Yazar: admin

Gene bir şehrin harabesi ortasında Moğollar bir müezzini minareye çıkıp ezan okumaya mecbur ettiler. Müthiş istilacıların gittiğini zanneden Müslümanlar saklandıkları yerlerden çıktılar ve katlolundular. Moğollar bir şehrin harabesini terk ettikleri zaman mevcut bütün mahsulatı çiğniyorlar ve yakıyorlardı. Bu suretle kurtulanlar açlıktan ölmeye mahkum oluyorlardı. Ürgenç şehrinin uzun süren müdafaasında kaynak sıkıntısı çektiklerinde, şehrin kalesi üzerinde bir bent yapmak zahmetine katlandılar ve evlerin enkazını suya boğdular. Amu Nehri mecrasının bu suretle değiştirilmesi coğrafyacıları uzun müddet şaşırttı. Öyle ayrıntılar var ki bugün üzerinde düşünülemeyecek derecede korkunçtur. Harp son raddesine kadar görüldü, öyle bir harp ki, benzerine daha sonra ancak Avrupa harbinde erişilebildi.…

Read More

Türkmen adını yazılı olarak en erken gördüğümüz yerlerden biri Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lugati-t Türk adlı eseridir. Türklere neden bu ismin verildiğini güzel bir hikaye anlatır. Zülkarneyn ile Türkler arasında geçen bir mücadelede sayıları çok azalmış olan Türkler, Zülkarneyn’in eline düşerler. Onların üzerinde Türk olduklarına dair deliller bulan Zülkarneyn, onlara Farça ”Türke benzeyen” anlamında Türkmanend demiştir. Bunu, Necip Asım gibi sonundaki -man eki dolayısı ile ”Türk adamı, eri” şeklinde yorumlayanlar da olmuştur. Jean Deny Türkçe’deki -man ekinin büyüklük, çokluk anlamına geldiğini vurgulamış ve Türkmen isminin koyu Türk, saf Türk anlamına geldiğini iddia etmiştir. Faruk Sümer ise İslamiyet’i kabul eden Türklerin diğer…

Read More

Kanuni İstanbul’daki elçileri törenle kabul etmişti. Bu arada Alman İmparatoru Şarlken’in sefiri de merasim salonuna girdi, fakat her ülkenin elçisinin oturması için yer ayrıldığı halde kendisinin yeri olmadığını gördü. Şarlken’in elinde esir olan Fransa Kralı Fransuva yüzünden Kanuni ile imparator Şarlken’in arası açıktı. Bunu kasten yapıldığını anladı, hemen paltosunu yere koyarak üzerine oturdu. Tören bitince padişahtan müsaade alarak paltosunu almaksızın yürüdü gitti. Salon kapısından çıkarken teşrifatçılardan biri yaklaştı: ”-Sefir cenapları, paltonuzu unuttunuz.” ”Hayır efendim, unutmadım. Yanlız bizim diyarda oturduğumuz yeri yükleyip götürmek adetimiz değildir.” Bu cevap Türk Asrının Sultanına arz edilince Cihan Padişahı elçiyi takdir etti: ”-Kendisini saydırmayı bu kadar…

Read More

Yavuz Sultan Selim, Mısır seferi için yola çıkmış ve Gebze yakınlarında bağlık bahçelik bir arazide mola vermişti. Etrafta üzüm bağları ve elma bahçeleri vardı. Askerlerini kontrol etmek amacıyla Yeniçeri Ağasını yanına çağırdı: ”-Bütün askerlerin heybeleri aransın. Heybesinde çalıntı bir meyve veya başka bir şey çıkan askeri bana getirin.” Yeniçeri Ağası, saatler boyunca askerlerin heybesini arattı. Ancak hiçbir askerin heybesinde meyveye veya çalıntı bir şeye rastlanmadı. Durum, Yavuz’a bildirildiğinde, padişahın sevincine diyecek yoktu. Çok rahatladı, askerleriyle gurur duydu ve Allah’a şöyle şükretti: ”Allah’ım sana sonsuz şükürler olsun. Bana haram yemeyen bir ordu verdin. Eğer askerim içinde tek bir kişi dahi, sahibinden…

Read More

Yahudiler, Kutsal Ahit Sandığı’nın yeniden bulduklarında Rabb’in onlarla tekrar konuşacağına mı inanıyor? Evet. İsrailoğullarının kutsal kitabı böyle diyor. Ayrıca dini tarihleri de bu minvalde anlatımlarla dolu. Savaş meydanlarında, önemli kararlarda, sandıktan gelen sese göre doğru ya da yanlış yaptıklarını anlıyorlardı. Savaşa gittiklerinde onu el üstünde taşıyor, sandıktan bir ses işittiklerinde muzaffer olacaklarını düşünüyorlardı. Aslında bu inanç Mısır’da da vardı. Paganizm 2′ kitabımda anlattığım gibi, Eski Mısır’da rahipler tanrı heykelini yılın belli günlerinde bir sandığa koyup gezdiriyordu. Halk da sandığa yaklaşıp soru soruyordu. Sandığın içinden tıkırdılar gelirse soru soran kişi bir yanıt aldığını düşünüyordu. İsrailoğulları, kendileri için bu kutsal olan emaneti…

Read More

Abdullah İbn Abbas ile Süddi’nin  (şöyle dedikleri) nakledilmiştir: ”Karun, fahişe bir kadına mal verip ona; insanların ileri gelen bir topluluğu arasında iken Hz Musa’ya: ‘Doğrusu sen, bana şöyle şöyle yaptın!’ demesini istedi. Denilir ki: Bu kadın, gelip bunu (insanların içerisinde Hz Musa’ya) söyledi. Bunun üzerine Hz Musa korkudan titremeye başladı. İki rekat namaz kıldı. Sonra kadına yönelip ona yemin etmesini isteyerek: ‘Bunu yapmaya seni sevk eden kişi kimdir? Bunu yapmana sebep nedir?’ diye sordu. Kadın da böyle yapmaya kendisini Karun’un sevk ettiğini söyledi. Kadın tevbe edip Allah’tan bağışlanma diledi. Bu sırada Hz Musa, Allah için secdeye kapandı ve Karun’un aleyhine…

Read More

Karun’un düşüncesinin bu şekilde reddedilmesi, bizim, onun ”Bu (servet) bana, bendeki bilgiden dolayı verilmiştir.” (el-Kasas, 28/78) sözünün anlamı hakkında söylediğimizin doğru olduğunu göstermektedir. Bundan maksadın, Karun’un ”simya” sanatını bildiğini veya İsm-i A’zam (duasın)ı ezberlemiş olduğunu ve bunu malları toplamak için kullanmış olduğunu iddia edenlerin görüşüne gelince; hiç şüphe yok ki bu, doğru değildir. Çünkü (sihir yapmak için bazı kimyevi formüller kullanılan) simya, eşyanın hakikatini değiştiremeyen bir göz boyama (büyü) ve olmayan bir şeyi oluyormuş (illüzyon) gibi göstemektedir. Bu da, hiçbir şekilde yaratıcının sanatına benzemez. İsm-i A’zam (duasın)a gelince, bu, asla bir kafirin duasının yükselmesine sebep olmaz. Karun, içinden kafir ve…

Read More

Abdullah İbn Me’sud’un ve bir grup sahabinin şöyle dediğini rivayet etmiştir: ”Sonra Yüce Allah, Hz Musa’ya: ”Ben, Harun’u vefat ettireceğim. Onu, şu dağa götür” diye vahyetti. Bunun üzerine Hz Musa ile Hz Harun, o dağa doğru gitti. Bir de baktılar ki, benzeri görülmemiş bir ağaç… İnşa edilmiş bir ev… Evin içinde üzerinde yatak bulunan bir sedir ve evin içinde çok güzel bir koku… Hz Harun, bu dağa, eve ve evin içindekilere bakınca bu durum onun hoşuna gitti ve: -‘Ey Musa! Ben bu sedirin üzerinde uyumak istiyorum!’ dedi. Hz Musa da, ona: -‘O halde o sedirin üzerinde uyu!’ dedi. Hz Harun:…

Read More

Abdullah bin Abbas’ın şöyle dediğini nakletmiştir: ”Karun, Hz Musa’nın amcasının oğlu idi.”  Katade dedi ki: Tevrat’ı güzel okuduğundan dolayı Karun’a ”münevvir” deniliyordu. Fakat o Allah’ın düşmanı münafık oldu. Nitekim Samiri de, münafık olmuştu. İşte malının çokluğundan dolayı kapıldığı azgınlığı onu helak etti. Yüce Allah, Karun’un hazinelerinin çok fazla olduğunu, hatta hazinelerinin anahtarlarını bile kuvvetli erkeklerden oluşan bir topluluğun taşımasının zor olduğunu zikretmiştir. Denildiğine göre bu anahtarlar, deriden yapılmış olup altmış katırın üzerinde taşınıyordu. Yine de Allah bunun doğrusunu daha iyi bilir. Karun’un kavminden nasihat edici bazı kimseler, ona öğüt verip: ”-Böbürlenme!” (el-Kasas 28/76) Yani sana verilenlerden dolayı şımarma ve başkalarına…

Read More

Daha önce belirttiğimiz üzere Tih Çölü’nden Hz Musa ile birlikte Yuşa İbn Nun ile Hz Musa ile Hz Harun’un kız kardeşi Meryem’in kocası Kalib İbn Yufenna hariç hiçbir kimse çıkmamıştı. Daha önce de geçtiği üzere Yuşa İbn Nun ile Kalib İbn Yufenna, İsrailoğulları’nın ileri gelenlerine o zorbaların şehrine girmelerini söyleyen söz konusu iki kişi idi. Vehb İbn Münebbih’in anlattığına göre Hz Musa, (bir gün) meleklerin ileri gelenlerinin yanına uğradı. Onlar, bir mezar kazıyorlardı. Hz Musa, bu mezardan daha güzel, daha parlak ve daha çekici bir yer (hiç) görmemişti. Bunun üzerine Hz Musa: -‘Ey Allah’ın melekleri! Siz bu mezarı kimin için…

Read More

Fatih, Akşemseddin’i çok sever, ona fazlaca hürmet ederdi. Sık sık Akşemseddin’i ziyaret eder, her gelişinde Akşemseddin ayağa bile kalkmazdı. Akşemseddin de ara sıra Fatih’i ziyarete gelirdi. Fatih, Akşemseddin huzura girince kalkar, onu ayakta karşılardı. Sadrazam Mahmut Paşa: ”-Devletli Sultanım, siz Akşemseddin’i ziyarete gittiğinizde o size tazim (hürmet) edip ayağa kalkmaz, Fakat size geldiğinde siz ayağa kalkıp onu karşılarsınız. Sair şeyhlere bunu yapmazsınız. Sebep nedir?” diye sorunca Fatihler Fatihi: ”-Bunun sebebini bende bilmezem. Onu görünce korkar mıyım, yoksa bu adama karşı ziyade sevgim ve hürmetim var ondan mıdır? Onu görünce yerimde oturamıyorum. Sair (diğer) şeyhlerin huzurumda eli titrer, dili dolaşır. Akşemseddin’in…

Read More

Hz Musa, ailesini alıp (Mısır’a gitmek üzere) yola çıktığında Yüce Allah, Kuran-ı Kerim’de sana anlatmış olduğu ateş, asa ve el olayları meydana geldi. Hz Musa, Yüce Allah’a (Mısır’da iken) öldürmüş olduğu kişiden dolayı Firavun’un kavminden çekindiğini ve dilinde bulunan düğümü yani peltekliği şikayet etti. Çünkü Hz Musa’nın dilinde biraz pelteklik vardı. Bu pelteklik, birçok sözü söylemesine engel oluyordu. Bundan dolayı Hz Musa, Rabbinden, kardeşi Harun’la kendisine yardım etmesini istedi. Buna göre Harun, Hz Musa’ya destek olacak ve onun dilinin açık bir şekilde söyleyemediği pek çok şeyi konuşacaktı. Yüce Allah, Hz Musa’nın bu isteğini yerine getirdi ve onun dilindeki peltekliği çözdü.…

Read More

Allah tarafından yapmakla emrolundukları görevleri kavmine açıklayınca onlar o görevleri (kendileri için) ağır buldular ve yapmaya yanaşmadılar. Bunun üzerine dağ onların üzerlerine kaldırıldı, adeta bir gibi üzerlerinde durdu, tepelerine yaklaştırıldı. Neredeyse üzerlerine düşecek sandılar. Kitabı ellerine alıp emri dinlemeye ve dağa bakmaya başladılar. Üzerlerine düşmesinden korktukları için geri planda durdular. Sonra geçip Arz-ı mukaddese gittiler. İbni Kesir – Peygamberler Tarihi

Read More

Hz Ali’nin şehit edilmesi sonrasında İslam toplumunda özellikle Mekke ve Medine ahalisi, Hz Hasan da Müslüman kanı dökülmesin diyerek kendi kararı ile liderlik hak ve iddia etmekten vazgeçmişti. Sadece kendi hayat süresince Muaviye’nin devlet başkanlığına izin verecekti. Ancak Muaviye’nin vefatı öncesinde oğlu Yezid için biat istemesi toplumu iyice germişti. Çünkü sahabelerin yoğunlukta yaşadığı Hicaz bölgesi bu durumdan son derece rahatsız olmuştu. Özellikle Peygamber Efendimiz’in küçük torunu Hz Hüseyin ağabeyinin fedakarca tahttan el etek çekmesine rağmen Emevilerin bu yönetim gaspını hazmetmek istemiyordu. Mekke ve Medine sahabenin elindeydi ama bu başkaldırıyı başka şehirlere de taşımak gerekiyordu. Kufelilerle görüşüyor onların da desteğini almaya…

Read More

20 Ekim 1921’de TBMM hükümetiyle Fransa hükümeti arasında imzalanan Ankara İtilafnamesi’nin dokuzuncu maddesi gereğince Ca’ber Kalesi ve kuzeybatı eteklerindeki ”Türk mezarı” diye anılan türbenin bulunduğu bölge (8.797 metrekare), Anadolu Türkleri için manevi bir önemi olmasından dolayı Türkiye’ye bırakıldı. Türkiye Cumhuriyeti toprağı sayılan bu bölgede bulunan jandarma karakolu Türk bayrağını dalgalandırmaktaydı. 1974’te Tabya barajının altında kalacağı anlaşılan mezar, Suriye ile yapılan anlaşma uyarınca kuzeydeki Karakozak mevkiine nakledilerek, yeni bir türbe yapıldı. Burada yatan Süleyman Şah’ın kim olduğu belli değildir. Aşıkpaşazade, Neşri, Oruç gibi bazı Osmanlı tarihçileri Ertuğrul Gazi’nin babası Süleyman Şah’ın, Urfa tarafında bulunduktan sonra Fırat’ı geçerken boğulduğunu ve Ca’ber Kalesi’ne…

Read More

Venedik elçisi günlerce bekledikten sonra Cihangir Sultan Yavuz’un huzuruna kabul edildi. Yapılan görüşmenin ardından dışarı çıktı. Elçi, Cihangir Sultan’la görüşmesinin ardından ülkesine döndü. Venedik’teki üst düzey yöneticiler başta olmak üzere herkes, Osmanlı sultanının nasıl birisi olduğunu öğrenmek istemekteydiler. Devletin ileri gelenleri, İstanbul’dan dönen elçiye, dünya sultanı Yavuz Sultan Selim’in nasıl birisi olduğunu sordular. Elçi, ezilip büzülerek: ”-İnanamayacaksınız ama dedi, yüzünü göremedim.” Yavuz’u merak edenler, elçinin bu sözü karşısında oldukça şaşırdılar: ”Sultanın huzuruna girdiğin hatta birkaç adım uzağına kadar vardığın halde nasıl göremedin?” diye sordular. Bunun üzerine elçi gerçeği itiraf etmek zorunda kaldı: ”Kılıcı öyle parlıyordu ki gözlerim kamaştı. Bu nedenle…

Read More

İmparatorların korkulu rüyası Avrupa Hun hükümdarı Attila, Alpleri aşarak, Kuzey İtalya’nın o yeşil ve sulak vadilerinde at koşturuyor, karşısına çıkan Romalı askerleri çizmenin ucuna doğru sürüyordu. Romalılar ”Tanrı’nın Kılıcı” geldi diye kaçacak delik (yer) arıyorlardı. Hunların Padova’ya girişi muhteşem olmuştu. Attila’yı imparator adına ileri gelen yöneticileri, birer ikişer gelerek bağlılıklarını bildirmişlerdi. Ünlü Romalı Şair Marullus da Attila’yı göklere çıkaran şiirler söylüyordu. Attila; Roma imparatorları gibi ne giyiniyor, ne yiyor, ne de onlar gibi gününü gün ediyordu. Başında keçi derisinden kara bir börk, ayaklarında sarı çizme ve omuzlarında dizlerine kadar inen yün örgülü kürtesiyle sıradan bir Hunlu gibi görünüyordu. Dimdik ayakta…

Read More

Babası Sultan İkinci Bayezit’le yaptığı Karışdıran Savaşı’nı kaybeden ve Kefe’ye çekilen Şehzade Selim, Kırım Hanı Mengli Giray’ın oğlu Mehmet Giray’la sık sık buluşuyordu. Bir ziyarette, Mehmet Giray ona şu soruyu sordu: ”-İhtimal ki, yakında tahta çıkacaksın. O zaman Kefe’yi bize bırakır mısın?” Saltanat adaylarından Şehzade Ahmet’in, birkaç gün önce Kırım Hanı’na gelen mektubunda, Selim’e arka çıkılmazsa, kendisi tahta geçer geçmez Kefe ile birlikte dokuz kaleyi bağışlayacağını vaad ediyordu. Fakat Selim, ağabeyinin karakterinde değildi. Nitekim, Mehmet Giray’ı şöyle bir cevapla susturdu: ”-Hükümdarlar vilayet zapt eder, vilayet vermezler. Size istediğiniz kadar altın ve gümüş veririm. Fakat, benden toprak istemeyin.” İşte iki kardeş…

Read More

Belirttiğimiz üzere Mısır seferi esnasında para yetişmemiş, bir bezirgandan altmış bin altın borç para alınmıştı. Hazine gelince, ordu defterdarı bezirganı çağırttı ve devletin borcunu ödedi. Lakin adam, şöyle bir teklifte bulundu: ”-Devletin sayesinde servetim haddinden fazladır. Dünyada bir oğlumdan başka da kimsem yoktur. Verdiğim parayı hazineye bağışlıyorum. Buna karşılık, oğluma günde iki akçe ile Cebecilik ihsan olsun.” Defterdar, bezirganın isteğini Yavuz Sultan Selim’e arzetti. Fakat Yavuz, öfkeyle bağırdı: ”Bana böyle kanunsuz bir teklif getirdiğin için, seni de, teklif sahibini de katlettirirdim. Fakat, Mekke ve Medine Fatihi Yavuz Sultan Selim parasına tam’a ettiği için bezirganı ve defterdarı katletti demelerinden çekinirim. Tez…

Read More

Mekke’deki ilk ve sıkıntılı yıllardır. Kendisine iman edenler, henüz bir avuçtur. Bu bir avuçtan bir tanesi de İmrandır ki, babası Hüseyin Mekke’nin en akıllı, en iyi konuşan insanlarından biri kabul edilir. Oğlunun da müslüman olduğunu duyunca onu bu kötülükten geri çevirmek ve Hz Muhammed’i, tartışıp mat ederek başlattığı bölücülüğü (!) bitirmek için O’nun yanına gider. İyi hazırlanmıştır, sorar: -Nedir bu duyduklarımız! Bizim tanrılarımızı reddediyormuşsun. Oysa senin baban, deden ve ataların herkesle beraber bu tanrılara inanıyordu. Ve onlar akıllı, şerefli insanlardı. Hz Muhammed: -”Şimdilik senin atalarını da, benim atalarımı da bir kenara bırak” der ve devam eder ”Sen kaç tanrıya inanıyorsun?”…

Read More

Necran hristiyanlarını temsil eden bir heyet kendisini Medine’de ziyaret etmektedir. Hz İsa’nın Allah’ın oğlu olduğu iddialarını tekrarlayıp, bunu Hz Muhammed (sav)’in de onaylamasını isterler. O ise onları mantık ve sağduyuya davet eder. -Allah’ın ölmeyeceğini ve İsa’nın ölmeye mahkum olup öleceğini bilmiyor musunuz? -Evet, biliyoruz. -Rabbimizin her şeyin koruyucusu ve rızıklandırıcısı olduğunu bilmiyor musunuz? -Evet -İsa, bunlardan herhangi birini yapabilir mi? -Hayır -Ne yerde ne gökte hiçbir şeyin Allah’a gizli kalmadığını bilmiyor musunuz? -Evet -İsa bunlardan hiçbir şeyi bilir mi? -Hayır -Rabbimizin dilediği şekilde İsa’yı ana rahminde suretlendirdiğini, ne yemek yediğini ne su içtiğini, ne de abdest bozduğunu bilmiyor musunuz? -Evet…

Read More

Yavuz İran’ı yere serdikten, Mısır ve Arabistan’ı Osmanlı Devletine katıp hazinesini altın ile ağzına kadar doldurduktan sonra bir gün Sadrazam Piri Mehmet Paşa’ya: ”-Piri Lalam, Allah’ın izni yardımıyla Mısır’ı Arabistan’ı aldık. Hadim-ül Haremeyn unvanına kavuştuk. Şimdiye kadar her ne tarafa gittiysek başarıyla döndük. Hazinemizi ağzına kadar altın ile doldurduk. Şimdiden sonra bu devlet yıkılır mı?” Piri Mehmet Paşa: ”-Devletli padişahım bu hal ile bu devlet yıkılmaz. Lakin benim devletli Hünkarım, zamanla şu üç şey bu devlete arız olursa yıkılması muhakkaktır.” ”-Bire Piri bu nasıl söz? Benim hazinemde para mı yoktur. Mert ve kahraman kullarım ve askerlerim mi eksiktir, cephanem, silahım…

Read More

1526’da Osmanlı ordusu Viyana önlerinde savaşırken, beş Türk eri Almanların pususuna düşüp esir alınmıştı. Viyana kalesi komutanı bu erlere; ”Siz hangi paşanın askerisiniz? Türk ordusunda kaç bin asker var?” gibi sorular soruyor, hiçbirine karşılık alamıyordu. İşkence başladı, erler yine sustular. Sonunda beş kocaman çuval getirildi, askerler bir bir, bu çuvallara konulup kaleden aşağıya atılmaya başladı. Beşinci er, adeta gülümseyerek, sırasını beklemekte idi. Sırası gelince, kendisi de dile gelip: ”-Konuşacağım. Bağlarımı çözün. Bir yudum su verin” dedi. Bağları çözüldü, istediği su verildi. Kana kana içti. İçtikten sonra: ”-Hey gafil düşman” diye bağırdı. Biz ölümden korkacak olsa idik, buralara gelebilir miydik?” diyerek,…

Read More

Her nedense Kanuni Sultan Süleyman bir gün kendi devrini anlatan Koca Baki’ye çok kızmıştı. Şairin fenalığını, ebediyen Bursa’ya sürüldüğünü bildiren ve arkadan da: ”-Baki bed, Bursa’ya red. Nef-i ebed, azmi bülend”  diyerek manzum bir ferman yazmıştı. Baki’yi aman zaman dinlemeden, apor topar Bursa’ya sürmüşlerdi. Buna pek üzülen Koca Şair, bir müddet sonra Bursa’dan Kanuni’ye manzum bir dilekçe yazıp göndermişti. Baki dilekçesinde, öfkeyle bir yere varılamayacağını, talihin kimin kapısına konacağını bilmediğini, cihan mülkünün kimseye baki olmadığını söyleyerek, kendi kendini teselli ediyor, suçunun ne olduğunu anlayamadığını ifade ederek Kanuni’den af edilmesini istiyordu: ”Nola kim, nef-i ebed Azimi bülende oldunsa ey Baki Bilesin…

Read More