Allahü teâlâ ilâhlık makâmında tecelli buyurup, yedi kat gökleri sağ kudreti dâhiline ve yedi kat yeri sol kudreti dâhiline alıp der ki: (Ey alçak dünyâ! Senin içinde rablık da’vâsı edenler ve ahmakların rab tanıdıkları âcizler nerededir ve senin güzel ve latif görünerek aldatdığın ve âhireti unutdurduğun kimseler nerededir?) Bundan sonra kahr, yok edici kuvveti ve hikmeti ile iftihâr eder. Sonra, Mü’min süresinde bildirildiği gibi, meâlen, (Mülk kimindir) der. Hiç kimse cevâb vermez. Kahhâr olan Allahü teâlâ kendi kendine meâlen, (Vâhid ve kahhâr olan cenâb-ı Allahındır) buyurur.
Bundan sonra evvelkinden dahâ büyük bir irâde ve kudret-i ilâhiyye zâhir olur. Sonra meâlen, (Ben azimüşşân, Melik-ü deyyânım | Ya’ni kıyâmet gününün tek hâkimi ve sâhibiyim|. Benim verdiğim rızkı yiyip de, bana ortak koşanlar ve benden gayrı, putlara ibâdet edenler nerededirler? Benim verdiğim rızk ile kuvvetlenip de âsi olan cebbâr ve zâlimler nerededirler? Kibrlenen ve öğünenler nerededirler? Şimdi mülk kimindir?) buyurur. Buna cevâb verecek kimse bulunmaz. Hak sübhânehu ve teâlâ, murâd etdiği bir zemân kadar bekler, sessizlik olur ki, o zemân, Arş-ı a’lâdan makâm-ı ehâdiyyete kadar düşünen ve görünen bir canlı yokdur. Zirâ cenâb-ı Hak, hüri ve gılmânın da Cennetlerinde rühlarını kabz etmişdir.
Bundan sonra Allahü teâlâ, Cehennem derekelerinden, çukurlarından olan Sakardan bir kapı açar. Oradan ateş fışkırır. İşte bu ateş, her şeyi yakdığı gibi, ondört denizi kurutup, yeryüzünü kapkara eder ve gökleri sarı zeytinyağı yâhud erimiş bakır gibi bir hâle koyar. Sonra, ateşin şiddeti göklere yakın olduğu vakt, Allahü teâlâ öyle bir dehşet ile men’ eder ki, temâmen söner. Ateşden hiç eser kalmaz.
Bundan sonra, Allahü teâlâ, Arş-ı a’lânın hazinelerinden birini açar. Onda hayât denizi vardır. Bu deniz, Allahü teâlânın emri ile yer üzerine şiddetli yağmur yağdırır. Yağmur, o derece devâm eder ki, yeryüzünü kaplayıp, kırk arşın kadar yukarı yükselir. O zemân, toprak olmuş olan insanlar ve hayvanlar, ot gibi biterler. Zirâ, hadis-i şerifde buyuruldu ki: (İnsan kuyruk sokumu kemiğinden yaratılmışdır. Sonra yine ondan yaratılacakdır). Diğer bir hadis-i şerifde, (Kişinin her yeri mahv olup çürür. Lâkin, kuyruk sokumu kemiği çürümez. İnsan ondan çıkmışdı. Yine ondan iâde olunur) buyuruldu. [Bu kuyruk sokumu kemiği omurganın son kemiğidir.) Nohud kadar bir kemikdir ki, içinde iliği olmaz
Canlılar ve bütün parçaları, mezârlarında yeşil ot gibi biter. Her biri o kemikden neş’et ederler. Ba’zısı ba’zısına girmiş ağ örgüsü gibi dolanmış olur ki, birinin başı diğerinin omuzunda, öbürünün eli, diğerinin sırtında olarak insanın çokluğundan böyle girift olurlar. Allahü teâlâ Kaf süresinin dördüncü âyetinde meâlen, (Hakikaten biz biliriz ki, arz onlardan birini noksân etmez. Zirâ, bizim indimizde mahfüz kitâb vardır. Ya’ni biz yaratdıklarımızın hepsini biliriz) buyurur.
Allahü teâlâ, Arş-ı a’lânın altında bir latif rüzgâr esdirir. Bu rüzgâr yeryüzünü baştanbaşa kaplar. Yeryüzü toz gibi ince kum hâline girer.
Bundan sonra, Allahü teâlâ, İsrâfil aleyhisselâmı diriltir. Kudüs şehrindeki mubârek taşdan sür üfürülür. Sür, nürdan boynuz gibi bir mahlükdur ki, ondört parçadır. Bir parçasında karada olan hayvanların adedince delikler vardır. Karada olan hayvânâtın rühları onlardan çıkar. Arı sesi gibi sesler işitilir. Yerle gök arasını doldurur. Sonra her bir rüh kendi cesedlerine girerler. Hak sübhânehu ve teâlâ bunlara kendi cesedlerini ilhâm eder. Hattâ dağlarda ölmüş olan, vahşi hayvanların ve kuşların yimiş olduğu insanların rühları, kendi cesedlerini bulur. Nitekim Allahü teâlâ Zümer süresinin altmışikinci âyetinde meâlen, (Kıyâmetin yok edici sürundan sonra, ikinci bir sür üflenir. Bu sese bütün beşeriyyet tâbi olur. Bu emr ile kalkıp, hâzır olurlar) buyurur.
