Mevlana Celaleddin Rumi, bir gün medresesinde ders verirken talebelerine: “Allah (c.c.) Kur’an-ı Mecid’inde, en çirkin ses eşeğin sesidir.” buyuruyor. “O kadar hayvanın içerisinde eşeğin seçilmesindeki hikmeti nedir?” diye sordu. Talebeleri, bu meselenin açıklamasını kendisine rica ettiler. Mevlana: “Her hayvanın kendisine mahsus bir zikri, tesbihi, iniltisi vardır. Mesela devenin böğürtüsü, aslanın kükremesi, av hayvanlarının inlemesi, sineklerin vızıltısı, arıların uğultusu onların zikirleridir. İnsanların tesbihi ve zikri olduğu gibi gökteki meleklerin de vardır. Halbuki biçare eşek sadece iki vakitte anırır. Birisi, cinsi yakınlık istediğinde, diğeri acıktığında. Demek ki eşek, şehvetinin ve boğazının esiridir. Gönlünde Allah’a ait bir dava, bir sevda bulunmayan, sadece midesini…
Yazar: admin
Sadrâzam’dan zorla mühr-i hümâyûn’u aldı. Sonra Topkapı Sarayı’na yürüdü. Bâb-ı Âlî baskınını öğrenen ve Alemdar’ın maksadını anlayan IV. Mustafa, saray kapıları kapatmış, uğursuz tedbirlerini almıştı. Alemdar, son fırsatı da kullanamadı. Hemen kapıları yıkıp padişahı tevkif edecek yerde, şeyhülislâmı gönderip, IV. Mustafa’nın tahttan feragat etmesini bildirdi. Hükümdar, şeyhülislâmın sözlerini bile dinlemeden, eski padişahın Selimle, kendi kardeşi olan Veliaht – Şehzade Mahmud’un öldürülmeleri emrini verdi. Hayatta başka şehzade olmadığı için, bu cinayetler gerçekleştiği takdirde Alemdar, mecburen Mustafa’yı tanıyacaktı. Başçuhadar Gürcü Abdülfettah, îmrahor Kör Mehmed, Hazîne Kethüdası Ebe Selim, Tebdil Hase kisi Bağdadh Hacı Ali ve Bostancı Deli Mustafa adlarındaki Enderûn’un yüksek rütbeli…
Avusturya kralı, Kanuni Sultan Süleyman’ın yanına göndereceği elçiye bazı konularda talimat vermiş. –Türk’lerin ihtişamı, servetleri, debdebe ve saltanatları meşhurdur. Helebaşvezirleri İbrahim Paşa, Avrupa’da en büyük bir hükümdardan ziyade servete maliktir.İhtişam içindedir. Gerek padişahın ve gerekse vezirin huzurlarına çıkacağın vakit, görünüş ve gösterişte onlardan geri kalmamalısın. Bu talimat ile İstanbul’a gelen Avusturya elçisi talimat üzere getirdiği elbiselerinigiymiş, çeşit çeşit mücevherlerini takmış. Huzura kabul olunmuş. Padişah, ifrat derecedesüslenmiş olan sefirin bu halini hiç beğenmemiş ve İncili’ye dönerek, –Nedir, sefirin bu hâli? Bu durumda bir kasıt var.İncili, –Şevketlim! Onu sarayda misafir eder, beni de maiyetine memur kılarsınız hemmaksadını anlar hem de yaptığının biçimsizliğini…
İncili Çavuş’un bedestende gayet iyi görüştüğü bir dostu vardır. Ara sıra bu zatındükkânına gidip oturur, onunla sohbet eder. Bir gün yine konuşurlarken söz yankesicilere gelir ve bunların yaptıkları fenalıklardan bahsedilir. İncili der ki: –Kabahat hep çarpılan adamlardadır. Akılları başlarında olsa, öyle sersem sersem gitmeseler, yankesici bunlara ne yapar? Gençliği zamanında bir müddet yankesicilik edip bu sanatta oldukça maharetgösterdikten sonra tövbekâr olarak ticarete başlamış olan dükkâncı dostu cevap verir: –Böyle söyleme ağa hazretleri. O yankesicilerde öyle maharetlileri vardır ki değil insanı, şeytanı bile çarparlar. –Adam sen de! İşte ben bu kadar senedir İstanbul’dayım. Hiçbir şey çarptırmadım. Bundan sonra da çarptırmayacağıma eminim.…
Çin’in ve bütün Asya’nın efendisi olan Türkler, bu utandırıcı boyunduruktan silkinmek için fırsat gözlüyor, kendilerine bir lider arıyorlardı. Bu lider, ortaya çıkmakta geçikmedi. Bu kahraman, Çuluk Kağan’ın küçük oğlu, Içing Hatun’un üvey oğlu ve Kara Kağan’ın yeğeni, genç bir Türk imparatorluk prensiydi. Adı Kür Şad’dı. 40 kişilik bir ihtilâl komitesi kuruldu ve Kür Şad’ı, çeşitli meziyetlerinden ötürü komitenin başbuğu seçti. Çinliler’i Türk yurdundan kovmak ve Çin’de esir yaşayan Türkleri kurtarmayı amaç edinen bu ihtilâl komitesi başarı kazanırsa, Kür Şad hakan olmayacak ve siyasetten çekilecekti. Zira ihtilâlin tamamen millî bir gaye ile yapıldığından, hiç bir Türk’ün gönlüne şüphe düşmemesi lâzımdı. Kür…
Türk kavimlerinden Göktürkler’i konu alan Ergenekon Destanı, Büyük Türk Destanı nın bir parçasıdır. VI. yüzyıl ortalarında Türkleri yeniden birleştiren Göktürkler’in menşeini açıklamak isteyen bu destanın özeti şöyledir: Türk illerinde Göktürkler’e baş eğmeyen bir yer yoktu. Bunu kıskanan yabancı kavimler, birleşerek Göktürkler’in üzerine yürüdüler. Maksatları öc almaktı. Göktürkler, çadırlarını ve sürülerini bir yere topladılar. Çevresine hendek kazıp beklediler. Düşman gelince, vuruşma da başladı. On gün vuruşuldu. Sonunda Göktürkler, üstün geldi. Bu yenilgiden sonra yabancı kavimlerin hanları ve beyleri, av yerinde toplanıp konuştular. “Göktürkler’e hile yapmazsak sonunda işimiz yaman olur” dediler. Tan ağarınca, baskına uğramış gibi, ağırlıklarını bırakıp kaçtılar. Göktürkler, “Bunların vuruşma…
Saray mensuplarından biri bir gün İncili’ye: –İncili duyduğuma göre, dersadette bazı kişiler birtakım dolaplar çevirir, sağı solu dolandırırlar. Bu adamlar kimlerdir, insanları nasıl dolandırırlar? İncili: –Efendim bunlar cin gibi, şeytan gibidirler. Türlü yollarla saf kişileri dolandırırlar. –Bre çavuş, bu dolandırıcılardan birini görmek isterdim. –Hay hay efendim, yarın birini huzurunuza getiririm. Ertesi gün İncili dediğini yapmış. Saray mensubu, dolandırıcıya sormuş: –Sen dolandırıcı mısın? –Evet efendim. –Bu işi nasıl yaparsın? –Bizim mesleğimiz dolandırıcılıktır. Bunun için çeşitli yollar ve dolaplar çeviririz efendim. –Peki…Beni de dolandır da adamakıllı öğreneyim dolandırıcılığın nasıl olduğunu. –Emriniz başüstüne…Ne var ki, geçenlerde parasız kaldığımdan dolaplarımı,araç ve gereçlerimi bir başkasına…
Gençliğinde İncili Çavuş bir eyalet valisinin hizmetindeyken, vali kendisini vergi toplaması için kazalardan birine göndermiş. İncili Çavuş, kazada on, on beş gün kaldıktan sonra atına atladığı gibi, il merkezine dönmek üzere yola çıkmış. Yanında yüklüce bir para olmasına karşın çok iyi ata binen ve kılıç kullanan İncili Çavuş, kendisinegüvendiğinden yanına hiç koruyucu almamış. Bir hayli yol aldıktan sonra bir dönemeçte karşısına zamanın ünlü haydutlarından “Çivi” adıyla bilinen biri çıkmış. “Çivi” o güne kadar hayli kervanı soymuş, azılıbir haydutmuş. Çevresi ondan o kadar korkarmış ki, önüne çıkanları soyup soğana çevirmesi için, yalnızca adını söylemesi yetermiş. İncili Çavuş’a da öyle yapmış ve…
İncili Çavuş’un yaşadığı devirde nargile tiryakiliği kadar sigara tiryakiliği desalgın haldeymiş. O zamanlar bugünkü gibi sigaraları yakmak için kibrit yokmuş. Çakmak taşı denilen büyükçe bir taş ve bununla kullanılan ve kav tabir edilen bir nevi pamuğumsu bir şey varmış. Bir demir parçası ile taşı vurmak suretiyle kavı yakıp bu suretle sigarayı ateşlerlermiş. Bu zahmetli iş olduğu için bazı kimseler çakmak taşı kullanmayıp nargilelerden sigaralarını yakarlarmış. Halbuki o devirde nargileden sigara yakmak çok ayıp ve nargile sahibine karşı en büyük bir hakaret sayılırmış. Bazı kimselerise katiyen nargilesinden sigara yaktırmazlarmış. İşte bunlardan birisi de İncili Çavuş’muş. Nargilesinden sigara yakmak isteyenleri feci şekilde…
İncili Çavuş’un yolu bir gün Balat’a düşmüş. Orda işini hallettikten sonra, dönüşiçin kayık iskelesine gitmiş. Sabahtan beri koşturduğundan adamakıllı yorgunmuş veağzını açıp tek kelime bile söylemek istemiyormuş. Eliyle işaret ederek kayıkçılardanbirini çağırmış. Mişon adındaki Yahudi, İncili’yi kayığına almış. İncili bir şey söylemeden eliyle karşıya işaret etmiş. Kayıkçı: –Kasımpaşa’ya mı? diye sormuş. İncili yanıt vermemiş. Kayıkçı bir daha sormuş. Gene cevap yok… Sonundaadam: –Anlaşıldı, bu adam küp gibi sağır ve dilsiz bir dangalağın teki. Herhalde Kasımpaşa’ya gidecek. Yağlı bir müşteriye benziyor, kaz gibi yolarım onu. Küreklere asılıp İncili’yi Kasımpaşa iskelesine yanaştırmış. Ama İncili orda karaya çıkmayarak eliyle Unkapanı’nı göstermiş. Kayıkçı Mişon…
İncili Çavuş’un bir ara evlendiği söylenir. Fakat aldığı kadın o kadar çirkinmiş ki,dille tarif edilmezmiş. Bu yüzden de İncili Çavuş’a bir hayli takılanlar, alay edenler bileolmuş. Fakat kadın milleti kendisini beğenmese ölürmüş. İncili’nin karısı da kendisini çokgüzel bir şey sanıyormuş. Kadın kendisini istediği kadar güzel sansın İncili’nin arkadaşları onunla alay etmekten geri kalmıyorlarmış. İncili Çavuş, düşünmüş, taşınmış “Bu kadın ile niye evlendin?” diye kendisindensual edenlere “Ben bu kadın ile parası için evlendim” diye bir mâzeret uydurmaya başlamış. Bir gün bu lâf karısının kulağına gitmiş. Kadın, –Sen benimle param için evlendiğini söylüyormuşsun. Neden böyle söylüyorsun? İncili boynunu bükmüş: –Hatun, sen söyle…
Sultan Murat yaptığı iyiliği çok başa kalkarmış. Bunun için ona güzel bir dersvermek isteyen İncili, bir gün yine padişahla geziyorlarken aklına bir şey gelmiş. Yoldaayağında papuç olmayan bir fakire rast gelmişler. Bunu padişaha göstererek: –Bakın şevketlim, şimdi bir şey yapacağım, dikkatle seyir buyurunuz. Sonra o fakire yaklaşıp: –Yahu erenler, ayağınızın çıplak olduğunu görüyorum. Eğer tarafımdan ufak biryardımı hoş görürseniz size şuradan bir ayakkabı alıvereyim. Fakir, Çavuş’un bu teklifine büyük bir memnuniyetle teşekkür ettikten sonra kunduracıdan yeni bir ayakkabıalınır ve biçareye derhâl giydirilir. Fakir, İncili’ye teşekkür ve dua ederek uzaklaşmayabaşlar. O önde, İncili arkada bir müddet gittikten sonra İncili seslenir: –Hişş,…
Tıfli, İncili Çavuş’u denemek için yolculuk atının dudaklarını kesmiş. Hayvancağız sırıtıyor gibi bir şekil almış. Ertesi gün arkada kalan İncili’ye dönerek: –Ayol Mustafa! Senin hayvan durmadan gülüyor, acaba sebebi ne? diye sorarakeğlenmeye kalkınca, İncili hiç istifini bozmadan ve Tıfli’nin atını göstererek: –Sizin atın kıçı açıkta galiba ona gülüyor, demiş. Tıfli dönüp bakmış, gerçekten kendi atının da kuyruğu kesilmiş ve kıçı apaçıkduruyormuş. Meğer İncili, Tıfli’nin geceden yaptığı işi sezerek onun atının kuyruğunukesmeyi unutmamış.
Bu devirde Memlük ordusu 426.000 kişiyse de, bu kuvvetin tamâmını bir meydan muharebesi için bir araya getirmek tabiatiyle mümkin değildi. Esas vurucu kuvvet 133.000 süvari olup Türk veya Türk’leşmiş Çerkes’ti. 93.000 Bedevi gönüllüsü vardı ki, bunlar meydan muharebesinde kullanılmıyor, Osmanlı’daki akıncıların vazifesini ifâ ediyordu, fakat akıncılar gibi muntazam bir teşkilât ve merkezi bir plana bağlanamamıştı. Memlükler’in ayrıca 180.000 Türkmen ve 20.000 Kürd’den oluşan çoğu süvari bir de ihtiyat orduları vardı, Anadolu ve Kuzey Suriye’den toplanan, ihtiyaç hâlinde çağırılan kuvvetlerdi ki, bu ülkeler şimdi Osmanlı işgalinde idi, istifâdeye imkân yoktu (Halilü’z-Zâhiri, Zübde Keşfü’l-Memâlik, P Ravaisse neşri, Paris 1894, s.104). Sultan Selim,…
Çaldıran’dan günü gününe 2 yıl geçmişti. Bu defa Osmanlı ve Mısır orduları Merc-i Dâbık’da (Ar. Mercü’d-Dâbık — Dâbık Ovası) karşılaştılar. Haleb şehrine pek yakındı. Orduda 300 top vardı. Memlükler (80.000 asker), Osmanlılar’ın sayıca azlığını (60.000 asker), bu 300 top faktörü dolayısıyle lehlerine kullanamadılar. Memlük sağ kanadında Şâm nâibüssaltanası Şıbay, sol kanadında Haleb nâibüssaltanası Hayrbay bulunuyordu. 66 yaşlarındaki Sultân Kansu, Halife ile merkezde idi. Kansu; Türkçe, Arabca ve Farsça’da şâir, Arabca’da müellif, değerli, tecrübeli bir hükümdar, eski bir askerdi. Yavuz Sultân Selim, 46 yaşında idi. Memlük ordusu, bir kaç bedevi alayı dışında Çerkesler ve Türkmenler’den oluşuyordu ki, şeci ve mağrur muhâriblerdi.…
Kitâbların kırâ’eti temâm oldukdan sonra bir nidâ gelir ki: Ey mücrimler, şimdi sizler ayrılınız!) denir. Bu nidâ üzerine, mevkıf ya’ni Arasât meydânı harekete gelir. O zamân, herkesi büyük korku alır. Birbirlerine girift olurlar. Melekler cin ile ve cin insanlar ile karışır. Bundan sonra, nidâ gelir ki: (Yâ Âdem! Evlâdından Cehenneme lâyık olanı gönder!) Âdem “aleyhisselâm” ise, (Yâ Rabbi! ne kadar?) diye süâl eder. Cenâb-ı Hak, buyurur ki: (Binde dokuzyüzdoksandokuzu Cehenneme ve biri Cennete). Kâfirlerden ve Ehl-i sünnetden “rahmetullahi aleyhim ecma’in” ayrılmış mülhidlerden ve gâfillerden, çıkara çıkara, ancak Allahü teâlânın bir avuç buyurduğu kadar mü’min geride kalırlar. Ebü Bekr-i Sıddikın “radıyallahü…
Bir nidâ gelir ki; (Yâ Nüh!), Nuh aleyhisselâm getirilir. Titredigi hâlde, huzür-i ilâhiye gelir. Ona hitâben: (Yâ Nüh! Cebrâil aleyhisselâm der ki, sen Resüllerdensin). (Evet yâ Rabbi! Doğrudur) der. Yine buyurur ki, (Kavminle ne iş gördün?). Nüh aleyhisselâm, (Yâ Rabbi! Onları gece ve gündüz imâna da’vet etdim. Benim da’vetim onlara bir fâide vermedi. Benden kaçdılar). O zemân, yine nidâ olunarak, (Yâ Nüh kavmi!) denir. Onlar bir fırka olarak getirilir. Denilir ki, (İşbu kardeşiniz Nüh aleyhisselâm der ki, size benim risâletimi teblig etmiş). Onlar: (Ey bizim Rabbimiz, yalan söylüyor. Bize birşey teblig etmedi) derler. Risâleti inkâr ederler. Allahü teâlâ, (Yâ Nüh!…
Bundan sonra, Allahü teâlâ zemândan, mekândan, cismden münezzeh ve beri, uzak olduğu hâlde, kudretini izhâr buyurması üzerine, insanlar ona ta’zim ederek, secdeye varırlar. Fekat kâfirler, mürtedler, secde edemezler. Zirâ, onların belleri demir kesilip secde etmeleri mümkün olmaz. İşte bu da, Nün süresi, kırkikinci âyet-i celil-i ilâhiyyesinin (Gözlerden perde kaldırılıp sıkıntıların artdığı zemânda secde etmeğe çağrılırlar. Fekat secde edemezler) meâl-i şerifidir. Bundan sonra, hayvânât arasında hükm eder. Boynuzlu koyundan, boynuzsuz koyunun hakkını alıverir. Dağ hayvanlarıyle kuşlar arasındaki hakları ödeşdirir. Sonra da bunlara: (Toprak olunuz) der. Hemen hayvanlar toprak oluverirler. Kâfirler, bu hâli görünce her biri, Nebe” süresi kırkıncı âyetinin meâlinde haber…
Cennet, Arş-ı a’lânın sağ tarafına konulur. Bundan sonra, cenâb-ı Hak, Cehennemi getirmeği emr eder. Cehenneme korku gelir, feryâd eder. Kendisine gönderilen meleklere: (Allahü teâlâ, bana azâb etdirmek için bir mahlük yaratdı da, onunla bana azâb mı edecek) der. Onlar da: (Allahü teâlânın izzeti ve celâli ve ceberütü hakkı için, Rabbin seninle âsilerden, islâm düşmanlarından intikam almak için, bizi sana gönderdi. Sen ise, bunun için halk olundun) derler. Cehennemi dört tarafından çekerek götürürler. Yetmişbin ip takıp çekerler ki, her bir ipde yetmişbin halka vardır. Dünyâdaki demirlerin hepsi toplansa onun bir halkası kadar olamaz. Her halkada, zebâni denilen azâb meleklerinden yetmişbin melek…
Allahü teâlâ ilâhlık makâmında tecelli buyurup, yedi kat gökleri sağ kudreti dâhiline ve yedi kat yeri sol kudreti dâhiline alıp der ki: (Ey alçak dünyâ! Senin içinde rablık da’vâsı edenler ve ahmakların rab tanıdıkları âcizler nerededir ve senin güzel ve latif görünerek aldatdığın ve âhireti unutdurduğun kimseler nerededir?) Bundan sonra kahr, yok edici kuvveti ve hikmeti ile iftihâr eder. Sonra, Mü’min süresinde bildirildiği gibi, meâlen, (Mülk kimindir) der. Hiç kimse cevâb vermez. Kahhâr olan Allahü teâlâ kendi kendine meâlen, (Vâhid ve kahhâr olan cenâb-ı Allahındır) buyurur. Bundan sonra evvelkinden dahâ büyük bir irâde ve kudret-i ilâhiyye zâhir olur. Sonra meâlen,…
Kabirde ölüler dört hâlde bulunur. Ba’zısı ökçesi üzere oturur. Gözü dağılıp, bedeni şişip, cismi toprak oluncaya kadar bu hâlde kalır. Sonra rühu, dünyâ göğünden başka meleküt âlemini dolaşır. Ba’zısına cenâb-ı Hak bir uyku verir. Birinci süra kadar ne olduğunu bilmez. Birinci sürda uyanır, sonra yine ölür. Ba’zısı kabrinde iki ay kadar yâhud üç ay kadar durur. Sonra rühu bir Cennet kuşu üzerine biner, kuş onu Cennete kadar uçurur. Bunları bildiren hadis-i şerifler sahihdir. İslâmiyyetin sâhibi “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Mü’minin rûhu kuş ile berâberdir. Cennet ağaçlarından birine asılmış durur). Bunun gibi şehidlerin rühlarından sorulunca:(Şehidlerin rühları, yeşil kuş kursaklarında…
İbni Mes’Uddan “radıyallahü anh” rivâyet olundu ki, Yâ ResUlallah, ölü kabre konduğu vakİt, ilk karşılaşTığı şey nedir diye sordu. Peygamberimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki, Yâ İbni Mesud! Bunu bana senden başka kimse sormadı. Ancak sen sordun. Ölü kabre konulduğu vakit, önce bir melek seslenir. O meleğin ismi Rümân dır. Kabirlerin arasına girer. Der ki, Yâ Abdellah! Amelini yaz! O kimse der ki, benim burada ne kâğıdım, ne kalemim var. Ne yazayım? O melek der ki; bu sözün kabul edilmez. Senin kefenin kâğıdındır. Tükrüğün mürekkebindir. Parmakların kalemindir. Melek kefeninden bir parça kesip verir. O kul dünyâda her ne…
Fâcirin, ya’ni kâfirin ruhu sert olarak şiddet ile alınır ve yüzü Ebü Cehl karpuzu gibi olur. Melekler ona hitâben, (Ey habis olan rüh! Habis olan cesedden çık) der. O da merkeb gibi bağırır. Ruhu çıkınca, Azrâil aleyhisselâm, onu yüzü gâyet çirkin ve siyâh elbiseli ve fenâ kokulu zebânilere (ya’ni azâb yapan meleklere) teslim eder ki, ellerinde yünden yapılmış, eski kilim parçası gibi bir bez vardır. O ruhu buna sararlar. Bu zemânda, çekirge kadar insan şekline çevrilir. Bunun sebebi, kâfirin cesedi âhıretde mü’minin cisminden büyük olur. Hadis-i şerifde, (Cehennemde kâfirin bir azı dişi Uhud dağı kadardır) buyuruldu. Cebrâil aleyhisselâm, bu kötü…
Peygamberimiz Aleyhisselam Hz. Hamza’nın cesedine doğru ilerledi. Yanına varıp da cesedinin kesilip biçildiğini görünce dayanamadı, hıçkırarak ağladı . Hz. Hamza’nın cesedi, karnı yarılıp ciğeri çıkarılmış , burnu ve kulakları kesilmişti . Peygamberimiz Aleyhisselam Hz. Hamza’nın cesedinin başında durunca: “Hiçbir zaman, bir daha seninki gibi bir musibete uğranmayacaktır. Hiçbir yer de, şu durduğum yer kadar beni kızdırıcı olmamıştır. Cebrail bana geldi de, ‘Hamza b. Abdulmuttalib yedi kat gökler halkı içinde Allah’ın ve Resûlünün arslanıdır, diye yazılıdır’ dedi.