinleniyordu. Osmanlı’nın kudretli Paşası çok yorgundu, sürgün yıllarında gittiği her kapı üzerine kapanmıştı. Bunun dışında birçok eski  silah arkadaşının Ermeni suikastçıların cinayetine kurban gittiği haberini alıyordu. Enver Paşa’nın tabiatı diğer arkadaşınkilerinden  son derece farklıydı. Bir politikacıdan ziyade bir asker  ve dönemin popüler isimlendirmesiyle silahşördü.

Osmanlı Devleti Mondros Ateşkes Antlaşmasını imzaladığında  Talat Paşa ülkeyi terk etti. Talat Paşa bu yolculukta milletinin garezini üzerlerine çekerek siyasi hayatlarının bittiğini söylerken Enver Paşa durumu  mücadelenin ikinci faslına geçiş olarak değerlendiriyordu.

Bu yüzden diğer İttihat ve Terakki önde gelenleri gibi  Avrupa’da sokak ortasında arkadan vurulmak yerine savaş meydanında düşmanla göğüs göğüse vuruşarak ölmeyi tercih etmişti. Onun öncülüğünü yaptığı Basmacı ihtilal dalgası Kafkaslardan başlayarak  Orta Asya bozkırlarına kadar  yayılacak ve sovyetleri  bir hayli zor durumda bırakacaktı.

Pamir Dağı eteklerinde sisin aralanmaya başlamasıyla Yarkov topçu birliklerine ateş emri verdi. Enver Paşa yatağından fırlayarak uyandı. Kılıcını kınından çekerek kapıdan atıldı. Enver Paşa dışarıya çıktığında korkunç bir manzarayla karşılaştı, kendisine bağlı bir avuç adamı cehennem gibi yağan topların arasında kalmıştı. Düşman dört bir tarafı kuşatmış ve başlattığı saldırıda esir almıyordu. Teslim ol çağrısı dahi yapılmayan bu operasyon bir imha hatta intikam hareketiydi.

Enver Paşa kendisini uzun süredir bu ana hazırlıyordu. Elinde bir kılıç yalın ayak düşman üzerine koştu, kendisini doğrudan hedef alan mitralyöz Enver Paşa’yı etkisiz kılarak yere serdi. Öldüğünde henüz 41 yaşındaydı, takvimler 4 Ağustos 1922 yılını gösteriyordu. Rus askerler Enver Paşa’nın üzerinde buldukları mührü Yarkov’a getirdiler. Mührün üzerinde şöyle yazıyordu:

”İSLAM ORDULARI BAŞKOMUTANI, HALİFE’NİN DAMADI VE HAZRETİ MUHAMMED’İN VEKİLİ”

PAYLAŞ:

Talat Paşa’yı bir Ermeni nasıl öldürdü? – İttihat ve  Terakkinin eski Başvekili Talat Paşa, kendisine seslenen adamı görmek için geriye döndü. Dönmesiyle

0
PAYLAŞ:

İttihat ve  Terakkinin eski Başvekili Talat Paşa, kendisine seslenen adamı görmek için geriye döndü. Dönmesiyle ateşlenen tabancadan çıkan kurşunun alnına saplanması ve kaldırımların üzerine yığılması bir olmuştu. Bir zamanlar, Osmanlı İmparatorluğu’nun  kaderini elinde tutan Talat Paşa, İran’ın  Selmas şehrinde doğan Salomon Taleyran adlı bir Ermeni Komitacısının kurşunuyla böylece can vermişti.

Olay Berlin’de  geçiyor, takvimler 15 Mart 1921’i gösteriyordu.

Eşi Hayriye  Hanım, kocasının ölümünden yıllar sonra, Talat Paşa’nın öldürülmesi konusunda şunları söylüyordu:

”Çok cesurdu. Tehlike nedir bilmezdi. Etrafında kim bilir, ne maksatla kimler dolaşıyor, dikkat et, dedikleri zamanlarda bile aldırmaz, çantasını, koluna alınca, tek başına giderdi. Berlin’de en son kanına giren katil iki kere karşısına çıkmış, Paşayla göz göze gelmiş. Fakat  Paşa o kadar pervasız, sakin, hatta gülümseyerek bakıyormuş ki, adam avuçladığı silahını çıkarmaya cesaret edememiş ve nihayet: Ben Talat Paşa’ya baka baka silahımı çekemeyeceğim, ancak arkasından vurabilirim, demiş.”

PAYLAŞ:

Fatih Ve İskender

0
PAYLAŞ:

Fatih Sultan Mehmet’i uzun yıllar uğraştıran ve 1468’de de öldüğü zaman  memleketini  Venediklilere  vasiyet eden İskender Bey, Fatih aleyhinde Trabzon ve Gürcistan ile anlaşmaktan çekinmemişti.

İskender’in ölümü ile Fatih şöyle demişti:

”Hiristiyanların vay haline, kılıç ve kalkanlarını kaybettiler.”

PAYLAŞ:

Osmanlı’da Lale Devri nasıldı? – İsyanın lideri Arnavut asıllı bir yeniçeri olan Patrona Halil aynı zamanda Beyazıt Hamamı’nda tellaklık yapıyordu. Asilerin isteği üzerine Nevşehirli Damat İbrahim Paşa idam

0
PAYLAŞ:

Osmanlı devletinde zihniyetlerin değiştiği Lale Devri; ilerleme, gelişme, tarihe tutunma mücadeleleri için Batı’nın model alınması bakımından kapıların aralandığı bir dönemdir. Lale devri ne zaman dendiğinde  cevap olarak; 18 Yüzyılda 1718-1730 yıllarını kapsayan kısa dönemden söz etmek mümkündür. İşte Lale Devri ile ilgili merak edilenler…

Lale Devri, ”Zevk ve sefa” devri olarak bilinir. Adını, o dönemde İstanbul’da yetiştirilen ve zamanla ünü dünyaya yayılan lale çiçeklerinden alması, çok sonradan olmuştur. Bu dönem Osmanlı İmparatorluğunun hiçbir devrinde lale devri olarak anılmamıştır.

Halkın büyük bir kısmı zor durumdayken  İstanbul’da bazı devlet büyüklerinin rahat yaşam sürmeleri, eğlenceye düşkünlükleri huzursuzluklara sebep oluyordu.

İran savaşı sırasında Sultan’ın fethedilmiş kaleleri para karşılığı sattığı söylentisi üzerine, halktan Sultan’ın sefere çıkması isteği gelmişti. III. Ahmet, göstermelik bir sefer alayı düzenlendi. Akşam olunca kayıklarla saraya geri döndü. Bu durumunun anlaşılması bardağı taşıran son damla oldu.

İsyanın lideri Arnavut asıllı bir yeniçeri olan Patrona Halil aynı zamanda Beyazıt Hamamı’nda tellaklık yapıyordu. Asilerin isteği üzerine Nevşehirli Damat İbrahim Paşa idam edilerek cesedi isyancılara teslim edildi. Padişah III. Ahmed tahttan indirildi ve yerine I.Mahmud getirildi.

PAYLAŞ:

4. Murat’ın inanılmaz gücü – 60 kiloluk gürzüyle, odasına kendisini öldürmek için giren 4 dilsiz cellatı feci şekilde

0
PAYLAŞ:

IV. Murat Osmanlı sultanları arasında fiziksel kuvvetiyle ünlüdür. İriyarı olan padişah erken yaşlardan beri güreşe, cirite, biniciliğe ve ağırlık kaldırmaya ilgi duymuştu. Ergenlik döneminde hızla gelişmiş özellikle çalıştığı ağırlıkların etkisiyle de ömrü boyunca eklem ve kas ağrıları çekmiştir. İlk milli vucut geliştirici sporcumuz diye biliriz.

Ağırlıklar kaldırmış, 2 kişinin zor  kaldırdığı   topuzları tek elle kaldırmaya başlamıştır.

Hindistan’dan gelen bir elçi heyeti IV. Murat’a çok sağlam her  darbeye karşı dayanıklı bir kalkan hediye etmiştir. Kalkanın sağlamlığını denemek isteyen Padişah adamlarına kalkanı bir yere asmalarını söyler,  kalkan asıldıktan sonra bu kalkana ok atışları yapmış bu kalkanı defalarca delmiştir. IV. Murat’ın   gürzü ve yayı şuan topkapı sarayında sergilenmektedir.

Bağdat kuşatması esnasında  da yüzlerce kiloluk bir topu kaldırıp Fırat nehrine attığı sonra da tek başına onu nehirden çıkardığı Musul ve Kerkük  Türkmenleri tarafından anlatılan gelen kendisiyle ilgili birçok efsaneden birisidir. Padişahın bu abartılı sayılacak fiziksel kuvveti onun otoriter ve genç imajıyla  birleştiğinde ortaya sıra dışı, karizmatik bir padişah figürünün doğmasına neden olmuştur.

Ayrıca 60 kiloluk gürzüyle, odasına kendisini öldürmek için giren 4 dilsiz cellatı  feci şekilde öldürdüğü, eski padişah olan genç Osman’ın ölümünde rol oynayan 2 yeniçeriyi kalabalığın arasında tanıyıp öldürmüştür.

PAYLAŞ:

Fatih Ve Yaşlı Kadın – Fatih, bir gün, kılık  değiştirerek seyahate çıkar. Basit bir köylü kıyafeti giyer. Köy, köy kasaba, kasaba yürür. Bir ara çok yorulur ve dinlenmek ister.

0
PAYLAŞ:

Fatih, bir gün, kılık  değiştirerek seyahate çıkar. Basit bir köylü kıyafeti giyer. Köy, köy kasaba, kasaba yürür. Bir ara çok yorulur ve dinlenmek ister.

Gözüne bir kulübe ilişir, oraya varır. Bu kulübede yalnız yaşayan kadıncağızdan, içecek soğuk bir şey ister. Kadın ter içindeki yolcuya ayran ikram eder.

Köylü kıyafetindeki Fatih, ayranı yudumlaya yudumlaya içtikden sonra kadına sorar:

Nine ayranın çok lezzetli ama içindeki şu saman çöpleri niye?

Kadıncağız tatlı tatlı gülümser.

A evladım!  Ter içindesin. Eğer bu soğuk ayranı saman katmadan verseydim bir yudumda içecek, belki de hasta olacaktın. Kıyamadım sana!

Bu söz Fatih’in çok hoşuna gider ve fakir kadına kulübesinin civarındaki araziyi bağışlar.

PAYLAŞ:

Fatih’e sorarlar: İstanbul’u niçin fethettin? Cevap verir:

0
PAYLAŞ:

Fatih’e sorarlar:

İstanbul’u niçin fethettin?

Cevap verir:

ÖNCE O BENİM GÖNLÜMÜ FETHETTİĞİ İÇİN!

PAYLAŞ:

Fatih Sultan Mehmet, çocukluğunda biraz yaramazlık yapınca, babası olan 2. Murat Han: ”Ne kadar yaramaz bir çocuksun, senden adam olmaz” diye çıkışır. Orada bulunan ve velayet sırrıyla kalp gözü açık olan Akşemseddin Hazretleri, hafifçe gülümseyerek şöyle der:

0
PAYLAŞ:

Fatih Sultan Mehmet, çocukluğunda biraz yaramazlık yapınca, babası olan 2. Murat Han:

”Ne kadar yaramaz bir çocuksun, senden adam olmaz” diye çıkışır.

Orada bulunan ve velayet sırrıyla kalp gözü açık olan

Akşemseddin Hazretleri, hafifçe gülümseyerek şöyle der:

Peder ne der, kader ne der.

PAYLAŞ:

Gerçekten de Fatih Sultan Mehmet mahkemeye gelince, adamın gözleri hayretten açılıyor. Fatih Sultan Mehmet ayakta; Kadı Efendi oturuyor ve mahkeme başlıyor. Fatih Sultan Mehmet’in, adamın arsasını zorla iktisab etmekten elinin kesilmesi konusunda karara varılıyor. Fatih Sultan Mehmet’in eli kesilecek. Ama

0
PAYLAŞ:

İşte, Fatih Sultan Mehmet, işte İstanbul’da bir Rum;

Fatih Sultan Mehmet talepte bulunuyor, diyor ki:

”Orada cami yapacağım, arazini bana satmanı istiyorum.”

Biliyorsunuz her arazinin bir rayiç bedeli vardır; yani o çevrede o arazinin ne kadar para ettiği aşağı yukarı herkes tarafından bilinir. Alt hududu bir de üst hududu vardır. Fatih Sultan Mehmet, üst hududun iki katını veriyor; ama Rum vermemekle ısrar ediyor. Cami kurulmasına gönlü razı olmuyor. Bir Hiristiyan; bu da onun kabahati değil, içinden gelen şey öyle. Hak sahibi vermezse vermez; ama Fatih Sultan Mehmet’in kızmış kafası.

”O kadar fazla para verdiğim halde, bu adam vermiyor; demek ki bunu inadından yapıyor; nefsani davranış bu. Ben cami yapacağım, benimki nefsani değil ruhani” diyor.

Alıyor adamın arsasını, bastırıyor; cami yapıyor.

Adam perişan. Adamı üzgün gören biri:

”Ya bu kadar üzüntünün sebebi ne?

Anlatıyor adam derdini ”  İşte” diyor.

”Yapabileceğim bir şey yok ki! Bunu yapan Padişah; daha ötesi yok, onun üstünde kimse yok. O bana bunu yaptığına göre her şey bitti.’‘ diyor.

Bizim Osmanlı diyor ki : ”Her şey bitmedi, bu memlekette kadılar vardır. Gidersin kadıya, adaletsizliği anlatırsın. Padişah da olsa o hesabı görür.”

”Yani” diyor ”ne demek istiyorsun?”

(Adam hiç inanmıyor bir defa söylenenlere .) Adamcağız hiç inanmıyor; ama ”Haydi gideyim mahkemeye, ben müracat edeyim.” diyor. Kadıya müracaat ediyor.

Gerçekten de Fatih Sultan Mehmet mahkemeye gelince, adamın gözleri hayretten açılıyor. Fatih Sultan Mehmet ayakta; Kadı Efendi oturuyor ve mahkeme başlıyor. Fatih Sultan Mehmet’in, adamın arsasını zorla iktisab etmekten elinin kesilmesi konusunda karara varılıyor. Fatih Sultan Mehmet’in eli kesilecek. Ama Osmanlı adaletinde bir müessese daha var; eğer bir şeyin bedeli ödenirse  ve alacaklı taraf, hak sahibi taraf bunu kabul ederse, o ceza düşer. Bu kanun gereğince teklifte bulunuyor.

Deniyor ki ”Bu bedeli şu kadar altın, bu kadar altına karşılık, onun elinin kesilmesinden vazgeçiyorsan ” Padişah   ödemese bile, onu sana beyt’ül mal öder. Razı mısın?”

Rum, şaşkın Padişah’a bakıyor, inanmıyor, sonra ”Tabi razıyım. Razı olmaz mıyım? O padişah ” diyor.

Adam razı olduktan sonra, Fatih Sultan Mehmet diyor ki:

”Benden beyt’ül mal’ın talebi 200 altın; ama ben 2000 bin altın vereceğim ve her gün de bir  altın daha ödenmesini istiyorum. Senenin 365 günü, her gün bir altın ödenecek bu zata.”

Ve mahkemeye biter bitmez kadı yerinden kalkıyor, Fatih Sultan Mehmet’in ayaklarının yanına gelip diz çöküyor,

”Padişahım şu ana kadar ben, Allah’ı temsil ediyordum, ben oturuyordum siz ayaktaydınız.  Çünkü siz maznun mevkiindeydiniz. Allah’ı temsil eden siz değildiniz. Adaleti veya adaletsizliği ettiğiniz mahkemenin sonunda belli olacaktı. Ben Allah’ı temsil ediyordum;  adaletin sahibi bendim  o sırada. Şimdi görevim bitti.  Şimdi bana, sana tabi olan, senin imparatorluğunun bir kadısı olarak el etek öpmek düşer” diyor. Padişahın eteğini öpüyor ve ondan sonra padişah oturuyor, ötekiler dışarı çıkıyorlar.

PAYLAŞ:

Yıldırım Bayezid nasıl vefat etti? – Osmanlı Komutanlarından olan Yıldırım Bayezid  1402’de Ankara  Muharebesi’nde Timur’a esir düşmüştü. İddiaya göre içine düştüğü durumu

0
PAYLAŞ:

Osmanlı Komutanlarından olan Yıldırım Bayezid  1402’de Ankara  Muharebesi’nde Timur’a esir düşmüştü. İddiaya göre içine düştüğü durumu hazmedemeyen padişah, yüzüğündeki zehiri içerek 8 Mart 1403’te  Akşehir’de intihar etti.

Mükrimin Halil Yinanç ve Uzunçarşılı gibi tarihçiler, bu iddianın tamamen yanlış olduğunu delilleriyle ortaya koymuşlardır. Kuvvetli kaynaklar Yıldırım Bayezid’in şiddetli sıtma, nefes darlığı ve keder dolu hayattan meydana gelen çeşitli hastalıkların bir araya gelmesinden vefat ettiğini açıkça ifade etmektedirler.

PAYLAŞ:

Fatih Sultan Mehmed  Han bir gün yiyecek maddelerinin kalitesini ve narh durumunu kontrol etmek gayesiyle kıyafet değiştirip çarşıya çıktı. Bir dükkana girip selam verdikten sonra;

0
PAYLAŞ:

Fatih Sultan Mehmed  Han bir gün yiyecek maddelerinin kalitesini ve narh durumunu kontrol etmek gayesiyle kıyafet değiştirip çarşıya çıktı. Bir dükkana girip selam verdikten sonra;

Yarım batman yağ, yarım batman peynir ve yarım batman bal veresiniz! dedi.

Dükkan sahibi yarım batman yağı tartıp parasını hesap ettikten sonra;

Ağam sair isteklerinizi de karşı komşudan alasız. Zira onun malı hem daha yeğdir, hem de siftah etmedi, dedi.

Padişah ikinci dükkana varıp oradan da yarım batman peynir alınca, bu dükkan sahibi de;

Allah’a şükürler olsun siftahımı ettim. Hem de çocuklarımın nafakasını çıkardım. Bundan sonrası  kardır. Diğer isteklerinizi de komşumdan alasız. O daha siftah etmedi, deyince Fatih Sultan Mehmed Han;

Bu milletteki ahlaki istikamet yok mu, ona dünyaları fethettirir. Milletin ahlakı safiyetine halel getirenleri Allah kahretsin, dedi.

PAYLAŞ:

3. Selim, sapığı nasıl ikiye böldü? – III.Selim Han gayet cesur, silahşörlükte de hüner sahibi bir kimseydi. Zaman zaman tebdili kıyafet ederek halkın arasına karışır, istek şikayetlerini öğrenirdi. Bir gün

0
PAYLAŞ:

III.Selim Han gayet cesur, silahşörlükte de hüner sahibi bir kimseydi. Zaman zaman tebdili kıyafet ederek halkın arasına karışır, istek şikayetlerini öğrenirdi. Bir gün tersane kahyası kıyafetleriyle akşam vakti Sultanahmed civarına çıktı. Maiyetindekiler de kalyoncu neferi gibi giyinmişlerdi. Sultanahmed Camiinden aşağı  Sokullu Mehmed Paşa yokuşundaki tenha yerlerden aşağı inerlerken kadın feryadı işittiler. Hemen oraya yöneldiler. Yeniçeri tulumbacılardan bir zorba, bir kadının yolunu çevirmiş;

Yürü benimle! Diye zorluyordu.

Kadın da;

Kardeşim Ben ehli namus bir kadınım. Evim  Küçükayasofya’da. Çocuğum hasta. Eczaneden ilaç aldım. İşte elimde. Evime dönüyorum. Bana ilişme. Mahalleme gel sor.. diye feryad ediyordu.

Tulumbacı ise sarhoş  gözü kararmış, küfürler savunarak bıçağını çekmiş, tehdide başladı.

Kadın, o anda oraya yetişen, kalyoncu kıyafetindeki padişah ve maiyetini  farketti ve onlara:

Aman kaptan ve kalyoncu din kardeşlerim!…

Beni bu herifin elinden halas edin diye yalvarmaya başladı.

Bunun üzerine tulumbacı işi daha da azıttı ve yatağınına  el atıp padişahın üzerine yürüdü. Fakat silahını henüz yarısına çıkarmağa bile vakit bulamadan, Sultan Selim kılıcını çekerek adamı belinden ikiye böldü. Ertesi gün de Babıaliye şu tezkereyi gönderdi:

”Sokullu Mehmed Paşa yokuşunda maktul olan tulumbacıyı  ben öldürdüm. Veresesi var ise şer’an mahkemeye hazırım”

PAYLAŞ:
x