> | TARİH HAKKINDA HERŞEY | Sayfa 2
Ana Sayfa Blog Sayfa 2

Hz Ali, Hayber Yahudilerinden Haris, Merhab, Amir’i nasıl öldürdü?

0

Resulullah sancağı salladı ve şöyle buyurdu:

-Muhammed’in zatını peygamberlikle şereflendiren Allah’a yemin olsun ki, ben bu sancağı öyle birine vereceğim ki O, düşmandan kaçmak nedir bilmez!

Peygamberimiz bir müddet bekledikten sonra şöyle dedi:

-Ali nerede?

-Ali’nin gözleri ağrıyor.

-Onu bana çağırınız!

Bu emir üzerine Seleme bin Ekva gidip Hz Ali’ye durumu haber verdi. Sonra da onu elinden tutarak Resulullah’ın huzuruna getirdi. Sahabeler rahatsız olduğu için onun gelebileceğini sanmıyorlardı. Hz Ali’yi görünce şaşırdılar. Peygamberimiz şöyle buyurdu:

-İşte fetih onunla gerçekleşecek!

Hz Ali hasta olduğu için, ”Ya Resulullah, görüyorsun ki, ayaklarımın bastığı yeri dahi göremeyecek bir haldeyim.” dedi. Hz Peygamber onun ağrıyan gözlerine ellerini sürdü ve şifa vermesi için Allah’a dua etti:

-Ey Allah’ım, sıcağın ve soğuğun sıkıntısını gider.

Allah’ın inayeti ile Hz Ali’nin gözleri iyileşti. Peygamberimiz Hz Ali’ye zırhını kendi elleriyle giydirdi. Kılıcını beline bağladı, eline ak bir sancak verdi ve şöyle buyurdu:

-Al bu sancağı ilerle, Allah sana fetih nasip edinceye kadar onlarla çarpış. Sakın arkana dönme!

-Ya Resulullah, ben onlarla neyi gerçekleştirmek üzere çarpışacağım?

Peygamberimiz ona vazifesini şöyle bildirdi:

-Ya Ali! Allah’tan başka ilah ve mabut bulunmadığına, Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğuna şehadet edinceye kadar onlarla savaş. Onlar bunu yapar ve üzerlerine düşen hakları yerine getirirlerse canlarını ve mallarını benden kurtarırlar. Kalplerinde olanın hesabı ise Allah’a aittir.

-Ya Resulullah, onlar Müslüman oluncaya kadar, kendileriyle çarpışacağım.

Peygamber Efendimiz, ona bazı tavsiyelerde bulundu ve bir müjde verdi:

-Ya Ali! Onların meydanlarına varıncaya, kalelerine girinceye kadar sükünetle ilerle. Sonra da onları İslam’a davet et! Müslüman olurlarsa, Allah’ın emrettiği şeyleri kendilerine haber ver. Vallahi senin vasıtanla Allah’ın onlardan birini hidayete erdirmesi, birçok kızıl deveye sahip olup da onları Allah yolunda sadaka vermenden daha hayırlıdır.

Bundan sonra Hz Ali elinde sancakla Hayber’e doğru ilerledi. Sancağı kalenin dibindeki bir taş yığınına dikti. Bunu gören bir Yahudi şöyle seslendi:

-Sen kimsin?

-Ben Ali bin Ebu Talib’im, cevabını alınca da arkadaşlarına dönerek şöyle dedi:

-Ey Yahudi cemaati, Musa’ya indirilenlere yemin olsun ki, sizler mağlup olacaksınız!

Hz Ali’nin kale dibine kadar geldiğini gören Haris, adamları ile birlikte kaleden dışarıya çıktı. Haris, cesaret ve kahramanlığı ile tanınıyordu. Hz Ali ile Haris vuruşmaya başladılar Hz Ali, Haris’i öldürdü. Daha sonra iri ve pehlivan yapılı biri olan ve ”Karşıma kim çıkar?” diye herkese meydan okuyan Amir, Hz Ali tarafından öldürüldü.

Bu arada Haris’in öldürüldüğünü gören kardeşi Merhab askerleri ile birlikte kaleden dışarı çıktı. Hayber Yahudilerinin en cesuru ve en iyi savaşçısı oydu. Müslümanlardan birkaç kişiyi şehit etmişti. Şimdi ise Hz Ali’den kardeşinin intikamını almak istiyordu.

Merhab, kılıcını sallayarak meydana çıktı. Hz Ali ile birlikte birbirlerine saldırdılar. Hz Ali Merhab’a öyle bir darbe vurdu ki darbenin şiddetinden Merhab’ın kalkanı ve miğferi parçalandı, başı yarıldı. Merhab’ın acı feryadını herkes duydu.

Bu manzara karşısında duyduğu sevinçle Allah Resulü, ”Sevinin, Hayber’in fethi artık kolaylaştı.” buyurdu.

Hz Ali yıldırım hızıyla ileri atıldı ve kalelerden birine daldı. Müslümanlar arkasından ilerlediler ve Yahudilerin çok güvendikleri o kaleleri birer birer fethettiler. Böylece büyük bir zafer kazanıldı.

Merhab’ın öldürülmesini müteakip yapılan muharebelerde Hz Ali’nin bir ara kalkanını düşürdüğü ve kale kapılarından birini kalkan olarak kullandığı rivayet edilmektedir.

İlim Şehrinin Kapısı Hz Ali

Pers İmparatoru Kyros’un hilesine rağmen Tomris savaşı nasıl kazandı? Kyros İskitleri kandırmak için bir miktar askerini bolca yemek ve şarapla bırakıp

0

Kyros, Pers ileri gelenleriyle durumu görüşür ve Lidyalı Kroisos’un önerisi üzerine İskitlerin ülkesine girmeye karar verir. Tomris kendi yaptığı uygun şekilde geri çekilir ve Kyros yönetimi oğlu Kambyses’e bırakıp Arakses Irmağına geçer. Bir süre sonra da Kroises’un önceden kendisine verdiği öğüdü tutarak İskitleri kandırmak için bir miktar askerini bolca yemek ve şarapla bırakıp asıl savaşçı gücüyle geri çekilir. İskitler bu hileye aldanarak saldırırlar ve bu az sayıdaki askeri yendikten sonra buldukları yiyecek-içeceklerle kendilerine bir şölen tertiplerler. İyice doyup yerlerinden bile kalkamaz hale gelince de Persler saldırıya geçer ve pek çoğunu öldürürler.

Tomris’in ifadesine göre İskit ordusunun yaklaşık üçte biri yok edilmiştir. Bu arada Tomris’in oğlu Spargapises’i de esir alırlar. Bunun üzerine Tomris, Kyros’a yeniden bir haberci gönderir. Haberci de onun bu zaferi İskitlerin bolca içtiği şarap sayesinde yani hileli bir şekilde kazandığını söyleyip, Tomris’in oğlunu geri vermesini ve ülkesinden çıkıp gitmesini, yoksa, onu kana doyuracağını bildirir, fakat Kyros bu sözlere aldırmaz. Tam bu esnada Tomris’in esir tutulan oğlu da bir fırsatını bulup kendini öldürür.

Bunun ardından Tomris bütün kuvvetleriyle Kyros’un üzerine yürür. Uzun ve kanlı bir çarpışmanın ardından İskitler galip gelir, Kyros da bu savaşta ölür. Tomris savaş meydanında elinde kanla dolu bir tulumla Kyros’un cesedini arar ve bulunca da kesik kafasını bunun içine daldırır.

Türk Savaş Tarihi

Mete’den kurtulmak için: ‘Bunlar arasında komutanlardan birinin ortaya koyduğu bir plan, vardı ki, Çin mantığına ve zekasına uygunluğu bakımından imparatorun hemen dikkatini çekti.’

0

İmparator, kuşatılmanın şokunu uzun süre üzerinden atamadı. Başka bir ifade ile söylememiz gerekirse, o kuşatmadan ancak üç yıl sonra kendine gelebildi. Daha doğrusu imparator, kendisi için büyük bir huzursuzluk kaynağı olan Mete ve Hun meselesini üç yıl sonra ele alabildi. O, önce bu meseleyi Çin devlet meclisine getirip tartışmaya açtı. Komutanlar, meseleyi kendi aralarında bütün cepheleriyle tartıştılar. İleri sürülen görüşlerin çoğu her zaman olduğu gibi hissi ve hamasi nitelikteydi.

Bunlar arasında komutanlardan birinin ortaya koyduğu bir plan vardı ki, Çin mantığına ve zekasına uygunluğu bakımından imparatorun hemen dikkatini çekti. Bu plan esas itibariyle şöyleydi:

İmparatorun kızı Mete’ye eş olarak verilmeli. Ayrıca Hunlara her yıl değerli hediyeler (vergi olarak) gönderilmeli. Böylece, Hun hükümdarı Çin imparatorunun damadı; kızı da Mete’nin Hatun’u olacaktır. Ondan doğacak çocuklardan biri de veliaht olacak ve Mete’nin yerine geçecekti. Böylece Hunlar kontrol altına alınabilecek ve Çin’e bağlanabilecekti. Bu plan imparatora son derece çekici ve mantıklı geldi. Zaten imparator için, Mete’nin iradesine boyun eğmekten ve onunla anlaşmaktan başka çare de gözükmüyordu. İmparator da öyle yaptı. Bu planı teklif eden komutanını Mete’ye elçi olarak gönderdi. Mete ile imparator arasında bir ”dostluk ve barış antlaşması” yapıldı. Bu, Orta Asya tarihinde bilinen ilk milletlerarası antlaşmadır. Bu antlaşmaya göre Mete’nin Kuzey Çin’de ele geçirdiği topraklar Hunlara terk edilecekti. Çin, her yıl Mete’ye ipekli kumaş, şarap, pirinç ve diğer yiyecek maddelerinden mümkün olduğu kadar çok miktarda gönderecekti (M.Ö. 197).

Türk Savaş Tarihi

Eski Mısırlılar Güneşin iki kere battığı yerden doğduğuna neden inanıyordu?

0

Tarihin babası olarak anılan ünlü tarihçi Heredot, Mısır’a yaptığı bir gezi sırasında bir rahipten duyduklarını kitabında şöyle anlatır:

Bir Mısırlı Rahip bana: ”Bilmiş ol ki, atalarımız zamanında Güneş iki defa battığı yerden doğdu, sonra aynı olay tekrar tersine meydana geldi” dedi.

Kuran-ı Kerimde’ki bir ayet ise, sanki Mısırlı rahiplerle söz birliği etmişcesine şöyle der:

O, iki Doğu’nun Rabbi’dir, iki Batı’nın Rabbi’dir.” (Rahman Suresi: 55/17)

Günümüzde yapılan jeolojik ve kilimatolojik araştırmalar, Heredot’un aktardığı Mısırlı rahibin sözlerini doğrulamıştır. Çünkü eldeki bilimsel veriler kutupların birden fazla yer değiştirmiş olduğunu kesin olarak göstermektedir. En son kutupsal değişimin Atlantis’in batışına denk gelen tarihlerde meydana geldiği tahmin edilmektedir.

Mısır’ın Bilinmeyen Geçmişi

Timur’un mezarını açan Ruslar hangi lanetle karşılaştılar?

0

Timur’un mezarı iki defa açıldı. İlki Timur’a hayran olan İran Safevi hükümdarı Nadir Şah, 1740’da mezar taşını İran’a götürürken, taş kırılıp iki parçaya ayrıldı. Başına bir iş gelmesinden korkan Nadir Şah taşı gönderip yerine koydurdu.

Bu defa 1941’de Sovyet Diktatörü Josef Stalin, Semerkant’a Mihail Gerasimov adındaki arkeloğun başkanlığında bir heyet gönderdi ve heyete Timur’un mezarını açmalarını, kemikleri üzerinde çalışarak fiziksel özelliklerini ortaya çıkarmalarını emretti.

Geresimov ve uzmanlar Semerkant’ta Özbeklerin protestoları ile karşılandılar. Şehrin yaşlıları Timur’un mezarının açılması halinde ülkenin başına bir felaket geleceğini söylüyorlardı. Timur’un mezar taşındaki kitabede ‘‘Kim ki mezarıma saygısızlık eder, Allah’ın lanetinden kurtulamaz” deniyordu. Gerasimov 19 Haziran 1941’de Timur’un mezarını açarak kemiklerini çıkardı. Kemikleri Moskova’ya götüren Geresimov, bunların üzerinde uzun uzun çalıştı. Timur’un boyunun 1.73 olduğunu ve takılan ”Aksak” lakabının doğru olduğunu, zira Timur’un kalça kemiğindeki bir incinmeden dolayı her zaman topalladığını ortaya çıkardı. Kemiklerin üzerine etlendirme tekniğinin ilk uygulayanlardan olan Geresimov, Timur’un kafasını inceden inceye ölçerek yüzünün çok benzer bir kalıbını da çıkardı ve bunu büst haline getirdi.

Timur’un Moskova’ya taşınan kemikleri ise, seneler sonra yine Stalin’in emriyle Semerkant’a geri götürülüp çıkarıldığı mezara defnedildi.

Tarihi Sırlar ve Efsaneler

Hz Ali, Hendek savaşında hendekten atlayan azılı kafir, Araplarca ‘Bin askere bedel’ Amr bin Abdud’u nasıl öldürdü?

0

Şehre gelip de hendekleri gören müşrikler şaşkına döndü. Bu hendek fikri Selman-ı Farisi’ye aitti. İranlıların kullandığı bu savunma metodundan müşriklerin haberi yoktu. Süvariler şimdiye kadar benzerini görmedikleri hendeklerin etrafında dolaşıyor, geçebilecekleri müsait bir yer arıyor; fakat Müslümanlar taş ve ok atarak onlara engel oluyorlardı.

Bir müddet sonra küçük bir süvari grubu hendeğin dar bir yerinden geçmeyi başardı. Bu süvarilerden biri de Amr bin Abdud idi. Arapların en namlı yiğitlerinden olan Amr, Bedir Savaşı’nda ağır şekilde yaralandığından Uhud Savaşı’na katılamamıştı. Bu sebeple Bedir mağlubiyetinin intikamını almak istiyordu. Araplarca bin askere bedel olan Amr, tepeden tırnağa zırhlıydı. Müslümanlara meydan okuyordu:

-Benimle çarpışacak olan varsa meydana çıksın.

Mücahitlerden hiç kimsenin sesi çıkmadı. Bunun üzerine Hz Ali ayağa fırladı:

-Ya Resulullah, onunla ben vuruşayım.

Peygamberimiz, ”Sen otur! O Amr’dır” buyurdu. Kimsenin çıkmadığını görünce Amr iyice gururlanmaya, ileri geri konuşmaya başladı:

-Hani sizden öldürüldükleri takdirde Cennete gireceklerini iddia edenler nerede kaldılar? İçinizde meydana çıkıp benimle savaşacak olan yok mu?

Hz Ali yine kalktı ve:

-Onunla ben vuruşayım ey Allah’ın Resulü.

Resulullah yine aynı şeyi söyledi:

-Sen otur! O Amr’dır.

Amr seslenmeye devam etti ve en son şöyle dedi:

-Bu toplulukta benimle çarpışacak kimse var mı? Bağıra bağıra sesim kısıldı.

Hz Ali yine ayağa kalktı ve şöyle dedi:

-Onunla ben vuruşayım, ya Resulullah.

Resulullah Efendimiz Hz Ali’ye sordu:

-Onun Amr olduğunu bilmiyor musun?”

Hz Ali sonsuz itminan ve Allah’a güven içinde ”Amr olsun” cevabını verdi. Peygamberimiz bunun üzerine onun çarpışmasına müsaade etti. Kılıcını Hz Ali’ye verdi, zırhını ona giydirdi, sarığını onun başına sardı ve şöyle dua etti:

-Allah’ım, ona yardımını ihsan et. Allah’ım, Bedir günü Ubeyde bin Haris’i, Uhud Günü de Hamza’yı benden aldın. Bu Ali’dir, hem kardeşim ve amcamın oğludur. Beni yalnız bırakma!

Böylece Peygamberimizin duasını da alan Hz Ali, emin adımlarla Amr’ın karşısına çıktı. Bir yandan da şöyle diyordu:

-Acele etme! Ben senin davetini kabul etmekten aciz değilim.

Amr, karşısına kimsenin çıkamayacağını zannediyor, Müslümanların moralini biraz daha bozmak istiyordu. Birinin kendisine meydan okuduğunu görünce çok şaşırdı. Bu kişinin Hz Ali olduğunu öğrendi.

”Ben senin kanını akıtmak istemiyorum.” dedi.

Hz Ali, ‘‘Ama ben Allah’a and olsun ki senin kanını akıtmak istiyorum.” karşılığını verince çarpışma başladı. Neticede Allah’ın izniyle Hz Ali, Arapların ”bin askere bedel” dedikleri Amr’ı öldürdü.

Hz Ali’nin Amr’ı öldürmesinden sonra sahabilerin maneviyatları yükseldi; müşriklerin ise moralleri bozuldu. Bir müddet daha harp devam etti. Müşrikler toplu olarak hendekten öteye geçemediler. Tek tek geçenler de mağlup edildi. Kuşatmanın uzaması nedeniyle müşrik karargahında çözülmeler başladı.

Bazı kabileler savaş meydanını terk ettiler. Bu arada Allah’ın Cebrail aracılığıyla Peygamberimize müjdelediği yardım devreye girdi. Soğuk kış günlerinde rastlanan şiddetli bir rüzgar karargahı alt üst etti.

İlim Şehrinin Kapısı Hz Ali

Firavun Tutankamon’un günümüze kadar uzanan laneti nedir?

0

Altın yaldızlı birkaç çiviyi yerlerinden çıkardılar ve altın kulplarından tutarak tabutun kapağını kaldırdıklarında Tutankamon’un mumyası nihayet karşılarındaydı.

18 yaşında ölmüş olan genç ve yakışıklı Firavun’u devrin şairleri ”Tanrı” diye tanımlarken, Papazlar da ona ”Tanrı aşığı”, halk ise ”Tanrı’nın aracı” diyordu.

Tutankamon’un mezarı bulunup açıldı ama, görevliler adete onun lanetine uğradılar. Mumyanın ortaya çıktığı gün boğucu bir sıcak altında saatlerce çalışmış olan Carnarvon ile Carter daha fazla dayanamayarak beraberindeki ziyaretçilerle birlikte kendilerini temiz hayava zor attılar. Carnarvon henüz dışarı çıkmıştı ki, elini sol yanağına götürmesiyle yüzünü acı ile buruşturması bir oldu. Onu bir sinek ısırmıştı. Fakat şu zafer saatlerinde buna aldırış edilmezdi.

Ertesi gün çalışmalara tekrar başlandı. Sıra şimdi mumyayı saklayan örtülerin açılmasına ve mumyanın kendisinin çıkarılmasına gelmişti. Bu uzun ve ince bir işti. Çalışmalar sürerken bir yandan da ejiptologlar mezarın içindeki hiyeroglif yazılarını okumaya çalışıyorlardı. Bu yazılardan biri, özel bir şekilde süslü olarak yazılmış ve şöyle diyordu:

”Firavunu rahatsız edecek kimseye, ölüm kanatlarıyla dokunacaktır”.

Oradakiler bu sözlere çokça gülüp geçtiler. Fakat içlerinde gülmeyen tek kişi Carnarvon’du.

Carnarvon büyük keşfini yaptığı gün akşamı yatağa düştü.Sinek ısırığı birdenbire akıl almaz derecede büyümüştü; vücudunu cayır cayır yakıyordu. Müthiş bir ateş onu yiyip bitiriyordu, doktorlar hiçbir şey anlamıyordu. Elmacık kemiğinin altında bir çıban belirmişti. Eridikçe eriyordu. Ölüm sanıldığından erken gelmişti. İşin garibi Carnarvon’un öldüğü gün ve saatte İngiltere’deki evinde bulunan köpeği de birkaç kez acı acı uluduktan sonra ölmüştü.

Bu sırada Carter çalışmalarına devam ediyordu. Çalışmaları sırasında som altından mahfaza içindeki mumyanın yüzünü ve omuzlarını örten altın maskeyi kaldırdığı vakit kralın gerek yüzünün ve gerekse ellerinin hiç bozulmadan kaldığını görmüştü. Kralın başıyla elleri ve ayakları altın kılıflar içindeydi. Ne var ki, Carter bundan sonra kralın başındaki keten sargılar çözüldüğünde sol elmacık kemiğine gelince, yüzünün tam burasında Carnarvon’u öldüren yaranın tıpatıp bir benzerini taşıyordu.

Carnarvon’un ve köpeğinin bu sıra dışı ölümü, mumyanın laneti düşüncesini gündeme getirdiğinden kazıya katılanlar arasında bir panik havası doğmuştu. Herkes bunların bir rastlantı olabileceğini düşünürken aynı yıl kazıya katılanlardan Amerikalı Arkeolog Arthur Mace ile arkadaşının Carnarvon gibi halsiz ve yüksek ateş sonucu ölmesi üzerine bazı çevrelerde lanet, ciddi ciddi tartışılmaya başlandı. Bu sırada Carnarvon’un eski dostlarından, iş adamı George Jay Gould Mısır’a gelerek Krallar Vadisi’nde Tutankamon’un mezarını ziyaret ettikten birkaç gün sonra, yüksek ateşle seyreden bir hastalık sonucu öldü. Bir süre sonra Tutankamon’un mumya sargılarını kesen ve rötgen filmlerini çeken Archibald Douglas da diğerleri gibi öldü. Ölenlerde hastalık belirtileri hep aynıydı ve hiçbirine de kesin teşhis konulamamıştı.

1929 yılına kadar kazı ile uzaktan yakından ilgisi olan 22 kişinin, benzer rahatsızlık belirtileri sonunda ölmesi lanet tartışmalarının günümüze kadar uzanmasına neden oldu.

Tarihi Sırlar ve Efsaneler

Kanuni Sultan Süleyman’ın Yahya Efendi’ye sorduğu ‘Bir devlet nasıl çöker?’ sorusunun cevabı:

0

Türk Asrı’nın Sultanı Kanuni Sultan Süleyman, zirveye çıkarmış olduğu Muhteşem Osmanlı’nın akıbetini hayal eder, günün birinde Osmanoğulları da inişe geçer, çökmeye yüz tutar mı diye derin derin düşünmeye başlar. Bu gibi soruları çoğu zaman süt kardeşi meşhur Yahya Efendi’ye sorduğundan bunu da sormaya niyet eder. Güzel bir hatla yazdığı mektubu keşfine inandığı Yahya Efendi’ye gönderir.

”-Ağabey sen ilahi sırlara vakıfsın. Kerem eyle de bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları’nın akıbeti ne olur? Bir gün olur da yok olur mu?”

Güzel bir hatla yazılmış mektubu okuyan Yahya Efendi’nin cevabı bir bakıma çok kısa bir bakıma içinden çıkılmaz bir hal alır:

”-Nemelazım be Sultanım.”

Topkapı Sarayı’nda bu cevabı hayretle okuyan Kanuni, bir mana veremez. Yahya Efendi gibi bir gönül adamının böylesine basit bir cevapla işi geçiştireceğini pek düşünmez. Söylenmeye başlar:

”-Acaba bilmediğimiz bir mana mı vardır, bu cevapta?”

Yerinde duramaz nefesleri bile değişir. Kalkar, Yahya Efendi’nin Beşiktaş’taki dergahına gelir. Sitem dolu sorusunu tekrar sorar:

”-Ağabey ne olur mektuba cevap ver. Bizi geçiştirme, soruyu ciddiye al…”

Yahya Efendi, duraklar:

”-Sultanım sizin sorunuzu ciddiye almamak kabil mi? Ben sorunuzun üzerine iyice düşündüm ve kanaatimi de açıkça arz etmiştim.”

”-İyi ama bu cevaptan pek bir şey anlamadım. Sadece nemelazım be sultanım demişsiniz. Sanki beni böyle işlere karıştırma der gibi bir anlam çıkarıyorum.”

Yahya Efendi bu cevaptan sonra şu açıklamasını yapar:

”-Sultanım bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şayi olsa, işitenlerde nemelazım deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenlerde söylemeyip sussa, kimsesizlerin, feryadı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlal de böylece mukaddder hale gelir…”

Tarihi Efsaneler ve Sırlar

Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Şah döneminde Kırkpınar güreşleri nasıl doğdu? Kırk Alperen Edirne yakınlarına gelmişlerdi. Yine güreşe tutuşmuşlardı. Otuz sekizi güreşini ayırmıştı. Ama iki yiğit hala

0

Orhan Gazi’nin yiğit oğlu Alperen Süleyman Şah ve arkadaşları 1353 yılının esrarlı bir gecesinde Çanakkale Boğazı’ndan karşıya, Rumeli’ne, Avrupa’ya geçti. Bu ilk geçiş Türk tarihinin seyrini değiştirecek, Balkan yolu Osmanlılara açılacaktır.

Süleyman Paşa Çimpe, Ayalsilün ve Gelibolu kalelerini fethederek kuzeydoğuya ilerledi. Bolayır, Şarköy, Keşan, Malkara ve Tekirdağ’ı ele geçirdi.

Orhan Gazi’nin veliahtı Süleyman Paşa, bir av sırasında atından düşerek ağır yaralanıp şehit olunca, Gelibolu’nun Bolayır köyünde toprağa verildi. Alplik geleneğine uyularak atı da yanına gömüldü.

Süleyman Şah’ın 40 yiğidi, Alpereni, Trakya içlerinde Edirne’ye doğru yola devam ettiler. Engel, dur-durak bilmiyorlardı. Gönüllerindeki hak aşkı, güzellikleri uzağa, daha uzağa ulaştırma sevdası yanıyordu.

Bu kırk yiğit, cenge ara verdikçe, devamlı savaşa hazır olmak için, birbirleriyle güreş tutuyorlardı. Çünkü güreşi, hem harbe hazırlık hem de bir ibadet olarak kabul ediyorlardı.

Kırk Alperen Edirne yakınlarına gelmişlerdi. Yine güreşe tutuşmuşlardı. Otuz sekizi güreşini ayırmıştı. Ama iki yiğit hala güreşmeye devam ediyorlardı. Pes etmeyi harpten harpten kaçmak gibi gördüklerinden güreşe devam ettiler. Ama ikisi de bu yükü daha fazla kaldıramadı. Ruhları şimşek çakar gibi bedenlerini terk etti. Şehit olmuşlardı.

İki Alperen’i kara toprağın bağrına saklayan yiğitler, yollarına, cenklerine devam ettiler. Aylar sonra kırktan geri kalanlar, iki şehirde mekan olan toprağa geldiklerinde şehitliklerin hemen ucunda kırk pınarın fışkırdığı, çağlaya çağlaya aktığını gördüler. Buraya ”Kırklar Pınarı” dediler. Zaman içinde söylene söylene ”Kırkpınar” oldu.

1361 yılında Edirne fethedildikten sonra iki şehidin hatırına güreşler yapılmaya başlandı. Böylece ”Kırk Pınar Güreşleri” doğmuş oldu.

Türk İslam geleneğinde kutsal sayılar vardır. ”Kırk” sayısı da, kıyamete kadar her zaman mevcut bulunacak, iyiliklerin, güzelliklerin insanlarına ulaşmasına vesile olan Kırklar diye anılan evliya topluluğuna işaret etmektedir. Evliya, nefsin azgınlığından kurtulmuş, Yüce Yaratan’a yakın insan demektir.

Tarihi Efsaneler ve Sırlar

Fatih Ayasofya’yı camiye çevirdikten sonra Hızır (a.s.) içeri girmiş ve bakmış ki, kıble Mekke değil de Kudüs’e doğru. Tam o sırada arkasında,

0

Fatih Ayasofya’yı camiye çevirdikten sonra Hızır (a.s.) içeri girmiş ve bakmış ki, kıble Mekke değil de Kudüs’e doğru. Tam o sırada arkasında, ”Terler Direk” denilen, üzerinde irice deliği olan bir sütun bulunuyor. Hızır Aleyhisselam bu deliğe parmağını sokmuş ve o koca yapıyı yavaş yavaş çevirerek Kabe’ye yöneltmiş.

Ayasofya’nın kuzey batısında, dört köşeli, beyaz mermerden olan bu direk yaz kış demeden terlemektedir. Bundan ötürü de yüzyıllar boyunca ”Terler Direk” ismi ile anıla gelmiştir. Bugün, insan boyuna yakın yeri bronz levhalarla kaplı, ortasında yüzlerce yıldan bu yana binlerce, milyonlarca parmağın değdirilmesiyle genişlemiş kocaman bir delik (göz) ilgi ile seyredilmektedir. Her gün binlerce turist, bu deliğe parmaklarını sokarlar. İnanışa göre parmakları nemlenirse dilekleri tutar, hastalıklarına şifa bulurlar

Temelinde tılsım olduğuna hem Bizans’ın hem de Osmanlı’nın inandığı bu direğe ”Uğurlu Direk”, ”Ağlayan Direk”, ”Terleyen Direk”, ”Hızır’ın parmağını soktuğu direk” gibi isimler verilmiş, yakıştırılmıştır.

Tarihi Efsaneler ve Sırlar

x