Ana Sayfa Blog Sayfa 30

Abdulkadir Geylani: (Gizli Şirk) Zenginlikte Şirk

0

Allah’ın sana lutfuyla vereceği nimetlerle arana giren, mahlukata dayanıp güvenmendir. Mahlukat senin kazanmana perde olup, engel olmaktadır. Ve onlarla olup onların sana lutfetmelerini isteyip beklemeye devam ettiğin müddetçe, Rabbine mahlukatıyla şirk koşuyorsun demektir. Ve Allah seni bu sebeble ceza olarak dünyanın helal nimetlerinden mahrum edecektir.

Bundan tevbe eder de, kazandığın helal nimetlerle hayatını idame etmeye başlar, ama bu defa da kazancına dayanıp, kendim kazanıyorum duygusuna kapılır ve Allah’ın sana fazlını unutursan, kendini gizli şirke kaptırmış olursun.Allah seni bu hatan sebebiyle cezalandırıp fazl-ı keremiyle arana perde koyar. Bu hatandan da tevbe edip, şirki terk eder, kendi kendine kazandığın duygusundan kurtulursan, rızkı verenin Allah olduğunu ayan, beyan görürsün. Rızkı verenin, kolaylaştırıp kazanmana yardım edenin, her iyiliğin sahibinin “o” olduğunu anlarsın Rızık onun elindedir. Bazen belalarla imtihan ederken, ondan istemek suretiyle, bazen dua edip istediğinde, bazen çalışıp kazanman suretiyle verir. Bazen ona yönelip huzurunda secdeye kapandığında seninle arasındaki perdeyi kaldırır. Bir doktorun hastasına şefkat etmesi gibi seni koruyup gözeterek, vasıtaları bir kenara itip, seni lutfuyla rızıklandırır. Ve böylece ondan başkasına el açıp ihtiyaç izhar etmekten korur. Gönlünü alıp seni razı eder.

Andolsun, sana ve senden önceki peygamberlere şöyle vahyedildi: “Eğer Allah’a ortak koşarsan elbette amelin boşa çıkar ve elbette ziyana uğrayanlardan olursun.” Zumer 65

Kim Allah’a ortak koşarsa (ŞİRK) muhakkak Allah ona cenneti haram eder, varacağı yer ateştir, zulmedenlerin yardımcıları yoktur’ dedi.(Maide 72)

Abdulkadir Geylani

Abdulkadir Geylani Hazretleri – Gizli Şirk’in çeşitleri ve İnsanlar gizli Şirk’e nasıl düşüyor?

0

Zira dilinle Lâ ilâhe illallah: “Allah’tan başka ilâh yoktur” diyorsun, fakat kalbinle bunu yalanlıyorsun. Kalbinde, içinde birçok ilâhlar var. Senin, devlet büyüklerinden ve mahalli idarecilerden korkman, içinde birer ilâhtır. Kendi çalışmana, kendi kazancına, kendi gücüne kuvvetine, kendi kulağına, kendi gözüne, kendi zorbalığına güvenmen, içinde birer ilâhtır. Zararı, faydayı, bir nimete nail olmayı, bir nimetten yoksun kalmayı insanlardan bilmen, içinde birer ilâhtır. İnsanların çoğu, kalpleriyle, işte bu saydıklarımıza güvenirler, dayanırlar. Fakat kendilerine sorarsan, Allah’a dayanıp güvendiklerini söylerler.

Lâ ilâhe: “Hiçbir ilâh yoktur,” dediğin zaman, bununla toptan bir reddi (nefyi) onaylıyorsun. İllallah: “ancak Allah vardır,” dediğin zaman ise, yine Allah için toptan bir kabulü (ispatı) onaylamış oluyorsun. Bu durumda, her ne zaman kalbin, Hak’tan gayrı bir şeye dayanır, güvenirse; o zaman yukarıdaki külli ispatında yalancı durumuna düşmüş, yani kendi kendini yalanlamış oluyorsun. Kendisine dayanıp güvendiğin o şey de, senin ilâhın oluyor. Gerçek ve fiili durum budur. Zahire itibar yoktur.

Kalbinde birçok ilâh varken, sen nasıl Lâ ilâhe illallah: “Allah’tan başka ilâh yoktur,” diyebilirsin? Allah’tan başka güvenip dayandığın herşey, senin putundur. Kalbinde şirk, yani ortak koşma bulunduğu müddetçe, dilinle Kelime-i Tevhid’i söylemen sana fayda vermez. Kalp pis oldukça, bedenin temiz olması sana yarar sağlamaz.

Tevhid ehli, şeytanını ezer. Şirk ehlini ise şeytanları ezer. İhlas, sözlerin de, amel ve fiillerin de özüdür. Zira gerek sözler, gerekse fiil ve ameller ihlastan, içtenlikten yoksun bulundukları an, özü olmayan birer kabuk, birer posa haline gelirler. Kabuk ve posa ise ancak ateşte yanmaya yarar; ateşte yandıktan sonra iş görecek hale gelir.

Ey ahali! Nefsleriniz uluhiyet (ilâh olma) iddiasında. Fakat sizin bundan haberiniz yok. Zira nefsleriniz, Hakk’a karşı büyükleniyorlar, kibirleniyorlar. Onlar, Allah’ın muradının gayrını istiyorlar. Onlar Allah’ı sevmiyorlar, bilakis, O’nun düşmanı lanetlik şeytanı seviyorlar. Allah’ın ezelde takdir ettiği kaderleri gelmeye ve vuku bulmaya başladığı zaman, olanlara boyun eğmiyorlar, teslim olmuyorlar, sabredip tahammül göstermiyorlar. Bilakis itiraz ediyorlar, kaderle çekişiyorlar. İslam’ın hakikatinden onların haberi bile yok.

Senin kendisine güvenip ümit bağladığın herşey, senin ilâhındır, mabudundur. Kendisinden korktuğun veya kendisine ümit bağladığın herşey, senin ilâhındır, mabudundur. Esas sebep olan Allah’ı tamamen unutarak, zararın da, faydanın da kendisinden geldiğini kabul ettiğin herşey, senin ilâhındır, mabudundur. Fakat kısa bir süre sonra görürsün sen. Allah, kendisini bırakıp da güvendiğin ve bağlandığın ne varsa hepsini alır.

Abdulkadir Geylani

Kıyamette Hz Muhammed’in (s.a.v) şikayeti

0

Ve elçi dedi ki: “Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kur’an’ı terkedilmiş (bir kitap) olarak bıraktılar.” (Furkan 30)

Şimdi, inkâr edenlere ne oluyor ki, boyunlarını uzatarak sağdan soldan gruplar hâlinde sana doğru koşuyorlar? Onlardan her biri Naîm cennetine sokulacağını mı umuyor? Hayır (ne mümkün)! Şüphesiz biz onları kendilerinin de bildikleri şeyden (meniden) yarattık. (Mearic 36-39)

Maruf Kerhi ve çocuk evliya

0

Adamın birine hanımı balık almasını söylüyor. O da pazara gidip balık alıyor. O sırada bir çocuk yaklaşıp:

– Amca ver onu ben götüreyim, diyor. Veriyor. Beraberce adamın evine doğru yola çıkıyorlar. Yolda ikindi ezanı okunuyor. Çocuk, beraberce namazlarını mescidde kılmalarını, teklif ediyor. Adamla beraber ikindi namazlarını kılıyorlar. Beraberce eve geliyorlar. Adam karısına:

– Bu çocuk, balıkları taşımak istedi, ben de ‘Peki” dedim. Beraberce geldik, diye durumu anlatıyor. Karısı:

– Belki çocukcağızın canı istemiştir. Pişireyim de beraberce yeyin, diyor.

Çocuk, balığı eve bıraktıktan sonra gitmek istediyse de, balığın pişmesini beklemesini ve biraz yemesini söylüyorlar. Çocuk oruçlu olduğunu söylüyor. Bunun üzerine:

– O halde bekle de iftarı bizde yapalım, diyorlar. Bekliyor, beraberce iftar yapıyorlar. Beraberce yatsı namazını kılmak için yine mescide gidiyorlar. Döndükten sonra, “Bu gece bizde kal” diye teklif edince, çocuk bunu da kabul ediyor. Bir odada onu yatırıyorlar. Diğer odada da kendileri yatıyorlar. Diğer bir odalarında da felçli olan kızları yatmaktadır. Gece yarısı yattıkları odanın kapısı vuruluyor. Adam “Kim o?” diyence, kızı “Baba benim” diye cevap veriyor. Bunun üzerine şaşıran baba:

– Kızım sen nasıl geldin? diye soruyor. Çünkü felçli kızın oraya kadar gelmesi mümkün değildir. Kız dışardan:

– Baba kapıyı aç da anlatayım, diyor. Ve şunları anlatıyor:

– Ben geceleyin, “Ya Rabbi bu misafirimiz hürmetine bana şifa ver” diye dua ettim. Allah benim hastalığımı alıverdi ve ayağa kalktım. Yürür oldum. Bunun üzerine misafirimize teşekkür etmek için yanına varayım dedim. Fakat baktım ki, gitmiş.

Kızın babası bu acaib hadiseyi büyük Evliyalardan Maruf Kerhi Hazretleri’ne anlattıktan sonra:

– Böyle küçük çocuklardan da evliya olur mu? diye soruyor. O mübarek Allah dostu:

– Evet, Evliyanın büyüğü de küçüğü de olur, cevabını veriyor.

815 yılında Bağdat’ta vefat eden Mağruf  Kerhi Hazretlerinin kabri Dicle kenarındadır.

Şeytan hizmetçi kılığına girmiş ve yirmi sene Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri’nin yanına gidip gelmişti. Bir türlü gönlüne vesvese vermeye, ona istediklerini yaptırmaya muvaffak olamamıştı. Birgün:

0

Şeytan hizmetçi kılığına girmiş ve yirmi sene Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri’nin yanına gidip gelmişti. Bir türlü gönlüne vesvese vermeye, ona istediklerini yaptırmaya muvaffak olamamıştı. Birgün:

  – Ey Üstad! Yoksa siz benim kim olduğumu biliyor musunuz? dedi.

Hazreti Cüneyd:

  – Sen lanetli İblissin. İlk geldiğin andan beri seni tanıyorum, buyurdu.

Şeytan:

    – Ey Sultanü’l Muhakkikin! Sizin kadar yüksek dereceye ulaşan başka bir büyük zat tanımıyorum. Yirmi senedir size hiçbir isteğimi yaptırmaya muvaffak olamadım, dedi.

   – Defol mel’un! Şimdi de beni kendini beğenme hastalığına düşürerek mahvetmek mi istiyorsun! Yirmi senede yapamadığını yirmi saniyede mi yapacaksın? Yıkıl karşımdan! diye bağırdı.

Şeyh Ata Ekber ismindeki zatın zamanında yaşayan yahudilerden birisi, kendisi gibi yahudi olan bir kadına aşık olur. Öyle bir aşık olma ki yanıp tutuşur, duramaz olur. Birgün Şeyh Hazretlerine gelir ve durumunu anlatır. Şeyh Hazretleri, bir kağıda “Bismillahirrahmanirrahim” yazar ve “Bunu yut” der. Yahudi, kağıdı tereddüt etmeden yutar. Yuttuktan biraz sonra:

0

Şeyh Ata Ekber ismindeki zatın zamanında yaşayan yahudilerden birisi, kendisi gibi yahudi olan bir kadına aşık olur. Öyle bir aşık olma ki yanıp tutuşur, duramaz olur. Birgün Şeyh Hazretlerine gelir ve durumunu anlatır. Şeyh Hazretleri, bir kağıda “Bismillahirrahmanirrahim” yazar ve “Bunu yut” der. Yahudi, kağıdı tereddüt etmeden yutar. Yuttuktan biraz sonra:

– Ya Şeyh Hazretleri, benim kalbime bambaşka bir his geldi. Ben o kadını unuttum. Müslüman olmak istiyorum, der. Ve Kelime-i Şehadet okuyarak müslüman olur.

Diğer taraftan, bu meseleyi kadın da duymuştur ve gelerek:

– O adamın bahsettiği kadın benim efendi hazretleri, der. Şeyh Efendi, ona da aynı şeyi yapar. Yani bir kağıda Besmele yazıp yutmasını söyler. O da yutar. Adama olan hal ona da olur ve o da müslüman olur.

O gece, kadının rüyasında cenneti gösterirler. Cennet bütün güzellikleriyle kendisine gösterilir. Cennetin üzerinde de Besmele yazılıdır. Kendisine:

“Ey müslüman olan kadın, artık korkma. Sana cennet verildi” denir.

Uyanan kadın, ‘Ya Rabbi, bana cenneti gösterdin. Beni o gösterdiğin cennetine koy” diye dua eder ve ruhunu Allah’a teslim eder.

İsa Aleyhisselam bir kabristanlığın yanından geçiyordu. Birinin şiddetli bir şekilde azap gördüğünü müşahede etti. Adama acıyarak yoluna devam etti. Dönüşte yolu yine o mezarlığa uğradı. Baktı ki, azap gören o adam azabı hafiflemiş. Hayret etti ve bunun sebebini Allah’tan sordu. Allah (c.c.) bunun sebebini şu şekilde bildirdi:

0

İsa Aleyhisselam bir kabristanlığın yanından geçiyordu. Birinin şiddetli bir şekilde azap gördüğünü müşahede etti. Adama acıyarak yoluna devam etti. Dönüşte yolu yine o mezarlığa uğradı. Baktı ki, azap gören o adam azabı hafiflemiş. Hayret etti ve bunun sebebini Allah’tan sordu. Allah (c.c.) bunun sebebini şu şekilde bildirdi:

– O adam vefat ettiğinde hanımı hamileydi. Bir çocuk dünyaya getirdi. Çocuk büyüdü ve nihayet hocaya gitmeye başladı. Besmeleyi öğrendi. Şimdi her işinde Besmele çekiyor. Azabını hafiflettik. Çocuğunun hürmetine, babasından azabını hafiflettik.

Değerli okuyucular! Herşeyin başı Besmeledir.

Biz müslümanlar her işe başladığımızda Besmele okumalıyız. Besmeleyle başlanmayan her işin sonu kesiktir. Besmele, işlerin bereketli olmasına sebep olur. Bunu unutmamalıyız.

Hazreti Ömer (r.a.) Sa’d bin Amir’i Hımıs’a hakim tayin etti. Bir müddet sonra, oranın ileri gelenlerine mektup yazıp, yardım yapmak maksadıyla, çevredeki fakirlerin kendisine bildirilmssini istedi. Liste geldiğinde bir de baktı ki en başta hakimin ismi var. Hz. Ömer:

0

Hazreti Ömer (r.a.) Sa’d bin Amir’i Hımıs’a hakim tayin etti. Bir müddet sonra, oranın ileri gelenlerine mektup yazıp, yardım yapmak maksadıyla, çevredeki fakirlerin kendisine bildirilmssini istedi.

Liste geldiğinde bir de baktı ki en başta hakimin ismi var. Hz. Ömer:

– Hakiminiz çok mu fakir? diye sordu. Listeyi getiren şahıs:

– Hakimimiz gerçekten fakirdir, diye cevap verdi. Hz. Ömer:

– Hakiminizden şikayetçi olduğunuz durumlar da var mıdır? diye sorduğunda adam şu şikayetleri sıraladı:

– Vazifesine sabah namazından sonra başlaması lazımken, kuşlukta başlıyor.

Geceleri aramıza karışmıyor. Kendi evine çekilip kimseyle konuşmuyor.

Haftada bir ise evinden hiç çıkmıyor. Kapısını arkadan kilitleyip ses bile vermiyor.

Evvelce görmüş olduğu bir hadise varmış; onu hatırladığı zaman baygınlık geçiriyor.

Bunları dinleyen Hz. Ömer, bir miktar yiyecek ve giyecek vererek onların fakirlere verilmesini istedi ve hakime de kendi yanına gelmesi için haber gönderdi.

Hakim huzuruna geldiğinde, kendisi hakkında yapılan şikayetleri ona söyledi. Ve onların sebeplerini sordu.

Hakim Sa’d bin Amir Hazretleri, kendisi hakkındaki şikayetleri şu şekilde cevaplandırdı:

– Ya Emirel mü’minın, vazifeye kuşluk vaktinde başladığım doğrudur. Çünkü ailem hastadır bütün ev işlerini ben yapıyorum ve ancak o saatte yetişebiliyorum.

Akşamları kimseyle görüşmeyip eve kapandığım da doğrudur. Çünkü gündüzleri insanların işleriyle meşgul olduğumdan, geceleri de yaptığım işlerin muhasebesini yapıp, kendimi hesaba çekiyorum. Kusurum var mı yok mu diye düşünüyorum.

Haftada bir gün evden hiç dışarı çıkmamamın sebebi şudur:

Sırtımdaki elbiseden başka elbisem yok.

Hafta sonlarında onları yıkıyor onların temizliğiyle meşgul oluyorum. Başka elbisem olmadığı için, onlar kuruyana kadar mecburen kimseyle görüşemiyorum.

Hatırladığım zaman bayıldığım hadiseyi anlatayım:

İslamın şehidi Hubeyb asılırken oradaydım. O zaman henüz müslüman olmamıştım. Onun için sadece seyrettim. Halbuki asılmasına engel olabilirdim. O hadiseyi de hatırladığım zaman mes’uliyetimi hatırlıyor ve üzüntüden bayılıyorum.

Bunları dinleyen Hz. Ömer göz yaşlarını tutamadı. Sevinç gözyaşlarını. ..

4 oğlunu şehid veren kadın sahabe

0

Kadın sahabilerden Hansa hatun güzel söz ve şiirde meşhurdu. Medine’ye hicretten sonra Kadisiye savaşı öncesiydi. Dört oğlunu da başına topladı. Onlara şöyle dedi:

– Evlatlarım, siz benim ve baba olarak bildiğiniz zatın çocuklarısınız. Ben babanıza ihanet etmediğim gibi, babanız da çok temiz bir insandı. Ben savaşta ilk hücumu sizlerden bekliyorum. Ya İslamın bayrağını Kadisiye’de dalgalandırın veya şehid olun.

Dört kardeş de annelerinin dediği gibi yaptılar. Aslanlar gibi atılarak dördü de şehid oldu. Hasta yatağında yatan Hansa hatuna evlatlarının şehid olduğu haberi verildi. Bu haberi alan Hansa Hatun:

– Ben şimdi şehid annesi mi oldum? diyordu.

– Evet, hem de dört şehidin annesi oldun, dediler.

O, oğullarını sormaktan ziyade zaferin hangi tarafta olduğunu soruyordu.

Oğullarının şehid olduğu haberini alınca:

– Allah’ım sana şükürler olsun, bana emanet etmiş olduğun dört oğlumu da senin yolunda şehid verdim. Artık beni şehid anaları defterine kaydeyle. Bunu benden esirgeme, diye dua etti.

– İslamın şerefi için dört oğlum feda olsun. Başka evlatlarım olsaydı, onları da Allah için feda ederdim, diyordu.

Böyle fedakarlıklarda bulunan ve bu sözleri söyleyen bu mübarek kadın hakkında Peygamberimiz Aleyhisselam daima övgüde bulunmuş ve:

– Hansa Hatun örnek İslam kadınıdır, buyurmuşlardır.

Müşriklerle yapılan bir harpte Zeyd bin Desine Hazretleri esir düşmüştü. O sıralarda henüz Ebu Süfyan iman etmemişti. Zeyd Hazretlerini şehid etmek üzere götürüyorlardı. Kumandan mevkiinde olan Ebu Süfyan, Hz. Zeyd’e yaklaştı ve:

0

Müşriklerle yapılan bir harpte Zeyd bin Desine Hazretleri esir düşmüştü. O sıralarda henüz Ebu Süfyan iman etmemişti. Zeyd Hazretlerini şehid etmek üzere götürüyorlardı. Kumandan mevkiinde olan Ebu Süfyan, Hz. Zeyd’e yaklaştı ve:

– Ey Zeyd, istermiydin ki şu anda senin yerine öldürülmeye götürülen Muhammed olsaydı da sen de kurtulup çoluk çocuğuna kavuşmuş olsaydın?

Adım adım ölüme yürüyen Zeyd Hazretleri hiddetlendi ve şöyle dedi:

– Asla! Değil öldürülmek, Rasulüllah’ın ayağına bir taş bile değmesine razı olmam. Ben öleyim fakat ona en küçük bir zarar bile gelmesin.

Bu cevap karşısında hayrette kalan Ebu Süfyan şöyle demiştir:

– Muhammed’e inananlar kadar samimi imanın kimsede olması mümkün değildir. Bunda muhakkak bir şey vardır.

Bu sözleri söyleyen zatın kendisi de daha sonra müslüman olacaktı.

Hazreti Ali (r.a.) Efendimiz bir rüya görüyor. Rüyasında Peygamber Aleyhisselam’ın arkasında namaz kılıyormuş. Namazdan sonra

0

Hazreti Ali (r.a.) Efendimiz bir rüya görüyor.

Rüyasında Peygamber Aleyhisselam’ın arkasında namaz kılıyormuş. Namazdan sonra bir cariye elinde hurmalarla Peygamberimiz’e doğru gelmiş. Hz. Peygamber o hurmalardan bir tane alıp Hz. Ali Efendimiz’e vermiş. Bir tane daha alıp onu da vermiş. Ali Efendimiz diyor, ki:

– Uyandığım zaman hem hurmanın tadı damağımdaydı, hem de Hz. Rasulallah’ın hasreti içimdeydi.

Çünkü hadise Peygamberimiz’in vefatından sonra oluyordu.

Rüyadan uyanan Hazreti Ali Efendimiz, abdest alıp doğru mescide koşuyor. O zaman, Halife Hz. Ömer Efendimiz’dir. Mescide gelen Hz. Ali Efendimiz Hazreti Ömer’in arkasıda.sabah namazını kılıyor. Namazın arkasından, gördüğü rüyayı anlatmak isterken bir de bakıyor ki, rüyasında gördüğü  cariye elinde hurmalar olduğu halde orada durmuyor mu? Getirip elindeki hurmaları Hz. Ömer’in önüne bırakıyor. Hz. Ömer, hurmalardan birisini Hz. Ali’ye veriyor. Arkasından bir tane daha alıp veriyor. Kalanları da diğer sahabilere dağıtıyor. Hz. Ali Efendimiz, içinden “Bir tane daha verse” diye geçirince, Hz. Ömer ona doğru dönüyor

– Allah’ın Rasülü bir tane daha verseydi, ben de verirdim ya Ali, diyor.

Buna hayret eden Hz. Ali Efendimiz’e karşı da:

– Ya Ali hayret etme. Biliyorsun ki mü’min baktığı zaman Allah’ın nuruyla bakar ve görür. Hz. Ali Efendimiz:

– Doğru söyledin ya emirel mü’minın, diyor. Hz. Ali Efendimiz buyuruyor ki:

– Rüyamda gördüğüm, olduğu gibi çıkmıştı.

Hz. Ali Efendimiz, Peygamberimiz’in (s.a.v.) şöyle söylediğini haber vermiştir:

– Cennet ehlinin, kandili hiç şüphe yoktur ki Hattab oğlu Ömer’dir .

Hz. Ömer, bu hadisi duyunca heyecanla sordu:

– Ya Ali, sen bunu Rasülallah’dan duydun mu? Hz. Ali:

– Evet, duydum, dedi.

Hz. Ömer, Hz. Ali’nin bunu Peygamber Efendimiz’den duyduğuna dair ondan yazılı bir kağıt aldı ve:

– Öldüğüm zaman bunu kefenimin içine koyunuz. Ben Rabbime bununla kavuşmak istiyorum, buyurdu.

Hz. Ali Efendimiz, yeminle şöyle demektedir:

– İslamda, Ebubekir ve Ömer’den daha temiz ve daha ahlaklı bir kimse doğmamıştır.

Yine buyurdu ki:

– Kim onlara uyarsa kendisini sağlama almış olur. Kim onların izinden giderse doğru yoldadır.

Osmanlı’ya yardıma gelen melek ordusu – Aşağıdaki hadiseyi tarihçi Ahmet Mithat Efendi anlatıyor. Ruslar Oltaniçe’de 150.000 kişilik bir kuvvetle Eflak ve Boğdan’a girmişler, buradan da 25.000 kişilik bir kuvveti Bükreş üzerine salmışlardı. Onları sadece 3.000 kişilik

0

Aşağıdaki hadiseyi tarihçi Ahmet Mithat Efendi anlatıyor.

Ruslar Oltaniçe’de 150.000 kişilik bir kuvvetle Eflak ve Boğdan’a girmişler, buradan da 25.000 kişilik bir kuvveti Bükreş üzerine salmışlardı. Onları sadece 3.000 kişilik bir kuvvetle Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa karşılayacaktı. Demek ki, Osmanlı Türk askerleri on misli bir kuvvetle yok edilmek isteniyordu. Türklerin toptan mahvedilecekleri kesin gözüküyordu. Bu toptan imhayı görmek için yabancı gazeteciler de oradaydı.

Ruslar, sabahın erken saatlerinde Osmanlılar üzerine gülleler yağdırmaya başladılar. Aradaki müthiş dengesizliği Osmanlı Türkleri de görüp biliyorlardı. Kumandanlarının müsadesiyle hepsi abdest alıp ikişer rekat namaz kıldılar. Birbirleriyle kucaklaşıp helalleştiler. Son hücumlarını yapacaklar, ya şehid ya gazi olacaklardı.

Ellerinde mermi de kalmayan Osmanlı Türk kuvvetleri, süngü takıp hücuma geçecekti. Öyle de yaptılar. Ruslar da, kendilerine süngü ile hücuma kalkışan Türklere karşı silahlarını susturup onlar da süngü takmışlardı. Yabancı gazeteciler, kendilerinden on misli fazla Rus kuvvetleri karşısında biraz sonra ezilip yok olacak olan Osmanlıların akıbetlerini merak ediyorlardı.

O sırada bir elini göğe doğru kaldıran kol ağası şöyle bağırıyordu:

– Evlatlarım, Allah bize yardım gönderiyor. semaya bakın! …

Askerler semaya baktıklarında bir de ne görsünler. Yeşil elbiseler içerisindeki melek ordusu Rus askerlerinin üzerine şahin gibi süzülmüştü. Bu manzara karşısında tamamen coşan Osmanlı Türk askerleri de Allah Allah diyerek düşmana saldırmaya başladılar.

Bu müthiş manzara orada bulunan yabancı gazeteciler tarafından da müşahede edilmişti.

Neticede müslümanlar galip gelmiş, o kadar maddi güce rağmen Ruslar mağlubiyetten kurtulamamışlardır.

Ortalık yatışmıştı. Tarafsız gazetecilerin en çok hayret ettikleri, yeşil elbiseli askerlerdi. Onları soruyorlardı:

– Sizlerle beraber savaşan o yeşil elbiseli nur yüzlü askerler nerede? Onları görmek is-

tiyoruz.             .

Heyhat! O yeşil elbiseli askerleri artık müslümanlar da göremiyeceklerdi. Çünkü gelmişler, vazifelerini yapmışlar ve geri gitmişlerdi.

Allah (c.c.) Süleyman Aleyhisselam’a dünya saltanatı vermişti. Bütün dünyaya hükmediyordu. Bu arada bütün hayvanlar, -böcekler, kuşlar- hatta rüzgar da emrindeydi. Bir gün saltanat çadırını kurmuştu. Bütün kuşlar gelmişler, hünerlerini söylüyorlardı. Sıra Hüdhüd (İbibik) kuşuna gelmişti. O da:

0

Allah (c.c.) Süleyman Aleyhisselam’a dünya saltanatı vermişti. Bütün dünyaya hükmediyordu. Bu arada bütün hayvanlar, -böcekler, kuşlar- hatta rüzgar da emrindeydi. Bir gün saltanat çadırını kurmuştu. Bütün kuşlar gelmişler, hünerlerini söylüyorlardı. Sıra Hüdhüd (İbibik) kuşuna gelmişti. O da:

– Ey Allah’ın Rasulü, benim hünerim de şudur. Yukardan baktığım zaman toprak altındaki suyu görürüm. Suyun ne kadar derinlikte olduğunu, rengini, toprak veya kaya arasından çıktığını anlarım, dedi. Ve ilave etti:

– Bir sefere çıkarken beni beraberinde götürürsen, benim bu konuda sana faydam olur, dedi.

Süleyman Aleyhisselam da onun bu teklifini kabul etti .

Bu sözleri duyan karga itiraz ederek dedi ki:

– Bu yalan söylüyor. Eğer o kadar hüneri varsa yerdeki tuzağı görsün. Bu, yerdeki tuzağı görmüyor, toprak altındaki suyu gördüğünü söylüyor.

Süleyman Aleyhisselam Hüdhüd’e dönerek:

– Buna ne diyorsun? dedi.

Hüdhüd cevaben dedi ki:

– Ey hükümdarımız ve ey Allah’ın Peygamberi! Ben yalan söylemiyorum. Karganın söylediklerine inanmayın. Suyu görüp anladığım doğrudur. Yer üstündeki tuzakları göremeyişime gelince, o başka. Eğer kaza ve kaderimde tuzağa yakalanmak varsa o muhakkak olur. Yer üstündeki tuzağı da görürüm ama, kaderimde olanı göremem. O zaman gözüm görmez olur.

Hüdhüdün dediği doğruydu. Nitekim şöyle denilmiştir:

“Ecel geldiği zaman göz görmez olur.”

Hazreti İbrahim Halilullah bir gün Allah’ın vahyiyle bir dağa çıkıyor. Allah (c. c.) orada acaip şeyler göreceğini vahyediyor. Bu vahiy üzerine İbrahim Aleyhisselam dağa çıktığında bir mezar görüyor.

0

Hazreti İbrahim Halilullah bir gün Allah’ın vahyiyle bir dağa çıkıyor. Allah (c. c.) orada acaip şeyler göreceğini vahyediyor. Bu vahiy üzerine İbrahim Aleyhisselam dağa çıktığında bir mezar görüyor. Üzerindeki yazıdan, mezarın tarihteki meşhur Şeddad bin Ad’a ait olduğunu anlıyor.

Bakıyor ki, ölü karyolamsı birşeyin üzerinde ve ölünün üzerinde de yetmiş tane ipekli örtü var. Ölünün baş tarafında da şu yazılar bulunan bir levha:

”Ben, Ad oğlu Şeddad’ım. Bin sene ömür sürdüm. Bin orduyu yendim. Bin kızla evlendim.

Bin tane evladım oldu. İrem Kavmine reislik yaptım. Ölümüm yaklaştığında, gördüğünüz gibi ipekli elbiseler giydim. Bütün doktorları başıma topladığım halde ölümden kurtulamadım.

Benden ibret alıp dünyaya aldanmayın. Ölümü en kolay bir şekilde karşılamanın yolunu bulun. Eğer ölümden kaçış olsaydı, ben kaçabilirdim. Ben kaçamadığıma göre siz hiç kaçamazsınız. Çünkü benden daha fazla dünya imkanlarına sahip olamazsınız. Benden daha çok da ömür süremezsiniz.

Benden daha çok mal edinemezsiniz. Benden daha çok çocuk sahibi olamazsınız. Şunu iyi biliniz ki, dünya çok aldatıcıdır. Sizinle oyar durur.”

İmam Ebu Yusuf, İmam-ı Azam Hazretleri’nin en meşhur talebesiydi. Annesi İmam-ı Azam Hazretleri’ne uğrayarak: – Ya İmam, ben dul bir kadınım, bu da geçimimizi temin etmek için bir elbisecide çırak olarak çalışıyor. Fakat senin ilim meclisine sık sık uğramaya başladı. Eğer o buraya devam ederse biz aç kalırız. Buna da sen sebep olacaksın. Benim oğlumun buraya gelmesine engel ol, dedi. İmam-ı Azam:

0

İmam Ebu Yusuf, İmam-ı Azam Hazretleri’nin en meşhur talebesiydi. Babası, o küçükken vefat etmiş olduğundan annesi dul kalmış ve onlara bakacak kimse olmadığı için, annesi onu bir elbiseci yanına çırak olarak vermişti. Çalıştığı dükkana gidip gelirken, İmam-ı Azam Hazretleri’nin ilim okuttuğu yere uğrar, birşeyler öğrenmeye çalışırdı. Gidip gelirken daha sık uğramaya başlayınca, annesi buna itiraz etmeye başladı. Fakat Ebu Yusuf Hazretleri ilmin tadını tattığı için daha sık uğramaya başlamıştı.

Annesi İmam-ı Azam Hazretleri’ne uğrayarak:

– Ya İmam, ben dul bir kadınım, bu da geçimimizi temin etmek için bir elbisecide çırak olarak çalışıyor. Fakat senin ilim meclisine sık sık uğramaya başladı. Eğer o buraya devam ederse biz aç kalırız. Buna da sen sebep olacaksın. Benim oğlumun buraya gelmesine engel ol, dedi.

İmam-ı Azam:

– Valide, dedi. Sen üzülme. Oğlun bizim meclisimize devam ederse, kısa zamanda sana faydası dokunur. Göreceksin sana ilmin bereketiyle badem yağlı pilav yedirir.

Badem yağlı pilav o zamanlar değme kimselerin yiyebilecekleri yemeklerden değildi. Çok lüks bir yemekti. Ebu Yusuf Hazretleri’nin annesinin aklı, bu söylenenleri almadı. Ama oğlu ilim edinmeye devam etti. Nihayet gün geldi ve memleketin baş kadısı oldu. Çok zengin oldu ve annesine badem yağlı pilav yedirdi. Gün gelipte badem yağlı pilav önlerine gelince,

– İşte bu rahmetli hocamın kerametidir,. demiştir.

İmam-ı Azam Hazretleri’ni sevmeyen bir kişi, onu aciz bırakmak için bazı sorular ayarlayıp sormak için, huzuruna geldi. Dedi ki:

0

İmam-ı Azam Hazretleri’ni sevmeyen bir kişi, onu aciz bırakmak için bazı sorular ayarlayıp sormak için, huzuruna geldi.

Dedi ki:

– Ya imam, bir kişi şöyle diyor: “Cenneti ümit etmiyorum, cehennemden korkmuyorum, Allah’tan korkmuyorum, ölü eti yiyorum, rükü ve secdesiz namaz kılıyorum, hakka buğz ediyorum, fitneyi seviyorum, yahudi ve hıristiyanları tasdik ediyorum, görmeden şahitlik yapıyorum.” Bu adam hakkında ne dersiniz?

İmam-ı Azam Hazretleri, adamın kendisine:

Senin, bu hususta şahsi bilgin nedir? diye sordu. Adam:

– Ben bir şey bilmiyorum, deyince talebelerine sordu: Onlar:

– Bu sayılan şeyler küfür alameti olduğu için, bu sözleri söyleyen adamın felaketine delalet eder, dediler. İmam Hazretleri ise:

– Aksine, bu sözleri söyleyen adam Allah dostlarındandır. Bakın bunların manalarını açıklayayım, diyerek şu açıklamayı yaptı:

– Cenneti ümit etmiyor, yani cennetin Rabbini ümit ediyor. Cehennemden korkmuyor,cehennemin Rabbinden korkuyor. Allah’tan korkmuyor, çünkü Allah’ın rahmetle muamele edeceğini ümit ediyor. Ölü eti yiyor, yani balık eti yiyor. Rükusuz, secdesiz namaz kılıyor yani cenaze namazı kılıyor. Hakka buğz ediyor, ölüm haktır, ona buğz ediyor, yani daha fazla yaşayarak daha fazla ibadet etmek istiyor. Fitneyi seviyor, çünkü Kur’an-ı Kerim’de ”Evlatlarınız sizin için birer fitnedir” buyuruluyor. O. şahıs çocuklarını seviyor. Yahudi ve hıristiyanları tasdik ediyor, yani onların birbirleri hakkında söylediklerini tasdik ediyor. Görmeden şahitlik yapıyor ki onun da manası şudur:

Allah’ı görmediği halde Allah’ın varlığı hakkında şahitlik yapıyor.

Bu cevabı verdikten sonra, bunları soran adama dönerek:

– Cevabını aldın. Fakat bundan sonra kendine lazım olmayan şeylerle meşgul olma, diye tenbih etti.

Adam:

– Senin söylediklerinin hepsi doğrudur ya imam, diyerek kalktı ve gözlerinden öptü.

İmam-ı Azam Hazretleri o kadar kuvvetli bir zekaya sahipti ki, onun hakkında:

– Numan bin Sabit, bir direğin altun olduğunu söylese onu isbat eder, denilmiştir.

Bedevinin Halifeye Hediyesi

0

Bedevi, yani köylü bir arap, halifeyi ziyaret1 etmek ister. Koskoca halifenin ziyaretine eli boş gitmenin ayıp olacağını düşünerek onun şanına layık bir hediye götürmeyi düşünür. Karısıyla beraber ne götürmenin daha makbüle geçeceğini müzakere ederlerken, en iyi hediyenin su olacağını anlarlar. Çünkü, o zamanlar şimdiki gibi her yerde su yoktur. Arabistan çöllerinde en makbul hediye sudur. O devirlerde, yağmur sularının birikmesi için çukurlar kazılır ve oraya biriken sular içmeye ve temizliğe kullanılırdı.

Bedevi arapla karısı, “Kim bilir halife hazretlerinin suya ne kadar ihtiyacı vardır?” diye düşünerek ona bir testi yağmur suyu götürmeyi düşünürler. Arap, alır yağmur suyu dolu testiyi ve Bağdat’ın yolunu tutar. Huzura kabul edilir. Özene bezene, hediyesini halifeye takdim eder.

Halife, çok teşekkür eder ve hediyenin çok makbule geçtiğini söyler. Bedevi de halifeye böyle bir hediye sunduğu için memnundur. Hediyeyi alan halife, bedevinin mahcup edilmemesi için adamlarına sıkı sıkıya tenbih eder. Su getirdiği testinin içini de altınla doldurulup kendisine verilmesini emreder. Dediği gibi yapılır., İkinci emri de, bedevı Dicle kenarında bulunan saraydan çıkarıldıktan sonra, yaya gitmemesi ve yorulmaması için, kayıkla gönderilmesidir.

Halifenin emri aynen uygulanır. Bedevi arap saraydan alınır. O zamana kadar hiç görmediği Dicle ırmağının kenarına getirilir. Kayığa bindirilip uğurlanır.

Bedevi, yaptığı şeyin ne kadar yanlış olduğunu o zaman ancak anlar. Çünkü “Kimbilir, halife hazretleri ne kadar su sıkıntısı çekiyordur?” diye düşündüğü halde, halifenin sarayının hemen yanı başında ırmak aktığını görür.

Yaptığından utanır ve halifenin büyüklüğünü takdir eder. Zira, bir kaç aylık bir testi suyun karşılığında kendisine bir testi altın verilmiştir. Gerçek büyüklük işte budur. Suya ihtiyacı olmadığı halde, bedeviyi hiç mahcup etmeden, mükafatlandırmıştır.

İmam-ı Azam’ın babasındaki kul hakkı korkusu – İmam-ı Azam Hazretleri, Hanefi mezhebinin imamıdır. Babası, Sabit isminde takva sahibi bir zattır. Sabit Hazretleri, birgün

0

İmam-ı Azam Hazretleri, Hanefi mezhebinin imamıdır. Babası, Sabit isminde takva sahibi bir zattır.

Sabit Hazretleri, birgün bir akar suyun kenarına abdest almak için gitmişti. Abdeste başlayacağı sırada, yukardan aşağı suyun üzerinde yüze yüze gelen bir elma gördü. Elma yaklaşınca, uzandı ve aldı. Belli ki, biraz yukarda bulunan bir bahçedeki ağaçtan kopup düşmüştü. Bu taze elmayı canı istedi. Aldı ve ısırdı. Tam ısırmıştı ki aklına bir şey geldi. Peki bu elma kendisine helal miydi? Derhal ağzından çekti. Çekti ama, o ısırmadan dolayı boğazına birkaç damla elma suyu gitmişti. Bunu daha önce niçin düşünmediğine çok pişman oldu. Kendisine ait olmayan bir elmayı asla ısırmamalıydı.

Bu elmanın yenilmesi de suyu da bana helal değildi. Yanlış yaptım. Gidip sahibini bulmalı ve sahibinden helallık dilemeliyim, diye düşündü. Suyun geldiği tarafa doğru yürümeye başladı. Biraz yukarda, bir elma ağacının akan suya doğru eğildiğini gördü. Dalları elma doluydu. Anlaşılmıştı. Bu elma buradan düşüp kendisinin yanına kadar gelmişti.

Bahçeye girdi ve bahçe sahibini buldu. Durumu ona anlattı ve:

– Bana hakkınızı helal ediniz. Bilmeden, düşünmeden elmanızı ısırmış oldum, dedi.

Bahçe sahibinin şartı vardı.

– Bana iki sene hizmet edersen o zaman düşünürüz, dedi.

Sabit Hazretleri adamın şartını kabul edip başladı hizmet etmeye. İki sene boyunca adama hizmette bulundu. İki sene sonunda:

– Hakkınızı helal edecek misiniz, iki senedir size hizmet ediyorum, dedi.

Bahçe sahibinin şartları bitmemişti. Dedi ki:

– Benim bir şartım daha var. Onu da yerine getirirsen hakkımı helal ederim. O da şudur:

Bir kızım var. Elleri çolak, gözleri kör, ayakları topal, kulakları sağırdır. Hakkımın sana helal olması için, bu kızımla evlenmen lazım.

Düşündü … Ahirette Allah huzurunda suçlu durumda kalmak, böyle bir kızla evlenmekten zordur, dedi ve kabul etti.

Düğün yapılıp gerdeğe girdi. İçeri girince baktı ki, her tarafı sağlam ve oldukça güzel bir kız, karşısında. Hemen dışarı çıktı. Niçin çıktığını sordular, anlattı:

– Herhalde bir yanlışlık var. Bana söylenen kız sakat olması lazımdı, dedi.

Kayınpederi dedi ki:

– Evladım, benim kızımın gözleri kördür, hiç harama bakmamıştır. Kulakları sağırdır, hiç haram dinlememiştir. Elleri çolaktır, hiç harama el uzatmamıştır. Ayakları kötürümdür, hiç harama adım atmamıştır. Tereddüt etme, o senin helalindir.

İşte İmam-ı Azam Hazretleri, bu anne ve babadan dünyaya gelmiştir.

İmam-ı Azam ‘ın kayıp parayı buldurması

0

Adamın biri, parasını bir yere saklamış fakat sakladığı yeri bir türlü hatırlayamıyordu. Kime sorduysa çaresini bulamadı. Nihayet,

– Benim derdime bulsa bulsa o çare bulabilir, diye İmam-ı Azam’a gider.

İmam-ı Azam Rahmetullahi aleyh, adama:

– Senin sorun fıkıhla alakalı değil ama, ben yine de sana bir yol göstereyim, diye şunu tavsiye etti.

– Sen git sabaha kadar namaz kıl. Ümit ediyorum ki Allah sana paranı koyduğun yeri hatırlatır.

Adam tavsiyeye uydu. Başladı namaz kılmaya.

Daha gece yarısı olmadan paranın yerini hatırladı. Namazı bıraktı, gitti parasını koyduğu yerden aldı.

Sabah olunca doğru İmam Hazretleri’nin yanına giderek teşekkür etti ve:

– Allah senden razı olsun. Daha gece yarısında paranın yerini hatırladım gittim aldım, dedi.

İmam-ı Azam Hazretleri:

– Keşke sabaha kadar ibadete devam etseydin. Demek ki şeytan senin sabaha kadar namaz kılmana tahammül edemedi. Hatırına geldikten sonra da şükür namazına devam etseydin daha iyi olurdu, diye cevap verdi.

Masonlukta sembollerin 20 sırrı

0

1-Masonluk, tarih boyunca dünyanın hemen her köşesinde etkili olmuş, temelleri gizlilik üzerine oturtulmuş bir teşkilattır. Resmi olarak 18. yüzyılın başlarında kurulmuşsa da, fiilen yüzlerce senedir varlığını sürdürmektedir.

1-Masonluk

2-Masonik yayınlar masonluğun amacını “iyi ahlaklı ve erdemli insanlar arasında kardeşliğin kurulması, insanlığın hürriyet içinde fikri ve sosyal gelişmesi, olgunlaşması, gerçeği araştırılmasıdır” şeklinde açıklar.

2-Masonik-yayınlar

3-Oysa herşey bundan ibaret değildir. Dünya çapındaki bu örgütlenme, bünyesine devlet adamları, politikacılar, düşünürler, sanatçılar, yazarlar ve toplumun önde gelen kişilerini almış; bu sayede, çoğu zaman, ülkelerin sosyal ve siyasal yapılarını kendi ideolojisi doğrultusunda yönlendirebilmiştir. Sayısız ihtilalin, ideolojinin, ekonomik ve sosyal doktrinlerin ve bunların uygulamalarının arkasında Masonluğun izlerini görmek mümkündür.

3-Masonluğun izleri

4-Masonları ifade etmek için kullanılan “Dul Kadının Çocukları” deyimi üzerinde bir çok arastırma yapılmıştır. Ortak fikir, masonluğun temellerinin dayandırıldığı ve Hz. Süleyman mabedini inşa eden Hiram Usta’nın dul bir kadının çocuğu oluşu üzerinde toplanmaktadır. (Çırak, Usta, Kalfa, s.106) Bu deyimin ne manaya geldiğini masonların ağzından ifade etmek için şu örnek yeterli olacaktır. “Dünyada ve Türkiye’de Masonluk ve Masonlar” kitabının yazarı İlhami Soysal’ın “Dul kadının çocuğuna yardım ne demek?” sorusuna ünlü mason Nazif Ekemen şu yanıtı vermiştir:”Bu masonik bir deyimdir. Masonlar her biri teker teker dul kadının çocukları sayılırlar. Dul kadın Üstad Hiram’ın anasıdır. Dolayısıyla, bir masonun yardım dileyen bir başka masona yardım etmesine dul kadının çocuğuna yardım denir. Bu bir zorunluluktur.”

4-Dul Kadının Çocukları

5-Sembolizm, Masonlar için çok büyük önem taşır. Semboller kanalıyla açıkça ifade edilmesi mümkün olmayan pek çok mesaj, gizli bir şekilde anlatılır. Bu bir bakıma, yasadışı örgüt mensuplarının kendi aralarında haberleşmek için geliştirdikleri şifre sistemine benzer. Mason olmayanların farkına dahi varmadığı bir simge, Masonlar için değişik anlamlar taşır.

5-Sembolizm

6-Sembolizmin kendileri için taşıdığı büyük anlamı Masonlar şöyle dile getirirler: “Masonlukta semboller, masonik ilkeleri daha iyi anlatmak, ritüellerin içerdiği aşılamaları ve öğütleri belleklere iyice yerleştirmek, bunların uzun ömürlü olmalarını sağlamak için kullanılırlar. Masonlukta sır olarak nitelendirilen şeylerin başında masonik işaretler, sözcükler ve simgelere verilen anlamlar gelir.” (Sözlük, Büyük Mason Mahfili Yayınları, s. 158.)

6-Masonlukta-semboller

7-Yakin – Boaz Sütunları: Mason localarındaki Yakin-Boaz sütunları ve bunlarla ilgili bazı sırlar Mimar Sinan Dergisi’nde şöyle açıklanır:   “… mabedimize girelim. İki sütun arasında düzenli duruş ve işaret ile üstadı muhteremi selamlayalım… B ve J sütunları…Kutsal kitap, Tevrat 1. Krallar Bap 7 Ayet 21, BOAZ VE JAKIN kelimelerinin ilk harfleri…

Bu sütunlar aslında dış aleme aittirler, mabedin dışında telakki edilmeleri icap eder. Nitekim bu sütunlara gelinceye kadar, loca içinde olmamıza rağmen serbest yürürüz ve sadakat duruşunda değiliz. Bu sütunlar harici alemle iç alemimiz arasındaki hududdur.” (Mimar Sinan Dergisi, sayı: 17, s. 47.)

Söz konusu iki sütun Masonluğun temel sembollerindendir; aynı zamanda Mason localarının olmazsa olmaz dekorlarındandır. Yukarıdaki alıntıda belirtildiği gibi, J ve B harfleri masonluğun kuvvetle tesis, üreme ve çoğalma politikalarını sembolize etmektedir.

7-Yakin---Boaz-Sütunları

8-Üç Sütun: Mason locasında, girişteki sütunlardan ayrı olarak, üç sütun daha bulunur. Bunlar akıl, kuvvet ve güzelliği temsil ederler. Sözü edilen üç sütunun Kabbala’ya uzanan kökeni bir Masonik kaynakta şöyle anlatılır: “Akl-ü hikmet, Kuvvet ve Güzellik, İskoç ritine göre, Üç Sütun, Uzun karenin köşelerinde Gönye şeklinde olmalıdır: biri, güney-doğu açısında, diğeri güney-batıda, üçüncü de kuzey-batıda.

Yalnız bu üç sütunu Mabedin girişindeki iki Sütun ile karıştırmamak lazımdır. Bu üç sütunun adlarının Kabbal’in üç Sefirotunun adı ile aynı olduğu görülmektedir. Bilindiği gibi, İbrani Kabbal’i ilahi tezahürün özel bir ifade şeklidir. Sefirotlardaki Üç Sütun, Chochmah, Geburah ve Chesed’dir. Dördüncü bir Sütun, görüneni görünmeyene bağlayan Binah (yüksek zeka), maddeden kurtulduğu için, mevcuttur, fakat ölümlü gözlere gözükmez.” (Mimar Sinan Dergisi, sayı: 17, s. 47.)

8-Üç-Sütun

9-Üçgen ve Göz: “Üçgen” Masonluğun önemli sembollerinden birisidir. Mimar Sinan Dergisi’nde üçgen üzerine şunlar yazılıdır: “Sembol’e örnek olarak “üçgen”, allegori’ye örnek olarak da “Hiram Efsanesi” gösterilebilir. Üçgen, operatif masonlar tarafından teslisin sembolü olarak kabul edilmiş ve böylece spekülatif masonluğa intikal etmiştir.” (Mimar Sinan Dergisi, sayı: 17, s. 47.)

Şunu da belirtmek gerekir ki üçgen sembolü çoğu zaman içinde yer alan bir göz sembolüyle birlikte kullanılır. Mason localarında ve eserlerinde yeralan ışık saçan üçgen içindeki göz simgesi dikkat çekicidir.Bu sembol Masonlara, kendilerine verilen sırları titizlikle saklamaları gerektiğini ve “göz”ün üzerlerinde olduğunu hatırlatır. Işık saçan üçgen içindeki göz sembolüne, görünüşte masonlukla alakası olmayan yerlerde de rastlamak olasıdır. Masonlar bunu, diğer başka sembollerle birlikte, güçlerini ve hakimiyetlerini vurgulamak amacıyla kullanırlar. Örnek olarak, 1 Amerikan Doları üzerindeki üçgen içindeki ışık saçan göz figürü verilebilir.

9-Üçgen-ve-Göz

10-Gönye ve Pergel: Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Türkiye Büyük Locası’nın internet sitesinde gönye ve pergel sembolü hakkında şunlar yazar: “Genellikle Mason olmayanların da Masonluğun simgesi olarak bildikleri gönye ve pergel çok eski kaynaklara kadar gider. Bu birbiri üzerine yerleştirilen avadanlıklar sadece duvarcıların işaretleri değil, aynı zamanda en eski misterlerde bile bulunan ve çok yaygın sembollerdi. Örneğin Dürer’in Melankoli adlı tablosunda da bu sembolleri görmekteyiz. Bugüne kadar açıklaması yapılmayan bu tablodaki gönye ve pergel sembolünün çok eski zamanlardan gelen bir geleneğin devamı oldugu kuşkusuz.” (Semboller, Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Türkiye Büyük Locası, 2001, http://www.mason.org.tr/sembol.html. )

Bu sembolü Masonlara ait olan neredeyse her şeyde ve her yerde görmek mümkündür. Gönye ve pergelin kaynağı yukarıdaki alıntıda, “çok eski zamanlardan gelen bir geleneğin devamı” şeklinde geçiştirilmiştir. İşte bu geleneğin kökeni binlerce sene öncesine dayanan Hiram Efsanesi’nden başkası değildir. Masonlar Hiram Usta’nın kullandığı bazı inşaat aletlerini ve malzemelerini sembol olarak benimsemişlerdir; gönye ve pergel de bunların en başta gelenleridir.

10-Gönye-ve-Pergel

11-Yıldız: Hemen her yerde karşılaştığımız yıldız figürü gerçekte bir Mason sembolüdür. Masonlar gerek altı köşeli yıldızı gerekse beş köşeli yıldızı yaygın olarak kullanırlar. Kendi kaynaklarında yıldız sembolünü şöyle yorumlarlar: “Evvela, 5 kollu yıldıza, yani ışık saçan yıldıza, Pentagrama dikkat edelim. Doğuda yer alan, içinde evrenin ulu mimarinin remzi olan G harfi ile. Bu yıldız, yenileşen insanın sembolüdür.” (Mason Dergisi, sayı: 37-38, s. 41.)

11-Yıldız

12-Güneş-Ay: Güneş ve ay sembolleri mason ritüellerinde önemli bir yer tutar. Bu sembollerin Masonluğa karşı olanları dağıtmak için kullanıldığı ve ayrıca disiplini sembolize ettiği bilinmektedir. Localarda güneş doğu tarafında, ay ise batı yönünde yerleştirilir. Bunların loca çalışmalarında ve ritüellerdeki önemi masonik kaynaklarda şöyle anlatılır: “Güneş, ay ve yıldızlar ilahi ve geometrik gerçekleri oluştururlar. Bu ilahi ve geometrik gerçekler loca çalışmalarında doğruyu süslerler.” (Mimar Sinan Dergisi, sayı: 60, 1986, s. 22.)

12-Güneş-Ay

13-Tokmak: Hiram Usta’nın inşaat aletlerinden birisi olan tokmak sembolleştirilerek masonluğa alınmıştır. İlk Mason üstadı olarak kabul edilen Hiram Usta’nın, elinde mason tokmağı olan heykeline sıklıkla rastlamak mümkündür. Hiram Usta’nın bu heykeli diğer Masonik sembollerle beraber, Mason Mithat Paşa tarafından kurulan Ziraat Bankası’nın Karaköy’deki binasında da bulunmaktadır.

13-Tokmak

14-Güvercin: Güvercin figürü Masonlar tarafından bir sembol olarak kullanılır ve temsil ettiği anlam şöyle açıklanır: “Güvercin masonlukta Nuh’un habercisinin bir sembolüdür. Eski sembolizmde, güvercin saflığı ve masumiyeti temsil etti.” (“Brother George Washington’s Masonic Apron”, Grand Lodge of Pennsylvania, 2001, http://www.pagrandlodge.org/mlam/apron/index.html. )

14-Güvercin

15-Kartal: Kartal sembolü ülkeler ve firmalar tarafından sıklıkla kullanılan bir şekildir. Bunlar arasında en çok tanınanı Amerika Birleşik Devletleri ile ilgili olandır. Kartal, 18. yüzyılda Birleşik Devletler’in ulusal kuşu olarak ilan edilmiştir. Günümüzdeki resmi armasının üzerindeki hakim figür kanatlarını açmış bir kartaldır.

Kartalın yaygın olarak kullanılmasının gerçek nedeni Masonluktur. Çünkü kartal önemli bir Masonik simgedir ve Masonluktaki en üst derece olan 33. derecenin sembolüdür.

15-Kartal

16-Yılan: Masonik sembollerde kullanılan hayvanlardan birisi de yılandır. Yılanın anlamı Mimar Sinan Dergisi’nde şöyle belirtilir: “Yılan bir çok zaman iki yılan birbirine sarılmış şekilde resim edilmektedir, bu şekil hayatı, çiftleşmeyi ifade eder.” (Mimar Sinan Dergisi, sayı: 26, s. 57.)

16-Yılan

17-Yedi Kollu Şamdan: Şamdanlar Mason localarının olmazsa olmaz aksesuarlarındandır. Ayrıca bunların 7 tane olması gerektiği Masonik kaynaklarda şöyle belirtilir: “Şamdanlar, Mason Mabedindeki kutsal ateştir. Mabet, sembolik olarak, alevlerle aydınlatılmalıdır. Usta derecesinde yedi şamdan bulunması şarttır.” (“Çırak, Kalfa, Usta”, s. 70.)Burada bir noktaya dikkat çekmek isteriz: İnsanların çoğunluğu katıldıkları bir toplantı veya davette, masanın üzerindeki 7 kollu şamdanı dekoratif bir eşya olarak . Oysa bu, toplantıya katılan masonlar için, oradaki mason hakimiyetini gizlice vurgulayan bir mesaj niteliği taşıyabilmektedir.

17-Yedi-Kollu-Şamdan

18-Akasya ve Çelenk: Bazı mimari yapılarda, çeşitli ülkelerin armalarında ve paralarında, kimi şirketlerin amblemlerinde akasya dallarından yapılmış çelenklere rastlamak mümkündür. Gerek akasya dalları gerekse bunlardan oluşturulmuş çelenkler Masonik sembollerdir. Masonik efsaneye göre, Hiram Usta’nın cesedinin gömülü olduğu yerin bulunabilmesi için mezarının üstüne bir akasya dalı dikilmiştir. Sembollerden ayrı olarak, Masonik törende akasya dalının kullanımı şu şekildedir: “Hiram, efsanede, öldürücü darbeyi yedikten sonra düşer. Masonik ritüelde, Aday, işte o zaman, tabuta yatırılır, üzerine siyah bir örtü, bunun üzerine de bir akasya dalı konur.” (“Çırak, Kalfa, Usta”, s. 104.)

18-Akasya ve Çelenk

19-Işık Saçan Kılıç: Bir adayın Masonluğa girişinde yapılan törende özel bir kılıç kullanılır. “Işık Saçan Kılıç” olarak adlandırılan bu kılıcın tekris törenindeki yeri şöyle açıklanır: “Masonik törende, Işık Saçan Kılıç, Adayın takdisinde kullanılır. Çoğunlukla, Üstadı Muhterem, sol elinde tuttuğu kılıcın namlusunu Adayın başının üstüne uzatır ve namlusunun üstüne çekiçle üç kere vurur. Bazen de, Üstadı Muhterem, kılıcı önce Adayın başına, sonra sol omuzuna, daha sonra da sağ omuzuna koyar ve her seferinde de çekiçle bir darbe vurur. Bu ikinci halde, Keter (Taç), Binah (Zeka), Hokmah (Aklühikmet) sefirotik üçlüsüne uyulmaktadır.” (“Çırak, Kalfa, Usta”, s. 41.)

19-Işık-Saçan-Kılıç

20-Mason Mabedi: Masonların toplantılarını yaptıkları mason locası “Mabet” şeklinde de adlandırılır. Burada ilginç bir nokta vardır. Bir Mason, Mabed’inin boyutlarını dört duvarla çevrilmiş bir binanın ölçüleriyle sınırlandırmaz: “Bir masona Mabed’in ölçüleri sorulduğunda: “Boyu Batıdan Doğuya, eni Kuzeyden Güneye” diye cevap verecektir.” (Mason Dergisi, sayı: 21, s. 38.)

20-Mason-Mabedi

Kuran’da 50 güzel davranış

0

1- Alay etmemek, küçük düşürücü lakaplar takmamak

Ey iman edenler, bir kavim (bir başka) kavimle alay etmesin, belki kendilerinden daha hayırlıdırlar; kadınlar da kadınlarla (alay etmesin), belki kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kendi nefislerinizi (kendi kendinizi) yadırgayıp-küçük düşürmeyin ve birbirinizi ‘olmadık-kötü lakablarla’ çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir. Kim tevbe etmezse, işte onlar, zalim olanların ta kendileridir. (Hucurat Suresi, 11)
2- Adaletli olmak

Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır. (Maide Suresi, 8)

 

3- Alçak gönüllü olmak

… Sen alçak gönüllü olanlara müjde ver. (Hac Suresi, 34)

 

4-Bir şey unutulduğunda Allah’ı zikretmek
… Unuttuğun zaman Rabbini zikret ve de ki: “Umulur ki, Rabbim beni bundan daha yakın bir başarıya yöneltip-iletir.” (Kehf Suresi, 24)

 

5- Allah’ın rahmetinden umut kesmemek
(Benden onlara) De ki: “Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım. Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Zümer Suresi, 53)

 

6- Yalan söylememek
Ey iman edenler, Allah’tan sakının ve sözü doğru söyleyin. (Ahzab Suresi, 70)

 

7- “İnşaAllah” demek
Hiçbir şey hakkında: “Ben bunu yarın mutlaka yapacağım” deme. Ancak: “Allah dilerse” (inşaAllah yapacağım de)… (Kehf Suresi, 23-24)

 

8- Cimrilik yapmamak, malı yığıp biriktirmemek
Ki o, mal yığıp biriktiren ve onu saydıkça sayandır. Gerçekten malının kendisini ebedi kılacağını sanıyor. Hayır; andolsun o, ‘hutame’ye atılacaktır. “Hutame”nin ne olduğunu sana bildiren nedir? Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir. (Hümeze Suresi, 2-6)

 

9- İsraf etmemek
… İsraf ederek saçıp-savurma. Çünkü saçıp-savuranlar, şeytanın kardeşleri olmuşlardır; şeytan ise Rabbine karşı nankördür. (İsra Suresi, 26-27)

 

10- Boş konuşmamak
Ki onlar, yalan şahitlikte bulunmayanlar, boş ve yararsız sözle karşılaştıkları zaman onurlu olarak geçenlerdir. (Furkan Suresi, 72)

 

11-Boş şeylerden yüz çevirmek
Onlar, ‘tümüyle boş’ şeylerden yüz çevirenlerdir. (Müminun Suresi, 3)

 

12-Kıskançlık ve hasetten sakınmak
… Nefisler ise ‘kıskançlığa ve bencil tutkulara’ hazır (elverişli) kılınmıştır. Eğer iyilik yapar ve sakınırsanız, şüphesiz, Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır. (Nisa Suresi, 128)

 

13- Evlere girildiğinde selam vermek
… Evlere girdiğiniz vakit, Allah tarafından kutlu, güzel bir yaşama dileği olarak birbirinize selam verin. İşte Allah, size ayetleri böyle açıklar, umulur ki aklınızı kullanırsınız. (Nur Suresi, 61)

 

14- Bağışlanma dilemek
Ve Rabbiniz’den bağışlanma dileyin; sonra O’na tevbe edin. O da sizi, adı konulmuş bir vakte kadar güzel bir meta (fayda) ile metalandırsın ve her ihsan sahibine Kendi ihsanını versin. Eğer yüz çevirirseniz gerçekten ben, sizin için büyük bir günün azabından korkarım. (Hud Suresi, 3)

 

15- Şükretmek
Hayır, artık (yalnızca) Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol. (Zümer Suresi, 66)

 

16- Başkalarını uyarıp kendini unutmamak
Siz, insanlara iyiliği emrederken, kendinizi unutuyor musunuz? Oysa siz kitabı okuyorsunuz. Yine de akıllanmayacak mısınız? (Bakara Suresi, 44)

 

17- Sevilen şeylerden infak etmek
Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla iyiliğe eremezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir. (Al-i İmran Suresi, 92)

 

18- Öfkeyi yenmek
Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar(daki hakların)dan bağışlama ile (vaz) geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever. (Al-i İmran Suresi, 134)

 

19- Gıybet Yapmamak
Ey iman edenler, zandan çok kaçının; çünkü zannın bir kısmı günahtır. Tecessüs etmeyin (birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın). Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın (arkasından çekiştirmesin.) Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte, bundan tiksindiniz. Allah’tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, tevbeleri kabul edendir, çok esirgeyendir. (Hucurat Suresi, 12)

 

20- Çekişmemek
Allah’a ve Resulü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfal Suresi, 46)

 

21- Allah’ı anmada gevşeklik göstermemek
… Allah’ı zikretmek ise muhakkak en büyük(ibadet)tür. Allah, yaptıklarınızı bilir. (Ankebut Suresi, 45)

 

22- Yapmayacağı şeyi söylememek
Ey iman edenler, yapmayacağınız şeyi neden söylersiniz? Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah Katında bir gazab (konusu olması) bakımından büyüdü (büyük bir suç teşkil etti). (Saff Suresi, 2-3)

 

23- Kaybedilenlere üzülmemek ve kazanılanlarla şımarmamak
Öyle ki, elinizden çıkana karşı üzüntü duymayasınız ve size (Allah’ın) verdikleri dolayısıyla sevinip-şımarmayasınız. Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. (Hadid Suresi, 23)

 

24- Getirdikleriyle sevinip, yapmadıklarıyla övünmemek
Getirdikleriyle sevinen ve yapmadıkları şeyler nedeniyle övülmekten hoşlananları (kazançlı) sayma; onları azaptan kurtulmuş olarak sayma. Onlar için acı bir azap vardır. (Al-i İmran Suresi, 188)

 

25- Allah’ın nimetlerini anmak
Yerde sizin için üretip-türettiği çeşitli renklerdekileri de (faydanıza verdi). Şüphesiz bunda, öğüt alıp düşünen bir topluluk için ayetler vardır. (Nahl Suresi, 13)

 

26- Allah’ı çok sevmek
Bakara Suresi, 165. ayet: İnsanlar içinde, Allah’tan başkasını ‘eş ve ortak’ tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah’a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah’ın olduğunu ve Allah’ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi.

 

27-Allah’a şirk koşmamak

Nisa Suresi, 48. ayet: Gerçekten, Allah, Kendisi’ne şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise, dilediğini bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günahla iftira etmiş olur.

 

28-Yalnızca Allah’tan korkmak
Al-i İmran Suresi, 175. ayet: İşte bu şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Siz onlardan korkmayın, eğer mü’minlerseniz, Benden korkun.

 

29-Müminlerle birlikte olmak
Tevbe Suresi, 119. ayet: Ey iman edenler, Allah’tan sakının ve doğru (sadık)larla birlikte olun.

 

30-Şeytanın peşinden gitmemek
Bakara Suresi, 168. ayet: Ey insanlar, yeryüzünde olan şeyleri helal ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır.

 

31- Hoşgörülü ve bağışlayıcı olmak
Şura Suresi, 43. ayet: Kim sabreder ve bağışlarsa, şüphesiz bu, azme değer işlerdendir.

 

32- Mal ve çoklukla övünmemek
Tekasür Suresi, 1. ayet: (Mal, mülk ve servette) Çoklukla övünmek, sizi ‘tutkuyla oyalayıp, kendinizden geçirdi.’

 

33- Sabırlı olmak
Bakara Suresi, 155. ayet: Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.

 

34-Korku ve umut arası dua etmek
Secde Suresi, 16. ayet: Onların yanları (gece namazına kalkmak için) yataklarından uzaklaşır. Rablerine korku ve umutla dua ederler ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.

 

35-Faiz yememek
Al-i İmran Suresi, 130. ayet: Ey iman edenler, faizi kat kat artırılmış olarak yemeyin. Ve Allah’tan sakının, umulur ki kurtulursunuz.

 

36-Ramazan ayında oruç tutmak
Bakara Suresi, 183. ayet: Ey iman edenler, sizden öncekilere yazıldığı gibi, oruç, size de yazıldı (farz kılındı). Umulur ki sakınırsınız.

 

37-Allah yolunda mücadele etmek,cehd etmek (çaba harcamak)
Tevbe Suresi, 41. ayet: Hafif ve ağır savaşa kuşanıp çıkın ve Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihad edin. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.

 

38-Zekat vermek
Bakara Suresi, 43. ayet: Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin ve rüku edenlerle birlikte siz de rüku edin.

 

39-Bineklere, taşıtlara binildiğinde tesbih etmek
Zuhruf Suresi, 13. ayet: Onların sırtlarına binip-doğrulmanız, sonra doğrulduğunuz zaman, Rabbinizin nimetini zikretmeniz ve: “Bunlara bizim için boyun eğdiren (Allah) ne Yücedir, yoksa biz bunu (kendi hizmetimize) yanaştıramazdık” demeniz için.

 

40-Güzel sözle öğüt vermek
İsra Suresi, 53. ayet: Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır.

 

41-Münafıklara sert ve caydırıcı tavır koymak
Tevbe Suresi, 14. ayet: Onlarla çarpışınız. Allah, onları sizin ellerinizle azaplandırsın, hor ve aşağılık kılsın ve onlara karşı size zafer versin, mü’minler topluluğunun göğsünü şifaya kavuştursun.

 

42-Müminlerin nefislerini kendi nefsinden üstün tutmak
Haşr Suresi, 9. ayet: Kendilerinden önce o yurdu (Medine’yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin ‘cimri ve bencil tutkularından’ korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır.

 

43- Namaz Kılmak
Bakara Suresi, 43. ayet: Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin ve rüku edenlerle birlikte siz de rüku edin.

 

44- Nefsi arındırmak
Tegabün Suresi, 16. ayet: Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah’tan korkup-sakının, dinleyin ve itaat edin. Kendi nefsinize hayır (en büyük yarar) olmak üzere infakta bulunun. Kim nefsinin bencil-tutkularından (ya da cimri tutumundan) korunursa; işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır.

 

45- Peygamberlere çok saygılı olmak
Hucurat Suresi, 1. ayet: Ey iman edenler, Allah’ın Resûlü’nün huzurunda öne geçmeyin ve Allah’tan sakının. Şüphesiz Allah, işitendir, bilendir.

 

46-Kuran okunurken susup dinlemek
Araf Suresi, 204. ayet: Kuran okunduğu zaman, hemen onu dinleyin ve susun. Umulur ki esirgenmiş olursunuz.

 

47- Allah’ın helal-haram sınırlarını korumak
Nisa Suresi, 13. ayet: Bunlar, Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’a ve elçisine itaat ederse, onu altından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlere sokar. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.

 

48- Temiz şeylerden yemek
Bakara Suresi, 172. ayet: Ey iman edenler size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin ve yalnızca O’na kulluk ediyorsanız, (yine yalnızca) Allah’a şükredin.

 

49- Temiz olmak
Müddesir Suresi, 4. ayet: Elbiseni temizle.

 

50- Tebliğ Yapmak
Cin Suresi, 23. ayet: “(Benim görevim,) Yalnızca Allah’tan olanı ve O’nun gönderdiklerini tebliğ etmektir. Kim Allah’a ve O’nun elçisine isyan ederse, içinde ebedi kalıcılar olmak üzere onun için cehennem ateşi vardır.”

İmam-ı Azam ve hırsız

0

Hz. İmam Rahmetüllahı Aleyh’in keskin zekasına misaller çoktur.

Onun zamanında adamın birisinin tavus kuşu çalınmış. Adam bunu anlatmak ve nasıl bulacağını sormak üzere İmam-ı Azam Hazretlerine gelmişti. İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri, adama bu meseleyi kimseye söylememesini tenbihledi, o da hiç kimseye söylemeden bekledi. Cuma günü oldu. Herkes cuma namazı kılmak için mescide gelmişti

İmam-ı Azam va’z ederken:

– Ey tavus kuşunu çalan adam! Daha çaldığın kuşun tüyleri başındayken camiye gelmeye utanmıyor musun? dedi.

Cemaat içinden birisi hemen elini başına attı. Böylece hırsızın kim olduğu anlaşılmış oldu.

İmam-ı Azam Rahmetüllahi Aleyh,

– Git, hemen adamın kuşunu ver, ondan son ra camiye gel, dedi.

Adam, bu hırsızlığı yaptığına yapacağına bin pişman olmuş, bu arada çaldığı kuşu da sahibine vermek mecburiyetinde kalmıştı.

Fitnenin Kötülüğü

0

Eskiden köle pazarları olur, orada köleler satılırdı. Adamın biri kendisine çalışkan, dürüst bir köle almak için köle pazarına gitti. Satılan bir köle, dikkatini çekti. Sahibine, kölenin fiatını sordu. Sahibi:

– Ben bu köleyi satmak istiyorum ama, bunun bir kusuru var. Almak istiyorsan kusurunu bil de öyle al. Bu köle fitnecinin biridir, dedi. Adam:

– Amaaan canım. Bunun fitneciliğinden ne olacak. Ben onun fitneci olduğunu bildikten sonra birşey yapamaz, diyerek köleyi satın aldı.

Köle yeni sahibinin evine geldi. Bir müddet hiç birşey yapmadan doğru dürüst hareket etti. Satın alan adam da içinden, “Bu nasıl fitneci biriymiş doğrusu anlayamadım” diye düşünüyordu.

Günler böyle geçerken, fitneci kölenin, cibilliyetini ortaya koyması zamanı gelmişti. Önce evin hanımına gitti. Ağlamaklı vaziyette yaklaştı.

Kadın:

– Evladım neyin var? Niçin üzgünsün? diye sorunca, mühim bir sır verecekmiş havasına bürünerek:

– Ben kendim için değil, sizin için üzülüyorum, dedi. Kadın merakla sorunca:

– Kocanız sizin için hiç de iyi düşünmüyor.

Üzerinize evlenecek, dedi.

Kadını en hassas noktadan vurmuştu. Telaşa kapılan kadın:

Ne yapmamız lazım, onu bu işten nasıl vazgeçiririz? deyince, köle birinci raundu kazanmış oldu. Dedi ki:

– Ben onun çaresini biliyorum. Sen onu öğle uykusuna yatır, uyusun. Uyurken usturayla çenesinin altından bir tek kıl kes, onu bana getir, gerisine karışma, ondan sonrasını ben hallederim.

Kadın denileni yapmak için düşüne dursun, köle kadının kocasına gitti; Aynen kadına yaklaştığı gibi, üzüntülü ve ağlamaklı bir vaziyette yaklaştı. ‘

– Efendim felaket! Kötü bir durumla karşı karşıyasınız, diye söze başladıktan sonra, “Karısının kendisini kesmek istediğini” söyledi. Adam inanmamak istediyse de şöyle diyerek kandırdı:

– İsterseniz gündüzden uykuya yatın. Uyumuş gibi yapın. Göreceksiniz ki, sizi kesmek için elinde usturayla gelecek.

Adam, kansını denemek için,

– Uykum var, ben biraz uyuyayım, diyerek uzandı. Bir müddet sonra da yalancıktan horlamaya başladı.

Fırsatı değerlendirmek isteyen köle doğruca kadına gitti.

– Hanımefendi tam zamanı. Kocanız uyudu. Usturayı alıp çenesinin altından tek bir kıl kesiniz, dedi.

Zavallı kadın saf saf, elinde usturayla kocasına yaklaştı. Usturayı kocasının çenesine yaklaştırdığı sırada, uyuyor gibi yapan adam aniden kalktı ve daha kadının cevap vermesine bile fırsat vermeden, elindeki usturayla kadıncağızı oracıkta kesiverdi.

Fitne daha tamam olmamıştı. Doğruca kadının akrabalarına giden köle:

– Ne duruyorsunuz? Enişteniz kızınızı kesti, dedi.

Kadının akrabaları durumu görünce, onlar da adamı öldürdüler. Bu sefer kocanın akrabalarına giden köle, onlara da:

Karısının yakınları oğlunuzu öldürdüler, dedi.

Onlar da hadise mahalline geldiler. Baktılar ki hadise doğru. Onlar da kadının akrabalarına saldırdılar. İki taraf arasında büyük bir çatışma çıktı. Nice insanlar öldü. Bir fitneci sebebiyle birçok insan canından oldu. Bu hadise de göstermektedir ki fıtne çok büyük bir felakettir.

Bağdat’lı bir zat Abdülkadir Geylani Hazretleri’ne gelerek derdini anlatır: – Ya Şeyh! Benim bakire bir kızım vardı. Birgün evin damına çıktı. Biz, indirmek isterken gözden,kayboldu. O gün bu gündür bulamıyoruz. Çaresiz kaldık. Abdülkadir Geylani Hazretleri kafasını göğsüne indirerek bir müddet murakabe halinde kaldıktan sonra kafasını kaldırıp der ki:

0

Bağdat’lı bir zat Abdülkadir Geylani Hazretleri’ne gelerek derdini anlatır:

– Ya Şeyh! Benim bakire bir kızım vardı.

Birgün evin damına çıktı. Biz, indirmek isterken gözden,kayboldu. O gün bu gündür bulamıyoruz. Çaresiz kaldık.

Abdülkadir Geylani Hazretleri kafasını göğsüne indirerek bir müddet murakabe halinde kaldıktan sonra kafasını kaldırıp der ki:

– Bu gece yatsı namazını kıldıktan sonra şehrin dışındaki harabelere git. Falan tepede otur. Besmele çekerek, “Abdülkadir’in niyeti”ne deyip etrafına bir daire çiz. Biraz sonra cinler gelir. Onlar gelip geçsinler, hiç korkma. Daha sonra onların hükümdarları, etrafında muhafızları olduğu halde gelir. Seni görünce “Ne istiyorsun?” diye sorar. O zaman sen “Abdülkadir’in selamı var” deyip meseleyi anlatırsın, der.

Adam aynen denileni yapar. Yatsıdan sonra gider ve söylenilen tepede oturmaya başlar. Biraz sonra cinniler gelmeye başlarlar. Sonunda da hükümdarları gelir. O zatı görünce:

– Ne istiyorsun? Bir isteğin mi var? deyince, adam:

– Abdülkadir’in selamı var deyip, kaybolan kızının hadisesini anlatır.

Bu selamı alan cin hükümdarı hemen atından inip:

– Bu adamın kızını kaçıran cinnıyi hemen bulun, diye emir verir.

Bir müddet sonra, kızını da kızı kaçıran cinniyi de bulup getirirler.

Hükümdar, kızı kaçıran cinniye;

– Ey mel’un, kutbul aktabın yanıbaşından bir kızı kaçırmaya nasıl cüret ettin, dedikten sonra, “Cezası idamdır” deyip oracıkta idam ettirir. Kızı da babasına teslim ederler. Hükümdar ayrıca:

– Başka emriniz var mı? der. Adam:

– Başka bir isteğimiz yoktur, dedikten sonra sorar:

– Abdülkadir Geylanı Hazretleri’ne bu derece itaatiniz neden ileri geliyor, diye merakla sorduğu zaman aldığı cevap şu olur:

– Abdülkadir Geylanı Hazretleri her zaman bizi penceresinden seyretmektedir. Suçlu olanlar, onun bakışından kaçacak delik ararlar. Allah, ona verdiği salahiyeti kime verirse onun yapamayacağı şey yoktur.

Kızına kavuşan adam, Abdülkadir Geylani Hazretleri’ne gelir ve teşekkürler eder.

Abdulkadir Geylani Hazretleri tavuğu nasıl diriltti?

0

Bir kadın, çocuğunun elinden tutmuş vaziyette Gavsül Azam Abdülkadir Geylani Hazretleri’nin huzuruna geldi.

– Ey sultan! Bu oğlum sizin aşkınızla yanıp tutuşuyor. Yemekten içmekten kesildi. Dilinde sadece siz varsınız. Ne olur kabul buyurun da sizin yanınızda kalsın.

Gavsül Azam Hazretleri kabul etti ve çocuk tekkede kalmaya başladı. Abdülkadir Geylani Hazretleri’nin çocuğa ilk emri:

– Evladım, ilk işin nefsinle mücadele etmek olacak. Nefsinin dediklerini yapmayacaksın, oldu.

Çocuk, aldığı emri yerine getirmek için uğraşmaya başladı. Doğru dürüst yemediği için, zaten sararıp solmuş olan çocuk, nefsinin isteklerini yapmamak için yemeden ve içmeden iyice uzaklaştı. Benzi sarardı, soldu.

Günlerden bir gün annesi ziyaretine geldi. Baktı ki oğlunun hali içler acısı. Beti benzi solmuş. Haliyle acıdı. Bu arada Abdülkadir Geylani Hazretleri’ni de görmek istedi. Huzura aldılar. İçeri girince gördü ki, Hz. Abdülkadir yenice yemekten kalkmış. Sofrada tavuk varmış. Tavuğu yemiş ve tavuğun kemikleri de sofrada duruyormuş. Bu durumu yadırgayan kadın:

– Ya üstad! Benim çocuğumun gıdasızlıktan benzi solarken, sizin tavuk yemeniz reva mı? diye sormadan edemedi. Bunun üzerine tekrar sofraya dönen Abdülkadir Geylani Hazretleri, tavuğun kemiklerini bir araya getirdikten sonra:

– Allah’ın izniyle kalk, dedi.

Tavuk derhal canlanıp “Gıd gıd gıdaak” diyerek kaçıp gitti.

Abdülkadir Geylani Hazretleri kadına dönerek:

– Oğlunun bu hale gelmesini istemez misin?

Şimdilik öyle olacak. Fakat bu duruma gelince de istediğini yiyebilir, buyurdu.

Bu kerameti gözleriyle gören kadın, özür dileyerek ayrıldı.

Bir gün bir dostu Yusuf Aleyhisselam’ı ziyaret etti. Konuşuldu, söz sözü açtı, derken Hz. Yusuf dostuna laf olsun diye: – Söyle bakalım. Bana ne hediye getirdin, dedi. Dostu, gerçek dost, akıllı bir kimseydi, dedi ki:

0

 Güzelliği dillere destandı.

Bir gün bir dostu Yusuf Aleyhisselam’ı ziyaret etti. Konuşuldu, söz sözü açtı, derken Hz. Yusuf dostuna laf olsun diye:

– Söyle bakalım. Bana ne hediye getirdin, dedi.

Dostu, gerçek dost, akıllı bir kimseydi, dedi ki:

– Ey Yusuf! Sana ne hediye getirmek istedimse de hiç birini sana layık bulamadım. Çünkü, bir altın madeni ne bir kaç gram altın götürülemiyeceği gibi ve bir okyanusa birkaç damla su layık olmadığı gibi, baharatın anavatanı olan Hindistan’a baharat götürmenin yersiz olacağı gibi, senin gibisine de ne getirsem layık olmayacağını düşündüm ve bu hususta aciz kaldım. Sonunda sana en münasip olan hediyeyi buldum. Sana bir ayna getirdim. Ona bakar o güzel yüzünü görürsün. Yüzüne bakar sevinir beni hatırlarsın.

Yusuf Aleyhisselam arkadaşının bu hediyesine ve sözlerine çok memnun oldu.

Manevi bir toplantıda Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Abdülkadir Geylani Hazretleri’ne buyurdular ki: – Ey Abdülkadir! Senin ayağın bütün velilerin omuzları üstündedir. Abdülkadir Geylani Hazretleri de

0

Manevi bir toplantıda Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Abdülkadir Geylani Hazretleri’ne buyurdular ki:

– Ey Abdülkadir! Senin ayağın bütün velilerin omuzları üstündedir.

Abdülkadir Geylani Hazretleri de bunu orada bulunan velilere bildirdi. Hiç biri itiraz etmeden onun büyüklüğünü kabul ettiler. Hatta oradan uzak bir yerde bulunan Ahmed Rufai Hazretleri yanında bulunan velilere:

– Şu anda Abdülkadir Geylani Hazretleri Gavsliğini ilan etti. Siz de onun üstünlüğünü kabul edin, deyince hepsi de kabul etti.

Fakat Bağdat yakınlarında bulunan Şeyh San’a:

– Ben de onun gibi büyüğüm, diyerek onun üstünlüğüne itiraz etti. O sırada Abdülkadir Geylani Hazretlerinin ruhu tecelli ederek ona:

– Madem ki kabul etmiyorsun, senin omuzlarının üstünde de domuzun ayakları olsun. Kafir kızına boyun eğesin, dedi.

Aradan kısa bir zaman geçti. Şeyh San’a, Rum beldesine yolculuğa çıktı. Bizans sınırları içinde bir kıza aşık oldu ve evlenmek istedi. Kız:

– Seninle evlenirim ama, benim dinime dönmen ve babamın domuzlarını bir sene gütmen şartıyla, diyerek teklifler ileri sürdü.

Kıza kavuşmak isteyen San’a bu teklifleri kabul etti. Domuz çobanlığı yaptığı için de domuz yavrularını omuzunda taşıyordu. Tabii ki eski müridleri de yanından gitmişlerdi. Bu işin: Abdülkadir Geylani’ye itirazından dolayı şeyhin başına geldiğini her yerde konuşuyorlardı.

Şeyh San’a’nın Mekke’de bulunan eski bir dostu, onun müridlerine, Abdülkadir Geylani Hazretleri’ne gidip af istemelerini söyledi.

”Eğer o affederse şeyhiniz eski haline dönebilir” dedi. Gittiler ve ağlayarak şeyhlerinin affedilmesini istediler. Abdülkadir Geylani Hazretleri:

– Allah sizin gözyaşlarınızdan dolayı şeyhinizi affetti. Şimdi gidip onun bulunduğu yerin yakınında zikre başlayın. O sizin yanınıza gelir, buyurur.

Dediği gibi yaptılar. Şeyhin bulunduğu domuz çiftliğinin yanında “La ilahe illallah” zikri çekmeye başladılar. Bu zikir seslerini duyan Şeyh San’a, ne yaptığının ve ne hallere düştüğünün farkına vardı. Koşarak eski müridlerinini yanına gelip Kehme-i Şehadet getirdi, tevbe ve istiğfar etti.

– Abdülkadir’in ayakları benim omuzlarım üzerindedir, dedi.

Bu arada Şeyh San’a’nın gittiğini gören rum kızının aklı başından gitti. O da peşinden geldi. “Madem sen şimdiye kadar bizim hizmetimizde bulundun, şimdi de ben senin dinine gireceğim” dedi. Hem müslüman oldu hem de onunla evlenmeyi kabul etti.

İbrahim Edhem Hazretleri Belh şehrinin valisiyken taç ve tahtını terk edip çöllere düşen ve kendisini tamamen ibadete veren bir zattı. Valiyken emrinde olanlardan birisi, onu elbiselerini dikerken bulmuştu. “Gel bu hali terk et de eski saltanatına dön” diye ısrar etti. İbrahim Edhem kabul etmeyince o da İbrahim Edhem’in elindeki iğneyi alıp nehre attı. İbrahim Edhem Hazretleri, nehre dönerek:

0

İbrahim Edhem Hazretleri Belh şehrinin valisiyken taç ve tahtını terk edip çöllere düşen ve kendisini tamamen ibadete veren bir zattı. Valiyken emrinde olanlardan birisi, onu elbiselerini dikerken bulmuştu. “Gel bu hali terk et de eski saltanatına dön” diye ısrar etti. İbrahim Edhem kabul etmeyince o da İbrahim Edhem’in elindeki iğneyi alıp nehre attı. İbrahim Edhem Hazretleri, nehre dönerek:

– Balıklar! Getirin benim iğnemi, der demez, bütün balıklar ağızlarında birer altın iğneyle suyun üzerine çıktılar. O:

– Hayır bunları istemiyorum. Benim kendi iğnemi getirin, dedi. Bu sefer bütün balıklar gitti. Sadece bir balık, ağzında onun iğnesi olduğu halde suyun üstünde duruyordu. İbrahim Edhem Hazretleri uzanıp kendi iğnesini aldı ve:

– Söyler misin, eski saltanat mı daha üstün, yoksa bu saltanat mı? dedi.

Onu eski saltanatına döndürmenin mümkün olmadığını anlayan eski adamı, bırakıp gitti.

Kim Allah için dünya saltanatından vazgeçerse, Allah ona manevi saltanatlar ihsan eder. O saltanat hem dünyada geçerli olur, hem de ahirette.

”Ahmak Dost Edinmemeli”

0

Atalarımız “Akılsız dostun olacağına, akıllı düşmanın olsun ondan iyi” demişler. Aşağıdaki hadise bunu ne güzel isbat ediyor.

Adamın biri inleyen bir ayı görmüş. Neden inlediğini merak etmiş. Ama ayıya yaklaşmaktan da korkmuş. Yavaş yavaş ne olduğunu anlamaya çalışmış. Bakmış ki ayı pek hareket edemiyor. Yaklaşmış .. Bakmış ki ayının ayağına diken batmış, onun acısıyla inliyormuş. Biraz tereddütten sonra, ayıya yardım etmeye karar vermiş. Yaklaşmış ve ayının ayağındaki dikeni çıkarmış.

Ayı minnet duygularıyla adama bakıyormuş.

Bundan sonra ayıyla dost olmuşlar. Adam nereye gitse ayı da gidiyor ve her yerde onu koruyormuş. Sanki onun koruyucu köpeği olmuş. Beraberce gezerlerken adamın uykusu gelmiş. Uyumak için uzanmış. Ayı da başında onu koruyormuş. Adam uyumuş, ayı uyanık olarak onu bekliyormuş. Derken bir sinek adamın yüzüne konmuş, Ayı sineği kovmuş. Sinek oradan kalkıp adamın yüzünün başka bir yerine konmuş. Ayı tekrar kovmuş, sinek de kalkıp tekrar konuyormuş. Sinek bu ya, bir kalkıp bir konuyor, ayı da habire onu kovuyor, aklınca dostunu koruyormuş. Dostunu sinekten korumak için epey uğraşan ayının canı iyice sıkılmış. Olacak gibi değil, işi başından halletmek istemiş. Eline kocaman bir kaya almış ve sineğin konmasını beklemiş. Sinek yine gelip adamın yüzüne konmuş. Ayı tam sırasıdır diye kayayı kaldırıp sineğe fırlatmış. Sinek ölmüş mü ölmemiş mi bilinmez ama, adamın kafası parçalanmış, ölüp gitmiş.

Böylece bir daha anlaşılmış ki, “Akılsız dostun olacağına, akıllı düşmanın olsun ondan iyidir”

Hazreti Ali bir harpte hasmını yere yatırır. Boynuna basıp tam kafasını vücudundan ayıracağı sırada, yerde yatan adam Hazreti Ali’nin yüzüne tükürür. Bunun üzerine Hz. Ali adamın üzerinden kalkar. Bu hale şaşıran adam sorar:

0

Hazreti Ali bir harpte hasmını yere yatırır. Boynuna basıp tam kafasını vücudundan ayıracağı sırada, yerde yatan adam Hazreti Ali’nin yüzüne tükürür. Bunun üzerine Hz. Ali adamın üzerinden kalkar. Bu hale şaşıran adam sorar:

– Beni öldürmekten niçin vazgeçtin?

– Ben seni Allah rızası için öldürecektim. Sen benim yüzüme tükürünce sana sinirlendim. O sinirle seni öldürseydim, Allah rızası için değil, kendi kızgınlığım için öldürmüş olacaktım. O zaman da sevap kazanamayacaktım. Onun için öldürmekten vazgeçtim.

Adam:

– Halbuki ben seni kızdırıp bir an önce beni öldürmeni düşündüğümden öyle yapmıştım. Derhal öldürürse fazla acı duymam diye düşünmüşdüm, dedi ve Hz. Ali’nin büyüklüğüne hayran kalıp müslüman oldu.

Musa Aleyhisselam zamanında kıtlık olur. Hz. Musa’nın beraberinde, İsrailoğulları yağmur duasına çıkarlar. Üç kere üst üste yağmur duası yaptıkları halde yağmur yağmaz. Bunun üzerine Hazreti Musa:

0

Musa Aleyhisselam zamanında kıtlık olur. Hz. Musa’nın beraberinde, İsrailoğulları yağmur duasına çıkarlar. Üç kere üst üste yağmur duası yaptıkları halde yağmur yağmaz. Bunun üzerine Hazreti Musa:

– Ya Rabbi üç gündür yağmur duasına çıkıyoruz. Kulların sıkıntıda, fakat sen yağmur vermiyorsun. Sebebi nedir? diye Allah’a niyazda bulunur.

Allah Teala Musa Aleyhisselam’a şöyle vahyeder:

– Ey Musa içinizde bir tane gammaz (insanların kusurlarını arkalarından konuşan insan) var. Ondan dolayı duanızı kabul etmiyorum.

Hz. Musa:

– Ya Rabbi, onun kim olduğunu bize haber ver de, biz onu içimizden çıkaralım, der. Bunun üzerine Hz. Allah şöyle buyurur:

– Ya Musa! Gammazlığı kullarıma yasaklayan benim. Yasakladığım şeyi ben kendim mi yapayım?

Bunun üzerine hep beraber tevbe edip tekrar yağmur duasına çıkarlar ve yağmur yağar.

Lokman Hekim’in 4.000 bin peygamberden öğrendiği 8 şey

0

1-Namazda iken huzurda olduğumuzu muhafaza     . 

2-İnsanlar arasında dili muhafaza.

3-Yemekte iken boğazı muhafaza.

4-Misafirlikte gözü muhafaza.(evin gelini, kızı v.s. ye karşı) 

5-Yaptığın iyiliği unut.

6-Sana yapılan kötülüğü unut.

7-Ölümü unutma.

8-Allah’ı unutma. 

Lokman Hekim’den nasîhat istediler, o da şöyle nasîhat etti:

0

”Öncekilerin ve sonrakilerin ilimleriyle amel edilebilmesi için sekiz şeye dikkat etmek herkese lâzımdır. Dört zamanda dört şeyi korumak gerekir; Namazda gönlü, halk arasında dili, yiyip içmede boğazı, bir kimsenin evine girince de gözü korumaktır. İki şeyi hâtırdan hiçbir zaman çıkarmamalıdır. Bunlar; Allah-u teâlânın büyüklüğü ve ölümdür. İki şeyi de tamâmen unutmaya çalışmalıdır. Bunlar da; bir kimseye yapılan iyilik ile dost ve yakınlardan görülen kötülüktür.”

Sırrı Sakati Hazretleri esnaftı. Onun dükkanının bulunduğu çarşıda yangın çıkmıştı. Halk yangın yerine koşuyor, hangi dükkanın yanıp yanmadığına bakıyorlardı. Sırrı Sakati Hazretleri, yangın yerinden gelen bir adama,

0

Sırrı Sakati Hazretleri esnaftı.

Onun dükkanının bulunduğu çarşıda yangın çıkmıştı. Halk yangın yerine koşuyor, hangi dükkanın yanıp yanmadığına bakıyorlardı. Sırrı Sakati Hazretleri, yangın yerinden gelen bir adama,

– Benim dükkan da yanmış mı? diye sordu.

Adam:

– Hayır, bütün dükkanlar yanmış ama seninkine bir şey olmamış, deyince, Sırrı Sakatı Hazretleri:

– Oh, şükürler olsun, dedi.

Fakat sonra bu hareketinin yanlış olduğunu düşündü. Kendi kendine;

– Eğer yanmayan şeylerden birisinin yanması daha hayırlıysa, ben de onun yanmamasına şükür ettimse, halim ne olacak, diye bu hareketi için tam otuz sene gözyaşı dökmüştür.

Adem babamız yaratılmadan önce, Allah (c.c.) Cebrail Aleyhisselam’ı göndererek dünyadan toprak getirmesini istedi. Hz. Cebrail, Adem Aleyhisselam’ın yaratılacağı toprağı alacağı zaman toprak ona yalvardı:

0

Hepimiz biliyoruz ki, ilk insan olan Adem Aleyhisselam topraktan yaratılmıştır. Adem babamız yaratılmadan önce, Hz. Allah (c.c.) Cebrail Aleyhisselam’ı göndererek dünyadan toprak getirmesini istedi. Hz. Cebrail, Adem Aleyhisselam’ın yaratılacağı toprağı alacağı zaman toprak ona yalvardı:

– Ne olur benden alma. Çünkü benden yaratılacak olan insandan çoğalacak olanlardan bir kısmı, Allah’a isyan edip cehenneme gidecekler. Bir parçamın cehenneme gitmesini istemem. Ne olur benden bir şey alma.

Bunun üzerine Cebrail Aleyhisselam toprak almadan geri döndü.

Hz. Allah bu sefer Hz. Mikail’i gönderdi. Toprak Mikail Aleyhisselam’a da yalvardı, o da almadan geri döndü. Üçüncü olarak Allah Teala İsrafil Aleyhisselam’ı gönderdi. Toprak ona da yalvardı. O da almadan geri dönmek mecburiyetinde kaldı. Allah Teala Hazretleri son olarak Azrail Aleyhisselam’ı gönderdi. Toprak ona da yalvardıysa da, Azrail Aleyhisselam dinlemedi ve toprağı aldı ve Hazreti Adem o topraktan yaratıldı.

Allah Teala Hazretleri, Azrail Aleyhisselam’a buyurdu ki:

– Ey Azrail! Madem Adem’in yaratılcağı toprağı sen getirdin, Ademoğlunun canını alma vazifesini de sana veriyorum.

Azrail Aleyhisselam bunun üzerine,

– Ya Rabbi! İnsanların hepsi bana düşman olur. Benden nefret ederler, dedi. Hazreti Allah

buyurdu ki:

– Ey Azrail! Merak etme. Ben çeşitli hastalıklar, kazalar yaratacağım. İnsanlar o vesileyle ölecekler. Onların canlarını hep sen aldığın halde, onlar seni hiç düşünmeyecekler. Falan hastalıktan öldü, falan kazada öldü, diye konuşacaklar ve seni kimse suçlamayacak.

Hanefi mezhebinin imamı, imamı Azam HazretIeri dinsiz bir alimle münazara yapacaktı. Dinsiz adam müslümanlara meydan okuyordu. Karşılaşma

0

Hanefi mezhebinin imamı, imamı Azam HazretIeri dinsiz bir alimle münazara yapacaktı. Dinsiz adam müslümanlara meydan okuyordu. Karşılaşma Küfe şehrinde heyecanla bekleniyordu. Beklenen gün ve saat geldi. Halk toplanmış, muarızı olan dinsiz alim de gelmiş, İmamı Azam gelmemişti. Vakit epey geçmişti ki nihayet geldi. Konuşma başlamadan önce, muarızı İmamı Azam’a sordu:

– Niçin zamanında gelmedin?

– Evimiz nehrin karşı tarafındadır. Bu tarafa geçecek bir şey bulamadım. Sonra ağaçlar kesildi, biçildi, bir araya geldiler, kendi kendilerine kayık oldular ben de onlara bindim gel dim. Ama onlar kayık olana kadar zaman geçti.

– Sende hiç akıl yok mu? Ağaçlar hiç kendi kendi ne kayık olur mu?

– Küçücük bir kayık kendi kendine olmaz da, bu kainat nasıl kendi kendine olur? Bu kainatı yaratan bir kudret yok mudur?

– Her şeyi yaratan bir Allah’tan bahsediyorsun. Peki Allah’ı bana göster.

– Sütün içinde yağ var mıdır?

– Evet vardır.

– Bana sütün içindeki yağı gösterebilir mi sin?

– Tamam bunu da anladım. Bana söyler misin, şu anda senin Allah’ın ne yapıyor?

– Kürsüden inersen onun cevabını sana söylerim.

Bunun üzerine dinsiz alim kürsüden indi ve İmamı Azam kürsüye çıktı. Dedi ki:

– Benim Allah’ım şu anda senin gibi dinsiz birini kürsüden indirdi ve benim gibi bir kulunu kürsüye çıkardı.

Firavun, Hz. Mûsa’nın tevhid mücadelesinden, saltanatını kaybetme endişesi lie korktu, ürktü, şaşkınlık içinde Mısır sihirbazlarını topladı ve Musa (a.s.) ile müsabakaya çıkardı. Sihirbazlar: “Ya Mûsa, sen mi önce asânı atarsın, yoksa biz mi atalım?”

0

Firavun, Hz. Mûsa’nın tevhid mücadelesinden, saltanatını kaybetme endişesi lie korktu, ürktü, şaşkınlık içinde Mısır sihirbazlarını topladı ve Musa (a.s.) ile müsabakaya çıkardı.

Sihirbazlar:

“Ya Mûsa, sen mi önce asânı atarsın, yoksa biz mi atalım?” diyerek Hz. Mûsa’ya hürmet ve nezaket gösterdiler.

Mûsa (a.s.) ise onlara:

“Siz atacağınızı atın!” dedi. (A’raf, 115-116)

Sihirbazlar, Firavun ve Mısır halkının önünde yere bir kaç deynek ve ip attılar. Onlar da kıvrılıp yılan gibi görülmeye başladılar. Sonra emr-i ilahi ile Mûsa (a.s.) asâsını attı. Asâ, kocaman bir ejderha olup meydandaki bütün sihir aletlerini yuttu. Sihirbazlar, bu halin beşeri bir san’at ve marifet değil, ilahi bir mucize olduğunu anladılar.

Çünkü sihir olsaydı atılan deynek ve ipler, sihir bozulduğunda yerinde kalırdı. Halbuki, sihirbazların sihirleri bozulup iptal edildiği gibi, aynı zamanda deynek ve ipler de tamamen ortadan kaldırılmıştır. İşte bu mucizeyi gören sihirbazlar:

“Biz, Mûsa ve Harûn’un Rabbine iman ettik!” diyerek secdeye kapandılar.

Firavun buna çok öfkelendi:

“Benden izin almadan nasıl iman edersiniz? Demek ki, Mûsa sizin üstadınız imiş! Siz bu işi ondan öğrenmişsiniz! O halde sizin el ve ayaklarınızı çapraz kestirerek sizi ölüme mahkum ediyorum!” dedi.

Sihirbazlar da Firavun’a tavır koyarak:

“Seni, bize gelen apaçık bir mucizeyi tercih edemeyiz!… Sen fiilinde serbestsin. Dilediğin zulmü yapabilirisin! İşkencen bize zarar vermez! Hükmünse, yalnız bu dünya hayatında geçerlidir. Oysa biz, Allah’a döndürüleceğiz…” dediler.

Mesnevi Bahçesinden Bir Testi Su

Bağdat. Dul bir kadın. Altı öksüz çocuğu ve bir de ihtiyar ana.- Ya Rabbi! Bu öksüzlerin, yetimlerin rızkını ver, diyerek sabah erkenden pazarın yolunu tuttu. Yolda giderken Şeyh Abdülkadir Geylani Hazretlerinin evinin önünden geçiyordu. Onu görünce durakladı. Şeyh müridleriyle sabah namazından çıkmıştı, yaşlı kadını görünce duraklayarak:

0

Bağdat. Dul bir kadın. Altı öksüz çocuğu ve bir de ihtiyar ana. Kadın geçimi sağlamak üzere, hafta boyu el emeği verir, göz nuru döker iplik eğirir, pazara çıkar ve anası ile çocuklarının rızkını temin etmeye çalışırdı.

Vakti tamam olunca bu dul kadın vefat eder, çocukların bakımı ise ihtiyar kadına kalır. Kadın pazara her hafta çıkamıyor, ip eğiriyordu. Bir zaman baktı ki altıyüz dirhem kadar ip eğirmişti, pazara götürmeye karar verdi.

– Ya Rabbi! Bu öksüzlerin, yetimlerin rızkını ver, diyerek sabah erkenden pazarın yolunu tuttu. Yolda giderken Şeyh Abdülkadir Geylani Hazretlerinin evinin önünden geçiyordu. Onu görünce durakladı. Şeyh müridleriyle sabah namazından çıkmıştı, yaşlı kadını görünce duraklayarak:
– Hoş geldin bacı, nereye gidiyorsun? 
– Bir miktar ipliğim var, pazara götürüp satacağım. 
– Ver bakalım. Benden altıyüz dirhem ip isteniyor, bunu ver de ben satayım. 
– Memnuniyetle, lütuf buyurmuş olursunuz, efendim dedi ve ipi verdi.

Abdülkadir Geylani Hazretleri eline aldığı ipi şaka yollu mescidin damına atınca hemen nereden geldiği belli olmayan büyük bir kuş gelip, ipi kapıp gider. Kadın bu ne biçim şaka diye kendi kendine söylenmeye başlayınca, müritler kadına itiraz etmemesi için işaret ettiler, kadında daha fazla bir şey demedi.

Hazreti Şeyh kadına dönerek.
– Hatun canını sıkma, ipliği satmaya gönderdim, parası gelsin ne kadar ettiyse alırsın. 
– Pekala, diyerek gider, ertesi gün gelir. 
– İplik satıldı mı? 
Abdülkadir Geylani Hazretleri:
– İplik satıldı, fakat parası henüz gelmedi. Bir hafta kadar bir zaman içinde gelir. 
Kadın bir hafta sonra gelir, para henüz gelmemiştir, kadına:
– Yarın gel, paranı al. 
Kadın, pazara niye gitmedim, şimdi param elimde olurdu hayıflana hayıflana evine gitmek üzere iken, Mürütler:
– Bir gün daha sabret bakalım mevla ne gösterecek, derken bu işin sade bir şaka olmadığının farkında idiler. 

Ertesi gün oldu. Abdülkadir Geylani Hazretlerinin huzuruna o ana kadar görülmeyen bir heyet geldi. Bin altın takdim ettiler. Müritler heyete bu kadar paranın ne olduğunu, niçin Şeyhe takdim ettiklerini sordular. Gelenler tüccar olduklarını belirterek:
Altınlar Hazreti Şeyhindir. Denizde yolculuk yaparken fırtına sebebiyle geminin yelkeni delindi, yol alamaz olduk, denizin ortasında kalacaktık. Kaptana bir çaresi yok mu diye sorduğumuzda:
– Altıyüz dirhem ip olsa geminin yelkenini onarır, yolumuza devam ederdik ama, şu anda nerede bulacağız, dedi.
Biz ellerimizi kaldırarak Allaha dua ettik ve duamızda:
– Ya Allah bize altıyüz dirhem kadar ip gönder, sana bin altın vereceğiz diye yalvardık. Bir de baktık ki, bir kuş gelip altıyüz dirhem ipliği geminin güvertesine bırakıp uçtu gitti. Şimdi o adağımızı yerine getirdik, dediler.

Tüccarlar ayrıldıktan bir müddet sonra, ihtiyar kadın gelip sordu.
– Para geldi mi efendim? 
Şeyh bin altını kadına verirken:
– Benim satışım seninki kadar kârlı olmuş mu? 

Kadın bir anda zengin olmuştu. Abdülkadir Geylani Hazretleri’ne teşekkür ederek huzurdan ayrıldı.

Hz Ebubekir ”Ağızdaki Taşın Hikmeti”

0

Birgün hazret-i Ebû Bekr ‘r.a.’, hazret-i Fahr-i âlem seyyid-i veled-i âdem Nebiyyi muhterem ve habîb-i mükerremin ‘s.a.v.’ huzûr-ı şerîflerinde, se’âdetle otururlarken; Bir bedbaht kötü huylu kimse; bir edebsizlik edip, Ebû Bekre dil uzatıp, yakışıksız sözler söyledi. Hazret-i Server-i kâinât; o edebsiz, Ebû Bekre edebsizlik etdikce; birşey söylemez, ba’zan da tebessüm eder idi. Hazret-i Ebû Bekr; o bedbaht ve edebsizin edebsizliği haddi aşınca; zarûrî olarak gadaba gelip, birkaç söz söyleyince; hazret-i Fahr-i kâinât, se’âdetle ve devletle yerinden kalkıp, gitdi. Hazret-i Ebû Bekr ‘radıyallahü teâlâ anh’ Sultân-ı Enbiyânın ardına düşüp, yetişdi ve dedi ki:

– Yâ Resûlallah! Niçin, bir hayâsız, edebsizlik edip, gönül incitirken, susu, birşey söylemediniz. Şimdi, ben ona söyleyince, kalkıp, gitdiniz; sebebi nedir.

Hazret-i Fahr-i kevneyn ve Resûl-i sakaleyn ‘s.a.v.’ buyurdu ki:

– Yâ Sıddîk! O hayâsız ve bedbaht sana dil uzatmağa başladığı zemân, Allahü teâlâ bir melek gönderdi ki, o kimseyi karşılayıp, kovacak idi. Sen, hemen gadaba geldin; söylemeğe başladın. O melek gidip, yerine iblîs geldi. İblîs-i la’înin olduğu yerde, ben durmam.

Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk ‘r.a.’ ondan sonra, vaktli vaktsiz söz söylememek için, mubârek ağzına bir taş koyar idi. Ne zemân söz söylemek lâzım gelse, evvelâ fikr ederdi. Bir söz söyliyeceği zemân, o sözü kendi kendine nice zemân düşünür, tefekkürden sonra, mubârek ağzından o taş parçasını çıkarıp, ne söz söyliyecek ise söyler idi. Sonra o taş parçasını mubârek ağzına alıp, tesbîh ve tehlîl ile meşgûl olurdu. Kimseye, hayrdan ve şerden dünyâ kelâmı söylemez, eğer kat’î lâzım ise ve çok efdal ise, söylerdi. Yoksa, gecede ve gündüzde tesbîh ve tehlîl ile meşgûl idi.

Kaynak:
Menakıb-i Çihar Yar-i Güzin

Hz Ömer: ”Ben Nuşirevan’dan adaletliyim”

0

Hazreti Ömer ve Sa’d İbni Vakkas Hazretleri, İran’a at satmaya gitmişlerdi. İran’a vardıkları zaman şehrin girişinde cirit oynayan bir kısım genç görüp seyre daldılar. Bir ara yabancıların kendilerini seyretmekte olduğunun farkına farkına varan gençlerden birisi yanlarına gelip “Bedeviler” gibi sözlerle hakaret ettikten sonra, satmak için getirdikleri ve üzerine bindikleri Arap atlarını ellerinden zorla aldılar.

Hazreti Ömer ve Sa’d ibni Ebi Vakkas Hazretleri ticaret maksadıyla geldikleri şehre meyüs ve mükedder vaziyette girdiler. Yanlarında yiyecek bir şeyleri olmadığı gibi paraları da kalmamıştı. Aç susuz akşam olmasını beklediler. Akşam olunca da bir hana vardılar. Kapıdan girer girmez hancı, misafirlerin yabancı olduğunu ve üzüntülü olduklarını anladı. Neden üzüntülü olduklarını sordu. Hazreti Ömer daha üzüntülü görünüyordu. O hiç konuşmadı. İbni Vakkas Hazretleri ise başından geçenleri hancıya dert yanarak anlattı. Hancı misafirlerini dinledikten sonra:
– Siz kederlenmeyin, bizim hükümdarımız son derece âdildir. Ya atlarınızı buldurur, yahut bedelini tazmin eder. Sizin anlattığınıza göre elinizden atları alan hükümdarın kendi oğludur. Ama o mutlaka bu meseleyi halleder, diyerek teselli verdikten sonra:
-Her sabah hükümdarımız pazar yerinde halkın önünden geçer ve halk ona dert ve dileklerini bildirirler. O da ne icab ediyorsa hemen yapar. Siz sabahleyin hemen pazar yerine gidin vaziyeti anlatın dedi.
Sabah, Hazreti Ömer ve arkadaşı pazar yerine çıkıp hükümdarı beklemeye başladılar. Biraz sonra hükümdar yanında tercümanları olduğu halde geldi. Herkes nesi varsa açık açık söylüyor o da gerekeni hemen orada yapıyor veya yapılmasını emrediyordu. Sıra Hz. Ömer ve İbni Vakkas’a geldi. Onlarda başlarından geçenleri anlattılar., atlarının bulunup geri veilmesini dilediler.
Hükümdar bunları dinleyince yüzü çok asıldı ve üzüntülü olduğu her halinden belli idi. Bir kese altın verdi ve atlarının da bulunacağını söyledi. Hükümdar tercüman vasıtası ile konuşuyordu, tercüman ise atı alanların hükümdarın oğlu olduğunu söylememişti. Hazreti Ömer ve Ebû Vakkas Hazretleri yine akşam kaldıkları hana geldiler. Bu sefer yanlarında paraları da vardı, karınları da toktu. Hancının parasını verdiler, o gece de orada kalıp sabahleyin yola çıkmayı düşünüyorlardı. Hancı ne olduğunu sordu. Onlar hükümdarla görüştüklerini ve atları bulacağını söylediler, dedi.
Hancı birden öfkelendi ve :
-Demek kendi oğlu olduğu zaman iş değişiyor, dedi.
Sabah oldu bu sefer hükümdarın karşısına hancı çıkıp:
-Hükümdarım, suçu işleyen başkası olur ceza verirler de, sizin oğlunuz olursa cezasız kalır öyle mi? dedi.
Nuşirevan bunu duyunca rengi değişti ve çok sinirli olduğu besbelli idi:
-At sahipleri yarın şehir terketsinler… Fakat biri şehrin kuzey, biri güney kapısından çıksın dedi.
Sabah oldu ve atların değerinden fazla para verdi. Hazreti Ömer ve Ebû Vakkas Hazretleri şehri terkediyorlardı. Bir de ne görsünler, şehrin bir kapısına atı alan genç, diğer kapısına ise hükümdara yanlış bilgi veren tercüman asılmışlar ve ölmüşler bile…
Fakat ne yazıktır ki, adaletiyle meşhur bu hükümdara iman nasip olmamış ve Efendimiz (s.a.v.) imansız gittiklerine teessüf ettiği isimler arasında bunu da saymıştır.
Aradan zaman geçti, Hazreti Ömer Halife-i İslâm , Sa’d ibni Ebi Vakkas ise Mısır valisi oldu. Mısır’i İslamlaştırma ameliyesinde bir de cami yapılacaktı. Bu camiye en müsait yer ise bir yahudinin yeri idi. Mısır valisi yahudinin yerine cami yapımına başladı. Yahudi çaresiz bir şekilde düşünürken müslümanlardan bir zat:
-Nedir senin bu halin? diye sordu.
O:
-Bir evim vardı, başka bir şeyim yoktu. Vali şimdi oraya cami yapıyor. Ben ne yapabilirim? Şimdi açıkta kaldım, dedi.
Müslüman ona:
-Sen git Medine’ye… Orada Halife Ömer vardır. Derdinei ona anlat. Senin derdine mutlaka çare bulur, dedi.
Yahudi daha islamiyetin nasıl bir din olduğunu bilmiyordu. Medine’ye vardı. Halife’yi sordu, bahçede olduğunu söylediler. Gitti Bahçeyi buldu. Baktı ki, oarad bir adam çalışıyorYanına yaklaşıp:
-Ben Halife Ömer’le görüşmek istiyorum, dedi.
Ona göre hükümdarın tarlada ne işi vardı. Karşısındaki:
-Derdini anlat! Ömer benim, dedi.
Yahudi derdini anlatıp, bir çare bulunmasını söyleyince Hazreti Ömer, öfkelibir şekilde , bir kemiğin üzerine bir şeyler yazıp adamın eline verdi:
-Götür bunu valiye ver, dedi.
Yahudi bu yazışmadan pek bir şey anlamamıştı. Bundan bir şey çıkmaz, diyordu kendi kendine…
Mısır’a gelip kemiği Sa’d ibni Ebi Vakkas’a verince, vali çok korkmuştu. Hemen evi eskisinden daha güzel bir şekilde tamir etti ve yahudiye verdi. Hemde memnun etmek için bir miktar yardımda bulundu. Hazreti Ömer’in gönderdiği kemiğin üzerinde sadece şu iki kelime yazılı idi:
-Ben Nuşirevan’dan daha adilim!… 

Hz Muhammed (sav)’in Bizans imparatoru Herakleios’a mektubu – “Bismillâhirrahmânirrahîm. Allah’ın kulu ve elçisi Muhammed’den Bizans imparatoru Herakleios’a,

0

Bizans imparatoru Herakleios’a elçi olarak Dihye b. Halife el-Kelbî görevlendirildi. Burada davet mektuplarına örnek olmak üzere yer verilecek olan mektup şöyleydi:

Bismillâhirrahmânirrahîm. Allah’ın kulu ve elçisi Muhammed’den Bizans imparatoru Herakleios’a,

Hidayete uyanlara selâm olsun. İslam’ı kabul et ki kurtuluşa eresin ve Allah da ecrini iki kat versin. Eğer kabul etmezsen sorumluluğun altındaki insanların (Erîsîyyîn) günahını sen çekersin. “Ey Ehl-i Kitap! Sizin ve bizim aramızda müşterek olan söze gelin: Sadece Allah’a kulluk edelim ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da birimiz diğerini rab edinmesin. Eğer yüz çevirirlerse `şahid olun biz Müslümanız’ deyiniz.” (Âl-i İmrân 3/64)

Bir grup filozof, Mevlana Celaleddin Rumi’ye gelerek birkaç sual sormak istediklerini bildirdiler. Niyetleri, bir şeyler öğrenmek değil, Müslümanları dinleri hakkında şüpheye ve fitneye düşürmekti. Mevlana, adamların halini hiç beğenmedi, onları üstadı Şems-i Tebrizi’ye gönderdi. Bunun üzerine gruptakiler onun yanına gitti.

0

Bir grup filozof, Mevlana Celaleddin Rumi’ye gelerek birkaç sual sormak istediklerini bildirdiler. Niyetleri, bir şeyler öğrenmek değil, Müslümanları dinleri hakkında şüpheye ve fitneye düşürmekti. Mevlana, adamların halini hiç beğenmedi, onları üstadı Şems-i Tebrizi’ye gönderdi. Bunun üzerine gruptakiler onun yanına gitti.

Şems-i Tebrizi mescitte talebelere ders veriyordu. Konu teyemmüm abdestiydi; talebelere bir kerpiçle teyemmüm abdestinin nasıl alınacağını gösteriyordu. Gelen grup üç sual sormak istediğini belirtti.

Şems-i Tebrizi, “Sorun” dedi. Adamlar içlerinden birini sözcü seçtiler.

Adam ilk olarak şunu sordu: “Siz Müslümanlar Allah var dersiniz, ama Allah’ı göstermezsiniz; varsa gösterin, görelim ki inanalım, görmediğimiz bir şeyin varlığına neden hangi mantıkla inanalım ki?” dedi.

Şems-i Tebrizi, “Öbür sorunu da sor!” dedi.

Filozof, “Sizler şeytanın ateşten yaratıldığını söylüyor, sonra da onun ahirete cehenneme atılıp ateşle azap edileceğine inanıyorsunuz. Hiç ateş ateşe azap eder, acı verir mi?” diye sordu.

Şems-i Tebrizi, “Peki, diğer sorunu da sor!” dedi.

Filozof, “Sizler ‘Herkes dünyada yaptıklarının cezasını ahirette çekecek, orada mahkeme kurulacak, hesap sorulacak’ diyorsunuz. Bırakın insanları, nasıl isterlerse öyle özgür yaşasınlar, ne istiyorlarsa yapsınlar; mahkemeye ne gerek var?” dedi.

Adam sorularını tamamlamıştı. Şimdi bunların cevabını istiyordu. Kendine göre cevap verilmeyecek sorular sormuştu. Herkes Şems-i Tebrizi’ye bakıyordu. O ise gayet sakindi. Yerinden kalktı, filozofun yanına geldi ve elindeki kerpici adamın başına vurdu. Filozof “Vah başım” diyerek başına sarıldı. Şems-i Tebrizi çok şiddetli vurmamış olsa da adamın canı yanmış ve başı biraz şişmişti. Adam bir sağa bir sola baktı, bu kadar insana birkaç kişi ile yapacağı bir şey yoktu. Hemen dışarı çıktı, başını tutarak o bölgedeki Kadı’ya (Hakim’e) şikayete gitti. Şems-i Tebrizi’yi Kadı’ya şikâyet etti.

Kadı, “Bu nasıl olur” diyerek Şems-i Tebrizi’yi mahkemeye çağırttı. Durumu sordu. Şems-i

Tebrizi, “Ben ona kötülük etmedim, sadece sorduğu sorulara cevap verdim” dedi.

Kadı, “Bu nasıl cevap vermektir. Adam acı içinde kıvranıyor, senden şikâyetçidir, işin aslı nedir?” diye sordu.

Şems-i Tebrizi şöyle anlattı:

“Efendim, bu adam bana ‘Allah varsa göster, göreyim ki inanayım’ dedi. Ben de buna, ‘Olan her şey baş gözü ile gözükmez, işte misali’ dedim; başına darbe vurup acıttım. Şimdi bu felsefeci, başındaki acıyı göstersin de görelim. Eğer başında bir acı yoksa niçin beni şikâyete geldi? Varsa göstersin!” dedi. 
Filozof, şaşırarak, “Başımda acı var ama gösteremem” dedi. Şems-i Tebrizi de, ‘İşte bu acı gibi, Allah Teala da vardır, fakat kafa gözüyle görülmez, O ancak akılla bilinir, kalple tanınır, ruhla sevilir, ahirette nurla görülür” dedi.

Şems-i Tebrizi ikinci soruya verdiği yanıtı şöyle açıkladı:

“Bu adam, sizler ‘Şeytan ateşten yaratıldı, ahirette ateşe atılacak ve ateşle azap görecek’ diyorsunuz; ateş ateşe ne zarar verir ki?’ dedi. Ben de topraktan yaratılan bu insana topraktan yapılmış bir kerpiçle vurdum. Ona, ‘Bak toprak toprağa nasıl acı veriyor, biraz daha hızlı vursaydım öldürürdü, demek ki ateş ateşe azap eder demek istedim’ dedi.
Şems-i Tebrizi üçüncü sorunun cevabını şöyle açıkladı:

“Bu adam bana, ‘Bırakın insanları dünyada herkes istediğini yapsın, niçin ahirette mahkeme, hesap ve ceza var?’ dedi. Ben de onun başını vurmak istedim ve vurdum. O niçin hemen mahkemeye koştu? Ben ona şunu demek istedim:

“Bu dünya da herkes istediğini yaparsa âlemi zulüm kaplar. Kendisine zulüm yapılan çok insan var ki zayıftır, zalimden hakkını alamaz. Herkes mahkeme bulamaz. İşte Allah ahirette mahkeme kurup herkese yaptığının hesabını soracak, zalimden mazlumun hakkını alacak, gereken cezayı verecek ve adalet yerini bulacak” dedim.
Felsefeci bu güzel cevaplar karşısında hayret etti, mahcup oldu söz söyleyemez hale düştü. Hâkime dönüp,

“Ben sorduğum soruların cevaplarını şimdi anladım” dedi.

Nemrud, ona karşı gelen Hz İbrahim peygamberin ateşte yakılması emrini vermiş. Bu sırada göklere kadar varan ateşe doğru bir karınca ağzında küçücük bir damla su ile telaşla gidiyormuş. Başka bir karınca onun bu telaşını görüp sormuş:

0

Nemrud, ona karşı gelen Hz İbrahim peygamberin ateşte yakılması emrini vermiş. Meydanda odunlardan büyük bir yığın yapıp odunları tutuşmuşlar. O kadar büyük bir alevmiş ki bulutlara kadar yükselmiş. Bütün hayvanlar ateşten korkmuş kaçmış.  Nemrud, ne güçlü bir kral olduğunu herkes anlasın, görsün istemiş. Nemrud’un askerleri İbrahim peygamber’i mancınıkla ateşin tam orta yerine atacaklarmış.

Bu sırada göklere kadar varan ateşe doğru bir karınca ağzında küçücük bir damla su ile telaşla gidiyormuş. Başka bir karınca onun bu telaşını görüp sormuş:

 – Acele ile nereye gidiyorsun?

Telaşla yetişmeye çalışan karınca, ağzındaki bir damla suyu ellerinin arasına alıp cevap vermiş:

– Haberin yok mu? Nemrud, İbrahim peygamberi ateşe atacakmış.  Meydana ateşin olduğu yere su götürüyorum.

Diğer karınca kahkahalarla gülerek demiş ki:

– Senin yanan büyük ateşten haberin yok mu? Ateşe hiç bakmadın mı? Ne kadar büyük, senin bir damla suyun ateşe ne yapabilir ki?

Bir damla su taşıyan karınca:

– Olsun, hiç olmazsa hangi taraftan olduğum anlaşılır.

Hz Vahşi nasıl müslüman oldu? – Mekke’nin fethinden sonra, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, Hz. Hamza’nın katili Vahşi bin Harb’e haber göndererek, onu İslam’a davet etti. Vahşi, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme şu haberi gönderdi:

0

Mekke’nin fethinden sonra, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, Hz. Hamza’nın katili Vahşi bin Harb’e haber göndererek, onu İslam’a davet etti. Vahşi, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme şu haberi gönderdi:

-“Ey Muhammed! Sen beni İslam’a nasıl davet edersin? Hâlbuki senin söylediğine göre, adam öldüren veya Allah’a ortak koşan veya zina eden bir kimse, günahlarla karşı karşıya gelir. Onun için kıyamet gününde azap kat kat verilir. O azapta, rezil ve zelil olarak kalır. Ben ise bütün bunları yaptım. Acaba benim için bir ruhsat var mıdır?”

Bunun üzerine, Allah-u Zülcelal, Furkan Suresi’nin şu ayetlerini nazil etti: “Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışlarda bulunanlar başka; Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.” [Furkan: 70}

Bunları duyan Vahşi: “Ey Muhammed! Ancak tevbe eden, iman eden, salih amel işleyenleri istisna eden şart şiddetli bir şarttır. Belki de ben buna güç yetiremeyeceğim.” Diye, haber saldığında,

Allah-u Zülcelal Nisa suresinin şu ayetlerini nazil etti: “Doğrusu Allah, kendisine ortak koşulmasını asla affetmez. Ondan başkasını (diğer günahları) ise dilediği kimseler için bağışlar Ve mağfiret buyurur. Her kim, Allah’a şirk koşarsa gerçekten pek büyük bir günah ile iftira etmiş olur.” (Nisa; 48}

Yine, Vahşi bin Harb şöyle haber gönderdi: “Ey Muhammed! Görüyorum ki bu da Allah’ın isteğinden sonra olur. Bilmiyorum, Allah beni affeder mi, affetmez mi? Bundan başkası var mıdır?”

Bunun üzerine Allah-u Zülcelal, Zümer suresinin şu ayetlerini nazil etti: “De ki; ‘Ey nefisleri aleyhine ileri gitmiş olan kullarım, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz, Allah tüm günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan ve çok esirgeyendir.” (Zümer; 53)

Vahşi bin Harb, bunları duyunca: “Evet” dedi ve müslüman oldu Halk: “Ey Allah’ın Resulü! Vahşi’ ye isabet eden bize de isabet etmiştir. Yani, bizler de onun gibi günah işlemişizdir” dediler.

Bunun üzerine, Hz.Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu. “Bu ayetin muhatabı, sadece Vahşi değil, bütün Müslümanlardır.’ (Taberani)

Musa aleyhisselam bir gün Allah-u Zülcelal’e. – Ya Rabbi! Senin sevdiklerini, sevmediklerinden nasıl ayırt edeceğim? Diye sordu. Allah-u Zülcelal. – Ey Musa! Ben sevdiklerime iki alamet bağışlarım, buyurdu. Musa aleyhisselam:

0

Musa aleyhisselam bir gün Allah-u Zülcelal’e.

– Ya Rabbi! Senin sevdiklerini, sevmediklerinden nasıl ayırt edeceğim? Diye sordu. Allah-u Zülcelal.

– Ey Musa! Ben sevdiklerime iki alamet bağışlarım, buyurdu. Musa aleyhisselam:

– Ya Rabbi! Bu alametler nedir? Deyince, Allah-u Zülcelal şöyle buyurdu:

– Ey Musa! Birinci alamet olarak, ona beni zikretmeyi ilham ederim de böylece (o beni zikrettiği için ben de) göklerde ve yeryüzünde onu anarım. İkinci alamet olarak da onu haramlardan ve gazabımdan uzak tutarım ki, azabıma ve belama çarpılmasın. Buna karşılık, nefret ettiğim kula da iki alamet veririm. Musa aleyhisselam:

– Ya Rabbi! O alametler nedir? Diye sorunca, Allah-u Zülcelal Söyle buyurdu:

Ey Musa! Nefret ettiğim kula, birinci alamet olarak, beni zikretmeyi unuttururum. İkinci alamet olarak da onu, nefsinin arzuları ile başbaşa bırakırım ki, haramlarıma düşerek gazabıma uğrasında azabıma ve belalarıma çarpılsın.

Hz. Musa A.S. dedi ki: Ey soru ve hesap gününün sahibi olan Allah’ım; yapıp dizdin, neden yine bozar, yıkarsın? Cana canlar katan erler ve dişiler yaratırsın… Sonra bunları yıkar mahvedersin; neden? Hakk Teala dedi ki:

0

Hz. Musa A.S. dedi ki:
Ey soru ve hesap gününün sahibi olan Allah’ım; yapıp dizdin, neden yine bozar, yıkarsın? Cana canlar katan erler ve dişiler yaratırsın… Sonra bunları yıkar mahvedersin; neden?
Hakk Teala dedi ki:

— Bu suali inkâr yüzünden yahut gafletle ve nefsine uyarak sormuyorsun, biliyorum. Yoksa hoş görmez, gazap eder, bu soru yüzünden seni incitirdim… Fakat bizim işlerimizdeki hikmetleri, varlık sırlarını araştırıyorsun, bunları bilip sonra da halka bildirmek ve her ham kişiyi bu suretle olgunlaştırmak istiyorsun… Sen bildiğin halde, halka da bildirmek için sormaktasın. Çünkü bu sual yarı bilgidir. Hiç bilmeyen, bu bilgiden dışarıda kalan; bu soruyu soramaz. Sual de bilgiden doğar, cevap ta… Nitekim diken de toprakla sudan biter, gül de! Hem sapıklık bilgiden olur, hem doğru yolu buluş! Nitekim acı da rutubetten hasıl olur, tatlı da!
Hakk kelimi de; acemilere bu sırrı bildirmek, onları faydalandırmak için kendini acemi yerine koydu. Biz de kendimizi ondan daha acemi yapalım da, bilmez gibi, cevabını dinleyelim!
Hak Teala buyurdu ki:

Ey akıl sahibi Musa! Mademki sordun, gel de cevabını duy! Ey Musa; yere bir tohum ek de, bunun sırrını anla, insafa gel!

Musa; tohum ekti, ekin bitti, kemale gelip başaklandı, güzelce ve düzgünce yetişti. Orağı alıp biçmeye başladı. Gaybdan kulağına bir ses geldi:

— Neden ekiyor, büyütüyorsun da kemale gelince kesiyor, biçiyorsun?
Musa dedi ki:

— Yarabbi! Burada tane de var, saman da! Onun için kesiyorum. Çünkü tanenin saman ambarına konması layık değil, saman da buğday ambarına konursa yazık olur! Bu ikisini karıştırmak hikmete uygun olmaz, mutlaka eleyip ayırt etmek gerekir.

— Bu bilgiyi sen kimden aldın da bir harman meydana getiriyorsun?

— Allah’ım, bana bu temyizi (ayırma-fark etme) sen verdin, dedi Musa.

— Öyle ise; nasıl olur da bende temyiz olmaz? Halk arasında temiz ruhlar da vardır, topraklara bulanmış kara ruhlar da! Bu sedeflerin hepsi bir değil! Birisinde inci var, öbüründe boncuk! Buğdayları samanlardan ayırmak nasıl lüzumlu ise, bu iyiyi de kötüden ayırmak vaciptir! Bu âlem halkı; hikmet hazineleri gizli kalmasın, meydana çıksın diye yaratılmıştır. Ben bir hazineydim, hem de gizli, bunu duy da cevherini kaybetme, meydana çıkar!

Hz Muhammed’in (s.a.v) hayvanlar hakkındaki sözleri

0

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem eşsiz bir şefkat ve merhamet sahibiydi. Onun engin şefkatinden hayvanlar da nasibini almıştı.

Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem, bir gün bir bahçeye uğramıştı. Orada bulunan bir deve, Peygamber Efendimiz’i görünce acıklı acıklı inledi ve gözlerinden yaşlar süzüldü. Efendimiz, devenin yanına gidip, boynunu okşayınca deve sâkinleşti. Rasûlullah Efendimiz:

“Bu deve kimindir?” diye sordu. Medîneli bir delikanlı yaklaştı ve:

“Benimdir ey Allâh’ın Rasûlü!” dedi. Peygamberimiz:

“Sana lutfettiği şu hayvan hakkında Allah’tan korkmuyor musun? O senin, kendisini aç bıraktığını ve çok yorduğunu bana şikâyet ediyor.” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 44/2549)

Yine Allah’ın Resulü bir gün yolda giderken binek hayvanlarının üzerinde oldukları hâlde durmuş muhabbet eden bir gruba rastlamıştı. Efendimiz onları böyle yapmamaları için uyararak şöyle buyurdu:

“Hayvanlarınıza, güzellikle, onları fazla yormadan binin ve (kullanmadığınız zaman da) güzel bir şekilde bırakıp istirahat ettirin! Onları, yollardaki ve sokaklardaki konuşmalarınız için kürsü edinmeyin (sırtlarında durup sohbet etmeyin). Nice binilen hayvan vardır ki, sırtına binenden daha hayırlıdır ve Allah -Tebâreke ve Teâlâ-’yı ondan daha çok zikretmektedir.” (Ahmed, III, 439)

Allah’ın Resulü Hac yolculuğu esnasında bir gölgeye sığınmış, uyumakta olan bir ceylan gördü. Ashâbından birini ceylanın yanında bekçilik etmesi için vazifelendirerek kimsenin onu rahatsız etmemesini sağladı. (Muvatta, Hacc, 79; Nesâî, Hacc, 78)

Fetih günü on bin kişilik muhteşem ordusuyla Mekke’ye doğru ilerlerken yolda yavrularını emzirmekte olan bir köpek gördü. Hemen ashâbından birini bu hayvanların başına nöbetçi dikti. (Vâkıdî, II, 804)

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- merhametli ve merhametsiz kişilerin durumunu hadîs-i şerîflerinde şöyle açıklamışlardır:

“Günahkâr bir kadın, çölde susuzluktan dili ile kumları yalayan bir köpek görmüştü. Ona merhamet edip ayakkabısı ile kuyudan su alarak köpeğin susuzluğunu giderdi. Cenâb-ı Hak da, bu kadının günahlarını affetti.

Diğer bir kadın da, kedisini umursamayıp aç bırakmıştı. (Hattâ yerin haşerâtını yemesi için bile ona müsâade etmemişti. Nihâyet) kedi açlıktan öldü. O kadın da bu merhametsizliği dolayısıyla cehennem yolcusu oldu!” (Buhârî, Enbiyâ 54)

Hesap gününde Allah-u Zülcelal, Nuh aleyhisselam çağıracak. Nuh aleyhisselam, insanların içinden çıkıp Allah-u Zülcelal’in huzuruna geldiğinde, Allah-u Zülcelal ona şöyle seslenecek:

0

Hesap gününde Allah-u Zülcelal, Nuh aleyhisselam çağıracak. Nuh aleyhisselam, insanların içinden çıkıp Allah-u Zülcelal’in huzuruna geldiğinde, Allah-u Zülcelal ona şöyle seslenecek:

Ya Nuh! Sen kavmine, benim emirlerimi tebliğ ettin, duyurdun mu? O da:

Evet ya Rabbi, tebliğ ettim, deyince, Allah-u Zülcelal onun kavmini çağıracak ve şöyle soracaktır:

Nuh Peygamber, size benim emir ve yasaklarımı tebliğ etti mi? Onlar ise korkudan:

Hayır ya Rabbi, biz bir şey duymadık! Derler.

Halbuki, Nuh aleyhisselam çok uzun seneler, onları Allah’ın dinine davet etmişti de onlar ona inanmamışlardı. Bunun üzerine Allah-u Zülcelal, yine Nuh aleyhisselam çağırıp ona:

Ya Nuh! Bunlara dinimi tebliğ ettiğine dair şahidin var mı? Diye sorar. O da:

Evet, ya Rabbi! Der. Allah-u Zülcelal:
Senin şahidin kimdir? Deyince, Nuh aleyhisselam: Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellemin ümmetidir, der. Nuh aleyhisselamın kavmi, bu sefer şöyle derler:

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellemin ümmeti, en son ümmettir. Nuh Peygamber, Adem aleyhisselama yakın dünyaya geldi. Nuh Peygamberle, Muhammed sallallahu aleyhi vesellem ümmeti arasında, bu kadar zaman farkı var. Onlar bizim üzerimize nasıl şahit olurlar? Nuh aleyhisselam:

Onlar şahitlik ediyorsa sizin diyeceğiniz bir şey yoktur, der.

Nuh Peygamber, Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellemin ümmetini şahit olarak Allah’ın huzuruna getirir ve:

Siz, kavmime Allah’ın emirlerini tebliğ ettiğime dair, şahitlik ediyor musunuz? Der. Onlar da:

Evet, şahitlik ediyoruz. Çünkü Kur’an’da bir ayette şöyle buyurulur: “And olsun, Biz, Nuh’u, kendi kavmine gönderdik!” (Nuh; 1) dolayısıyla biz, onun Allah’ın emir ve nehiylerini tebliğ ettiğine şahitlik ediyoruz, derler.

Musa aleyhisselam zamanında bir adam, Allah-u Zülcelal’e ne kadar çok tevbe etse de tevbesini bozuyordu. Tevbe ediyor, tekrar bozuyordu. Bu böyle yirmi sene devam etmişti.

0

Musa aleyhisselam zamanında bir adam, Allah-u Zülcelal’e ne kadar çok tevbe etse de tevbesini bozuyordu. Tevbe ediyor, tekrar bozuyordu. Bu böyle yirmi sene devam etmişti. Allah-u Zülcelal, Musa aleyhisselama vahyederek şöyle buyurdu: “Ey Musa! Ona söyle, Ben ona gazaplandım.”

Musa aleyhisselam o kula, bunu söyleyince; o kul, Allah-u Zülcelal’e daha çok yalvarmaya başladı: “Ya Rabbi, senin hazinelerin doludur. Merhamet sahibisin. Sen affedicisin… Ya Rabbi, eğer beni affetmiyorsan, bütün kullarının günahlarını yüklenip ben onların yerine cehennemde yanayım, diye dualar etti.

Allah-u Zülcelal, yine Musa aleyhisselama vahyederek: “Ben o kulumu affettim. O kulum o kadar cömert iken, Ben ondan daha cok cömerdim. Onu af ve mağfiret ettim.”

Hz Ali ile Üzüm Hikayesi

0

Hz. Ali bir Hristiyana misafir oldu. Adam üzüm getirdi. Hz. Ali üzümü yedi. Sonra üzümden yapılmış şarap getirdi.
Hz. Ali buyurdu ki : Haramdır.
Hristiyan dedi ki : Siz Müslümanlara şaşarım. Üzüm helal, içki haram. Halbuki bu, bundan yapılıyor.
Hz. Ali buyurdu ki : Eşin var mı. Var.
Kızın var mı. O da var. ikisi de gelsin buraya.
Eşi ve kızı gelince Hz.Ali buyurdu ki :
Bu kız bu annedendir, ama görüyorsun ki Allah annesini sana helal kızını ise haram kılmıştır.
Hristiyan dedi ki :
Şehadet ederim ki Allah Birdir ve Muhammed Onun kulu ve Resulüdür ve Sen Onun Halifesisin.
Müslümanlığını ilan etti.

x